Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

30 Ağustos 2023

Edebiyat

Édouard Louis: “Şiddet günlük ritminizin bir parçası haline geldiğinde onun normal olduğuna inanmaya başlıyorsunuz.”

Monika Zaleska

Paylaş

0

0


Édouard Louis ile sınıf, şiddet ve direniş alanı olarak edebiyat üstüne.

Édouard Louis’nin ilk çıkış kitabı Eddy’nin Sonu, hayatın içinden bir roman. Yaşamının ilk yirmi yılını Eddy Bellegueule ismiyle Fransa’nın kuzeyindeki bir işçi kasabasında geçiren Édouard Louis, gerek cinsel tercihi gerekse görünüşü ve konuşma tarzıyla toplumun erkekler için belirlemiş olduğu ilkel standartlara (fabrika işçiliği, alkolizm, cinsiyetçi ve ırkçı şiddet eğilimi) uymadığı için alay konusu oldu ve istismara uğradı. Fransa’da yayımlandıktan sonra yirmi dile çevrilen Eddy’nin Sonu, kültür ve politika tarafından arka planda bırakılan yaşamların içsel bir portresi. Louis doğup büyüdüğü kasabadan ayrılıp Paris’e gitti, orada üniversiteyi bitirdi, yazdığı iki romana ek olarak sosyoloji ve politika alanındaki çalışmalarına devam etti ancak arkada bıraktığı kasabayı hiç unutmadı. Aslında kültüre ve politikaya biçim verenlerle bunun sonucunda zenginleşen ya da acı çeken insanlar arasındaki mesafeyi kapamak için yazıyor. 

Monika Zaleska: Eddy’nin Sonu’ndaki sade üslubu nasıl yakaladınız? Bu üslup bana hayranı olduğum bir başka Fransız yazarı, mensubu olduğu işçi sınıfı aileyi sosyolojik bir bakış açısıyla ve duygusallıktan uzak bir biçimde anlatan Annie Ernaux’yu anımsattı.

Édouard Louis: Yaşadığımız dünyanın kurgularla dolu olduğuna dair bir izlenimim vardı hep. O yüzden düşündüm ki, pekâlâ edebiyatı bir tür direniş alanı haline getirebilir, böylece hakikate de alan açabilirim. Kurmacaya karşı olduğumu söylemiyorum; Toni Morrison, William Faulkner, Chimamanda Ngozi Adichie ve Teju Cole gibi beğendiğim pek çok isim kurmaca yazıyor. Fakat kendi hikâyem söz konusu olduğunda bilgisayarın karşısına oturup kurmaca yazmaktan utandım çünkü çocukluğumdaki insanlar, tasvir ettiğim alt işçi sınıfı olarak bizler, sürekli görünmez olduğumuzu hissederdik. Annem her zaman hiç kimsenin bizden bahsetmediğini, bizi umursamadığını söylerdi. Gazete alır, televizyon izler, radyo dinlerdik ama kendi yaşamlarımız, acılarımız, dışlanmamız ve yoksulluğumuz hakkında hiçbir şey işitmezdik. Yazmaya başlamamın sebebi buydu. 

Yazar Pierre Bergounioux nüfuzlu insanlarla ötekiler arasındaki en büyük farklardan birinin, nüfuzlu insanların iki kez var olması olduğunu söyler. Yemek yedikleri, sokakta yürüdükleri, seviştiklerinde sahip oldukları bedensel yaşam ve temsil dünyasındaki diğer yaşamları – televizyonda, New York Times’ta, Le Monde’da ya da edebiyatta gördükleri kendi yaşamları. Fakat ikinci bir yaşamı herkes hak eder, anlıyorsunuz değil mi? İşte çocukluğumdaki insanlar hakkında yazmak isteyişimin sebebi buydu. Şiddet, tahakküm, dışlanma ve bunlar karşısında duyulan öfkeyle ilgili bir kitap. Gerçekten çocukluğumu anlamamı sağlayan şeyse sosyolojiydi. Onun sayesinde her şeyden önce aileme ya da birlikte büyüdüğüm insanlara önyargılı yaklaşmamayı öğrendim.

Édouard Louis

MZ: John Freeman ve Valeria Luiselli ile Albertine Kitabevi’nde yaptığınız konuşmada kitapların aileniz için bir tür şiddet olduğunu söylediniz. Bu, ne anlama geliyor?

EL: Annem ve babam için kitap, asla sahip olamayacakları bir yaşamın temsiliydi – araştırma ve okumaya zaman ayırabilen, zor bir kitabın üstesinden gelebilme becerisine sahip insanların yaşamı. Edebiyat onlara bu dünyadaki yerlerini hatırlatıyordu. Ergenliğimde kendi mensup olduğum sosyal sınıftan henüz kurtulmuşken hafta sonu ailemi görmeye gelir, kanepeye oturup kitap okurdum. Pahalı kıyafetlerle boy göstermek yerine önlerinde kitap okumak, ben artık sizlerden biri değilim demenin en sert yoluydu. Şimdi o zamanları hatırladığımda utanıyorum. Eddy’nin Sonu’nu ve Şiddetin Tarihi’ni yazarken edebiyata ilişkin bu şüpheyi hep korumaya çalıştım çünkü o şüphe bana her zaman şu soruyu düşündürdü: güçlü ve güçsüz insanlar arasındaki sınırı, başka bir deyişle edebiyata erişimi olanlarla olmayanlar arasındaki sınırı yeniden üretmeyecek bir kitap yazmak mümkün mü?

MZ: Çocukluğunuzda maruz kaldığınız şiddete ortak olduğunuzu, her gün okul koridorunda sizi dövmeye gelecek olan iki çocuğu beklediğinizi ve istismar düzeyi arttıkça onları daha yakından tanıdığınızı hatta ortalıkta görünmedikleri zaman onlar adına endişelendiğinizi yazıyorsunuz.

Édouard LouisEL: Şiddet günlük ritminizin bir parçası haline geldiğinde onun normal olduğuna inanmaya başlıyorsunuz. Bedeniniz şiddeti kendine katıyor. Ve Eddy’nin sorunu, yani geçmişte olduğum çocuğun sorunu, kötü muamele gördüğüm için bundan utanmamdı. Hakaret edilmesinden, bana ibne denmesinden öylesine utanmıştım ki, sırf ailemden biri ya da bir yetişkin orada olup bitenleri anlamasın diye o iki çocuğu korumaya devam ettim. Anlıyorsunuz değil mi, insan kurban olarak görünmekten korkuyor. Annem hâlâ çok fakir. Ama hâlâ bundan ötürü şikâyet edemeyeceğini, her şeyin yolunda olduğunu söylüyor. Çünkü o da tıpkı okul koridorundaki Eddy gibi, acı çektiğini söylemek istemiyor çünkü çok utanıyor. Yazarken bir bakıma onun adına serzenişte bulunabileceğimi de düşünmüştüm.

Ama annem kitabı gördüğünde, Niçin fakir olduğumuzu söylüyorsun, dedi. Çok kızgındı. Öyle bir toplumda yaşıyoruz ki, şiddet ya da yoksulluk tarafından örselenen insanlar hatanın kendilerinde olduğunu düşündükleri için sessiz kalıyorlar. Bu dil meselesiyle de bağlantılı. O yüzden Eddy’nin Sonu’nu yazarken iki dili bir den kullandım. Biri anlatıcının dili ötekiyse işçi sınıfının. İkincisi, aynı zamanda şiddetin de kaynağı. Babamın çocukluğunda Araplara sand niggers (çöl zencileri) denirmiş. Yani Araplardan bahsedildiğini duymasıyla hakaret etmeyi öğrenmesi bir olmuş. Düşünsenize, daha ortada ne kişisel bir nefret var ne de muhafazakâr televizyonların Araplar hakkındaki zırvaları ama babam hakaret ifade eden bir dizi kelimeyi, Araplara verilen isim olarak öğreniyor.

MZ: Babanızın erkekliğe olan bakış açısından ve sizde yarattığı hayal kırıklığından bahsedebilir misiniz? Görünen o ki, takındığı tavır kasaba yaşamındaki normların bir yansıması.

EL: Babam bana kadınsı olduğumu ve aileyi utandırdığımı söylerdi. O zamanlar onun tam bir piç kurusu olduğunu düşünür, ondan nefret ederdim. Daha sonra, sosyoloji hakkında bilgim olduğunda gördüm ki, işçi sınıfının elinde bedenlerinden öte bir şey yok. Ne para ne kültür ne de diplomalar. Dolayısıyla kadınlara ve eşcinsellere şiddet uygulamaya yönelik, merkezinde erkekliğin ve gücün bulunduğu, beden üzerinden bir ideoloji şekillendirmiş olmaları şaşırtıcı değildi. Elbette bu şiddetin kaçınılmaz olduğu anlamına gelmiyor – tam aksine. Fakat şiddete son vermek istiyorsanız şiddete sebebiyet veren gerçek nedeni bulmak zorundasınız. Acı çeken insanlar anlamak ister. Ve en çok ihtiyaç duydukları şey de acılarının asıl kaynağını anlamaktır.

MZ: Eddy’nin Sonu’nda babanız, söylediği onca şeye rağmen sık sık ağlıyor.

 EL: Eddy’deki bölümlere baktığınızda babam ve abimin sürekli “erkekler ağlamaz” ya da “erkek adam ağlamaz” dediğini görüyorsunuz. Fakat annem ya da büyük annem nadiren ağlarken ağlayan hep erkekler oluyor. Çünkü benimsemiş olduğumuz normların şiddeti, bize belli bir davranış tarzını dayatmalarından değil, bizim o davranışı göstermekteki başarısızlığımızdan kaynaklanır. Asla bir normun istediği gibi olamayız. O noktaya asla erişemeyiz. Bu toplumsal normlarla olduğumuz şey arasında, bu normlarla bedenlerimiz arasında derin bir boşluk var. Ve bizi utandıran, hayatımızın merkezi haline gelen de bu boşluk işte. Eddy bu utancı temsil ediyor – çünkü ben ailemin en büyük başarısızlığı, en çapsız ferdiydim.

Édouard Louis

MZ: Eddy Bellegueule sizin eski isminizdi. Romanınız yayımlanmadan önce yasal yollara başvurdunuz ve ismini Édouard Louis olarak değiştirdiniz. Eddy’nin Sonu için isimlerin öneminden ve Eddy Bellegueule ismini kullanmaya niçin son verdiğinizden bahsedebilir misiniz?

EL: Babamın bana Eddy ismini vermesinin sebebi, benim bedenim vasıtasıyla kendi maskülenliğini pekiştirmek istemesiydi. O zamanlar işçi sınıfının sosyal çevrelerinde çocuklara maskülen çağrışımları olan Amerikan isimleri verilirdi. Ben Eddy’dim, kuzenlerimse Brandon, Brian ve Kevin. Babam her zaman Amerika’nın bizi Almanlardan kurtardığını söylerdi. Amerika aynı zamanda Araplarla da savaşıyordu – güç timsaliydi. Soyadım Bellegueule ise güzel surat anlamına geliyor ama argoda ayrı bir anlamı var çünkü gueule hayvan suratı için kullanılıyor.

Amerika’daki ilk söyleşilerimden birini Paris Review ile yapmıştım. Bana Eddy Bellegueule’in kim olduğunu sordular. O zamanlar Eddy’nin – ben onu öldürmeden evvel – olduğum çocuk olduğunu söylemiştim. Şimdiyse Eddy’nin, asla olmayı başaramadığım çocuk olduğunu söyleyebilirim. Eddy, babamın erkeklik hayalinin temsil eden isimdi. O olmaya çalıştım ama asla başaramadım.  Kasabadan ayrılır ayrılmaz da isimlerin sadece birer isim değil aynı zamanda kişisel birer tarih olduğunu anladım. Babam cezaevine girdi, kuzenim otuz yaşındayken cezaevinde öldürüldü. Ne zaman biri bana Bellegueule diye seslense ben ibne dendiğini duydum. Fakir dendiğini, insan geçmişini seçemezmiş dendiğini. O yüzden mahkemeye gittim ve soyadımı bırakıp iki isim birden aldım.

Okul için Paris’e gittiğimde bütün burjuva çocukları Eddy Bellegueule, ne komik bir isim derlerdi. Ama ben kendime rağmen komik olmak istemiyordum. Anladım ki, insanlar bir şeyden hoşlandıklarını dile getirdikleri zaman aslında o şeyi değil, o şeyle aralarındaki sosyal mesafeden hoşlanıyorlar.

MZ: İroni yapıyorlardı –

EL: Kesinlikle. Bir hiyerarşi olduğunun farkındaydılar. O yüzden Paris’te okula devam eder ve aynı zamanda ailemle çocukluğum hakkında yazarken sürekli şunu düşünmeye devam ettim: unutma. Eğer gerçekten bu insanlar hakkında, annen ve baban hakkında yazmak istiyorsan o zaman gerçekten onlar hakkında yazmak zorundasın. Uzak bir mesafeden yazma. Sırf artık o yaşama dahil olmadığın gerçeğinden keyif almak için yazma.  

MZ: Kitapta yazma eylemine atıf yaptığınız kısımlar var. Kendinizi referans almak sizin için niçin önemliydi?

EL: Çocukluğum hakkında yazmak için çocukluğuma dönmenin ne denli güç bir şey olduğunu ısrarla vurgulamak istedim. Yoksul ya da işçi sınıfından insanlar ya da Le Pen seçmenleri hakkında yazıyorsanız bu, sürekli aklınızda tutmanız gereken bir paradoks: onlar hakkında yazıyor olmanız artık onlardan biri olmadığınız anlamına gelir. Anladım ki, artık oraya dönmem mümkün değildi ve bunun başlıca sebeplerinden biri de kitapta kullanıldığını gördüğünüz o iki farklı dildi. 

Yazarken annemle aramızda bir tür nesnel şiddet vardı. Söylediğim her şey, nefes alış şeklimden konuşma tarzıma ve konuşma ritmime kadar dönüştüğüm her şey burjuvaydı, saldırgandı. Birbirimizi görmek istesek bile aramızda büyük bir savaş vardı ve bu savaş bizden çok daha büyüktü.

Édouard LouisMZ: Kitapta tasvir ettiğiniz karanlık anlara rağmen merhamet ve gurur anları da var. Her ne kadar onların olmasını istediği gibi bir oğul olmasa da aileniz hem kibarlığı hem de iyi yetişmiş olması dolayısıyla Eddy ile gurur duyuyor.

EL:  Bir tür sosyolojik şizofreni. Tıpkı babam gibi. Beni seviyor, pek çok insan oğlunu nasıl seviyorsa o da kendi oğlunu seviyor ama aynı zamanda olduğum şeyden ötürü benden nefret ediyordu. Temsili olduğum maskülen başarısızlıktan, davranışlarımdan, arzularımdan, beden dilimden, konuşma tarzımdan. Ve içinde sürekli birbiriyle kavga halinde iki adam vardı. Kendi içimizde bu kadar çok insan olduğu zaman onlardan en iyi olanın yönlerini ortaya çıkarmak için mücadele etmemiz bu yüzden önemli. Medyatik isimler ve politik figürlerse kullandıkları dille bu yönlerden hangisinin daha ağır basacağını etkileyebiliyorlar, o yüzden ciddi bir sorumlulukları var.

İnsanlar mevcut siyasi durumu ve toplumun niçin popülist bir adaya oy verdiğini açıklamak istediklerinde içlerinden bazıları, örneğin liberaller, bunun asıl sebebinin kimlik politikaları, eşcinseller, kadınlar ve göçmenler hakkında daha fazla konuşulması ama işçi sınıfından giderek daha az bahsedilmesi olduğunu söylüyor. Oysa Eddy’nin Sonu’nda cinsiyet mücadelesinin eril tahakküm karşı yürütülen bir sınıf mücadelesi olduğunu görebilirsiniz. Babam okulu on dört yaşında bıraktı ve bu kopuş onun kendi eril kimliğini inşa etme yolu oldu. Ben o profesörler önünde boyun eğen korkaklardan biri değilim. Güçlüyüm. Burjuvalarla arkadaşlık etmem. Ve aslında bunu yaparken kendisini farklı bir gelecekten, farklı bir yaşamdan, her şeyin çok daha kolay olduğu bir sosyal sınıftan elimine etmiş oldu. Sınıfsal meseleleri Eddy’nin eşcinselliği, yani benim olduğum çocuğun eşcinselliği vasıtasıyla bir cinsiyet ve erkeklik meselesi olarak yeniden yorumlamak istedim. Eril tahakküm karşısında mücadele göstermezseniz, toplumsal eşitsizliklerle de mücadele edemezsiniz.

MZ: Paris Review ile yaptığınız söyleşide “Siyaset bir söz meselesi değil, beden meselesidir. Bunu asla unutmamaya çalışıyorum,” diyorsunuz. Sanırım kast ettiğiniz şey iktidardakiler için salt birer soyutlama ve ideoloji meselesi olan siyasal kararların, kitabınızda tasvir ettiğiniz insanlar bakımından yaşamsal sonuçları olduğu. Sizce edebi temsilde de buna benzer bir durum söz konusu mu?

EL:  Edebiyatta, içinde yaşadığımız dünya hakkında ne kadar az yazarsanız eserin o kadar zarif, edebi ve prestijli olacağına dair genel bir kanaat var. Ama ben edebiyatın tamamen politik olduğunu düşünüyorum. Ama bir yanda gerçekten politik olan durur öte yanda yalancılar. Politik olduğumu söyleme ihtiyacı hissetmiyorum, tıpkı ciğerlerim olduğunu söyleme ihtiyacı hissetmediğim gibi. Bu çok açık. Paris’e geldiğimde ve edebiyat ortamını gördüğümde beni en çok şaşırtan şeylerden biri de, sosyal olarak baskın olan insanların aynı ölçüde siyasetten ve yaşamdan uzak olduğuydu. Babam dişçiye ilk gittiğinde ben on dört yaşındaydım. Dişçiye gidebilmesinin sebebiyse hükümetin işçi sınıfı için çıkarmış olduğu bir programdı. Bunun öncesinde hiç gitmemişti. Burjuvaysanız hükümetin sağcı mı solcu mu olduğu fark etmez, ne biri ne de öteki dişçiye gitmenize engel olur.  Hükümet yüzünden diş ağrısı çekmezsiniz ama benim babam çeker.

Belli başlı alanlarda siyasetin gerçekte ne olduğuna dair bir tür amnezi söz konusu – ve aynısı edebiyat için de geçerli. Hiç kimse, politik konuşma ya da edebiyat gibi kamusal anlatıların çoğu insan üzerinde hayati bir etkiye yol açtığını hatırlamıyor. Oysa şu paradoksu anımsamak önemli: tanımı itibariyle politik güce sahip olanlar politikanın ortaya koymuş olduğu şeylerden etkilenmezler. Ama ben yine de oldukça iyimserim; çünkü insanların artık edebiyatın bu halinden bıktığını ve dönüşüm istediğini görebiliyorum.

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

(LitHub)

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Okuyabileceğinden fazla kitap alanlar...Denis Gürcü
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Öznur Duyum

7 Mayıs 2025

Karanlığı Yasaklayan Kral-Gücün Ve Kor..

Kitabı okurken, hem kendi ülkemizde halihazırda yaşanan dinamiklerle güçlü bir bağ kuruyoruz, hem de derin metaforlarla karşılaşıyoruz.Bir çocuk kitabı her zaman sadece bir çocuk kitabı değildir. Karanlığı Yasaklayan Kral (orijinal adı ile The Kin..

Devamı..

Böyle Bir Politik Ortamda Akıl Sağlığı..

Jeff Minick

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024