Leylâ Erbil, bir söyleşisinde dile getirmiş olduğu “Biçimi yeniliğe zorlayan içeriktir” şeklindeki düşüncesini Üç Başlı Ejderha’da bir kez daha somutlaştırmış; biçim ve içerikteki yenilik arayışlarını ve deneysel tutumunu cesurca sergileyen bir metne yaratıcı imzasını atmıştır.
Üç Başlı Ejderha, Leylâ Erbil’in özgün, özgür, modernist ve devrimci edebiyatının en önemli yapıtları arasında yer alır. Kısa bir metin olmasına karşın içerdiği anlam açısından şaşırtıcı bir biçimde yoğun ve derin bir novella olan Üç Başlı Ejderha ilk kez 2005’te yayımlandı. Yazarın, 2001’de yayımlanan Cüce ile 2011’de yayımlanan Kalan adlı novellaları da Üç Başlı Ejderha benzeri güçlü etkiler yaratır, derin izler bırakır okurun bilincinde. Bu üç novella, dilde, sözdiziminde, imlada, biçimsel yapıda, kurguda “denenmemişi deneyimleme” çabasındaki cesur ve öncü bir yazarın dünyasını daha yakından tanıma ve anlama olanağı verir bizlere.
Freud’un bilinçaltı kuramının temel ilkelerini, bilinç akışı yöntemiyle yazdığı edebi metinlere uyarlayan Leylâ Erbil, Marksist düşünceyi, “bireyi dışlamayan bir toplumculuk” olarak yorumluyor; birey ile toplum arasındaki diyalektik ilişkiyi çarpıcı bir biçimde işliyordu. Bir bakıma, Freud’un ve Marks’ın insan ve topluma dair düşüncelerini edebiyat sanatının yaratıcı potası içinde kaynaştırmayı ve estetize etmeyi başarıyor; bu arada Virginia Woolf, James Joyce ve Samuel Beckett gibi modernist yazarların edebiyata bakışını ve kurmaca yöntemlerini de dikkate alıyordu.
İlk kitabı Hallaç’ı Sait Faik ve Samuel Beckett’e adaması, yazarın modernistlere bir selamı olarak yorumlanabilir. Leylâ Erbil, etki altında kalmaktan kaçınan, özgürce yazmayı benimseyen bir yazar olduğu için kitaplarının tümünde özgün bir yaklaşım, yaratıcı bir tutum sergilemeye özen gösteriyordu. Diyebiliriz ki Leylâ Erbil’in her yapıtı kendine özgüdür; eşsiz ve benzersizdir. Batı’nın modernist yazarlarını teknik ve biçimsel yönden örnek almış olsa da Leylâ Erbil, yazınsal özgünlüğünü bütün öykü ve romanlarında korumayı başardı. Her yapıtına yeniliğin, yenilikçiliğin, farklılığın izlerini bıraktı; yazınsal kalıpları ve formları kırarak ilerledi. Dünyaya, hayata, topluma, kadın meselesine, verili dile yönelen özgür, eleştirel ve kara mizahlı bakış açısıyla, bütün toplumsal iktidar biçimlerini reddetmesiyle, bireyin bilincine sinsice yerleştirilen her türden “büyü”yü bozmasıyla edebiyatımızın en devrimci kalemleri arasında yer aldı. Erbil, verili dili de toplumsal bir iktidar biçimi ve bireye bir dayatma olarak görüyor; dilin mevcut kurallarını bozmaya, kalıplarını kırmaya; dil de dâhil bireyin önündeki bütün engelleri ve bütün toplumsal dayatmaları kaldırmaya gayret ediyordu.
Edebiyatımızın değerli eleştirmenlerinden Füsun Akatlı, Leylâ Erbil edebiyatına dair düşüncelerini yıllar önce Radikal Kitap’ta şöyle dile getirir. “Bu çeşit bir dil - biçem - biçim kazısıyla derinleştirilen bir metinde, dünya görüşü, politik tavır, toplumsal analizler, belli hedeflere yöneltilen protestolar gibi içerik ağırlıklı ögelerin yer alışı; yer almanın ötesinde, fantazmanın, gizemin, büyünün atmosferini, o dilin kesici ve batıcı ve delici aygıtlarıyla parçalayışı okuma alışkanlıklarımıza meydan okumakta. Aslında Leylâ Erbil edebiyatının başlangıcından bugüne, belki de en öne çıkan süreğen özelliği: Meydan okuyuculuk. Dil yapılarına, yerleşik değerlere, kurulup berkitilen sırça dünyalara ve edebiyatın kurumsallaşmasına karşı, yalın kılıç bir meydan okuma.”
Leylâ Erbil, bireyin iç dünyasına nüfuz edebilmenin en etkili yolunun, geniş bir şimdiki zaman içinde geçmişe ve geleceğe sıçramalar yapan insan bilincinin doğal akışının anlatımı olduğunu düşünüyor; yarattığı sorunlu, ayrıksı, sıra dışı roman ve öykü karakterlerinin zihinlerine ayna tutarak, onların düşünce ve duygularını net bir biçimde ifade etme olanağı buluyordu. Böylece o “yarı deli” öykü kişilerinin bakış açısı ve anlatımı üzerinden, topluma ve bireylere en etkili, çarpıcı ve sarsıcı eleştirilerini yöneltiyor; putlaştırılan her şeyi kırıyor; aklın ve dilin zincirlerini koparıyor; gelenekselleşmiş sözde değerleri derinden sarsıyordu. Yapıtlarındaki kara mizah ve ironi, okurun gerçeklere sorgulayarak bakmasını sağlıyor; onun bu tarz düşündüren ve sorgulayan mizahı, kitaplarının sayfalarında soluk alıyordu.
Leylâ Erbil’in yukarıda ana hatlarıyla dile getirmeye çalıştığım yazınsal niteliklerini, kendi özünde; biçim ve içeriğinde yoğunlaştıran novellaları arasında Üç Başlı Ejderha’nın da ayrı bir yeri olduğu kanısındayım. Bu yapıtında Leylâ Erbil, İstanbul’un merkez noktalarından birine; Sultanahmet Meydanı’na, Doğu Roma döneminde Delfi’den getirilen Burmalı Sütun’u, metnin merkezine oturtarak, eril bakış açısıyla oluşturulan tarihi, kadınların, masumların ve mağdurların toplumların her döneminde acı ve eziyet çekmelerini, okuru farklı zaman katmalarında gezdirerek dile getiriyor. Üç Başlı Ejderha, tarih, arkeoloji, mitoloji, kent, toplumsal olaylar, kadınlık ve annelik bağlamında anlamları çoğalan “özgür ve özgün” bir Leylâ Erbil anlatısı. Üç Başlı Ejderha’nın elli sayfalık metninin içine dünyaları sığdırmayı başarıyor Leylâ Erbil.
Bu yapıtında, yazar, adsız kadın anlatıcısının anlatımıyla hem onun iç dünyasına ve yaşadıklarına ayna tutuyor hem de Türkiye toplumunda uzun yıllar boyunca kanayan yaralara, acılara, darbelere, işkencelere, kıyımlara ve kötülüklere, ezenler ve ezilenler perspektifinden bakıyor; toplumsal eşitsizlikleri, sömürü ve haksızlıkları dile getiriyor. Oğlu, 12 Eylül darbesi sonrası gözaltına alınan ve kendisinden bir daha haber alınamayan; muhtemelen işkencede öldürülen Anlatıcı Kadın’ın yüreği kan ağlar; her gün evlat acısıyla içi yanar. Kadın, bu büyük ve derin acıyı adeta içselleştirir, yarı deli durumda hayatını sürdürmeye, canını sürüklemeye çalışır.
Oğlunun arkadaşlarından biri, geçmişte yaşanan olaylara tanıktır, bu genç adam, o yıllarda Almanya’ya kaçmış, orada gönüllü bir sürgün yaşamını yeğlemiştir. Birkaç yılda bir yurda dönen ve Anlatıcı Kadın’ı da ziyaret eden bu genç adamdan “Genç Dostum” diye söz eder Kadın. Bu ziyaretlerinde, oğlunun neler yaşadığından, başına neler geldiğinden hiç söz etmeyen genç adam, bir yarayı kanatmak istemiyor gibidir. Kadın, her gelişinde genç adama evinin kapısını açar, oğlunun akıbeti dışındaki pek çok konuda oturup sohbet ederler.
Anlatıcı Kadın, İstanbul’un belirlediği iki ayrı noktasına sürekli gidip gelir. Küçük Ayasofya’da oturan Kadın, bir kent gezgini gibi adım adım, sabırla, ilgiyle, merakla dolaşır sokakları. Onun mekânlarından biri Pera ve çevresidir; diğeri de Burmalı Sütun’un da yer aldığı Sultanahmet Meydanı’dır. Birbirine gövdelerinden dolanmış üç yılan ve en tepede üç yılanbaşından oluşan Burmalı Sütun, belirttiğimiz gibi, Delfi’den Bizans’a getirilen antik bir Yunan yapıtıdır. Yüzyıllar boyunca gövdesinde hasarlar oluşmuş, yılan (ejderha) kafaları kırılmış, üstündeki altın kazan, tarihteki istilalarda talan edilmiştir. Kenti yılanlardan koruyan bir tılsım taşıdığına inanılan bu sütundan geriye sadece gövde kısmı; yani birbirine burmalı biçimde dolanan üç yılan gövdesi kalmıştır. Spina adlı güçlü bir kaidenin üstünde yükselen sütun, yüzyıllara meydan okumaya çalışmış ve ayakta kalmıştır ama günümüze ancak böyle kırık dökük ve parçaları eksik durumda gelmiştir.
Pera’da ise Anlatıcı Kadın her akşamüzeri babasının sonradan zenginliği seçmiş eski bir devrimci arkadaşına ait olan apartmanın eşiğine oturur; oradan insanları, gelip geçenleri seyrederken bir taraftan da zihninde geçmişin muhasebesini yapar. Bunları metnin şimdiki zamanı içinde, ahbaplık ettiği genç bir ressam kıza hitaben anlatır; ona ara sıra “kızım” diye seslenmesi okuru öykünün şimdiki zamanına çeker. Kısacası, Pera’daki apartmanın eşiğinde görürüz Kadın’ı metnin şimdiki zamanı içinde. Ressam kız, Kadın’a ilgi gösterir, ona pastaneden kurabiyeler getirir; o da genç kıza içini döker, yaşadığı acıları anlatır.
Anlattığına göre, Kadın, devrimci geleneği olan bir aileden gelmektedir. Devrimci düşüncelere sahip bir babanın kızıdır; çocukluğu boyunca evlerinde toplantıların olduğunu, toplumsal meselelerin tartışıldığını söyler. Oğlu da aynı devrimci geleneği sürdürmek ister, ama ne yazık ki 12 Eylül darbesi, her şeyi, tüm hayalleri ve yaşamları alt üst eder.
Onun anlattıklarından, sık sık yürüyerek Sultanahmet’e, Burmalı Sütun’un çevresine gittiğini öğreniriz. Leylâ Erbil, o kadının içsel acılarını yazarken metninde trajik bir hava yaratmaz; ama zorlu bir insani durumun da altını çizer. Kadın; ressam kıza kendini, yaşantılarını ve iç dünyasını anlatırken, bilinç akışına yakın bir tarz ve söylem içinde konuşur; kadının yorgun, kesintili, ağır ağır ilerleyen anlatımı, üç virgüllerle(,,,) ayrılarak gösterilir metinde. Üç virgüller, Kadın’ın yavaş yavaş ve duraksayarak konuşmasına işaret eder. Üç virgül kullanımı, Leylâ Erbil’in dilin imlasında yarattığı özgün bir yenilik ve farklılıktır.
Yılanlı Sütun ya da Burmalı Sütun, Kadın’ın kent gezilerindeki diğer uğrak noktası olarak önem taşır. Kadın, sütunun olduğu Sultanahmet Meydanı’nı ya da tarihteki adıyla Hipodrom’u dünyanın ortası, merkezi olarak görür. Anlatıcı Kadın’ın zihni Sultanahmet Meydanı’nda yaşanan tarihin, tarihsel zaman katmanlarının arasında dolaşır. Geçmişte oradaki bir bağımsızlık mitinginde konuşan Halide Edip’i anımsar. Meydanda asılarak idam edilenler de aklına gelir. Burmalı Sütun’un Delfi’den ilk kez geldiği Bizans zamanlarını tahayyül eder. Burmalı Sütun, nice zamanların içinden geçmiş; belirttiğimiz gibi, yara alarak ve eksilerek günümüze kadar gelmiş, meydanda turistlerin ilgiyle inceledikleri arkeolojik (ve turistik) bir yapıta dönüşmüştür.
Sayfalar ilerledikçe Anlatıcı Kadın’ın ağır, yorgun sesinin duyumsandığı anlatımı kesintiye uğrar; araya Burmalı Sütun’a dair bilgiler içeren metin parçaları girer. Bu metin parçalarının kitapta italikle yazılarak Anlatıcı Kadın’ın ifadelerinden farklılaştırılmış olduğu görülür.
Kadın’ın ressam kıza anlattıklarına, zihninden geçirdiklerine, iç ve dış konuşmalarına bakılacak olursa; onun, tahsilli, bilgi sahibi, her türlü bağnazlığa karşı çıkan, aydın kadın bir olduğu sonucu çıkarılabilir. Kadın’ın konuşmalarında sıklıkla sinema, resim, heykel gibi farklı sanat yapıtlarına, bazı şiirlere, öykülere göndermeler de yer almaktadır.
Kadın’ın, bir süre önce gördüğü bir rüyayı anlattığı satırlar, Üç Başlı Ejderha’nın en çarpıcı bölümleri arasında yer alır. Rüyaya göre dünyanın ortası olan Hipodrom’daki Spina (Burmalı Sütun’un kaidesi) birbirine dolanıp sarmal oluşturan yılanların çıkıp yükseldikleri yerdir; kadına göre burası vagina’dır; bütün dünya bunun üzerinde yükselir ve döner. Dünyanın merkezi kadındır, doğuran odur, kadın olmasaydı insan soyu çoğalamazdı. Mitoloji, tarih, kent kültürü ile harmanlanan anlatıda kadın, böylece dünyanın merkezine oturtulur.
Anlatıcı Kadın, doğum yapar rüyasında. Üç yılan doğurur. Burada kadınlık, doğum, annelik üzerine cümleler yer alır: “,,,ama sevinçle sürdürüyordum doğurmayı; en derin okyanusundan kadınlığın uzun, upuzun ve ince oğullarımı doğurmaktayım,,, sancısız,,, küçüğümü bağıra bağıra getirirken dünyaya duyduğum acılarla ilgisi yok bu doğumun,,, kendi kendilerini incelterek,,, uzatarak bir ırmak gibi akarak çıktılar dünya yüzüne oğullarım; üç yılan doğurmuştum,,, kafesli çiğ sarı gömleklerinin içinden sıyrılıp oynaşmaya başlayan ve arada bir kafalarını kaldırıp analarına bakıp gülüşen üç yavru yılan,,, eş boyda, eş renkte, eş bakışta, yüzleri kaybettiğim oğlumun yüzüyle eş,,, yüzleri insan bedenleri yılan (…) ellerinde altın kovalarla yılan saçlı tanrıçalar çabucak başlarını yıkayıp kulaklarına bir şey fısıldıyor oğullarımın,,, onlar da hemen birbirine dolanarak üç baş tek beden sarmal oluyorlar,,, yılan saçlı tanrıçalar nereye koymamı istersiniz bunu diye soruyor genç dostuma, o hiç sektirmeden Hipodrom’un ortasını, Spina’yı, doğum yaptığım noktayı işaret ediyor,,, (s. 41-42)
Sürrealist bir tabloya benzeyen rüyasını ayrıntılarıyla dile getirmeye devam ediyor Kadın: “Romalılar, aç sefil kardeşlerim. Doğu Roma’yla Batı Roma’yı birleştiren bu ‘Üç Başlı Ejderha’ imparatorluğun merkezi ve sizlerin koruyucusudur,,, (sesin biri kulağıma dedi ki, ‘gebe de çocuk oynuyor karnında’) o, tanrının eliyle Konstantiniye’ye, sizlere, doğa üstü güç olarak armağan edilmiş bir tılsımdır, (sesin ikisi geldi dedi ki ‘aradınız mı üstünü’) onun dini imanı yoktur,,, Romalılar, ben insanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım,,, (Üstümü arayınca 95 bin lirayı İbrahim’in üstünden aldılar.) Üç Başlı Ejderha’nın durduğu bu nokta, Spina, dünyanın ortası olan vajinadır ve bu ‘orta’ doğunun batının kuzeyin güneyin tüm zamanların ve tüm dünyaların merkezidir,,, onun nefsinde hiçbir değişme olmaz,,, (s.43)
Yılan imgesi yazarın Cüce adlı novellasında da yer alır; Cüce’de, mitoslara göre Âdem’in ilk karısı olan ve ona başkaldıran Lilith, yine sürrealist bir tabloda yılan olarak tasvir edilir. Üç Başlı Ejderha’nın rüya sahnesinde de sürrealist bir tablonun varlığından söz etmek mümkündür. Rüyalardan ve bilinçaltının dışa vurumu ilkesinden hareket eden sürrealistler, sanatın pek çok dalında sıra dışı tablolar yaratırlar. Akıl ve mantık zincirleri koptuğunda bireyin bilinçaltındaki birçok akıl dışı, gerçek üstü imge bilince doğru yükselir. Sürrealistler bu imgeleri edebiyat ve sanat yapıtlarında kullanırlar.
Leylâ Erbil, kadın anlatıcısının erk (iktidar) karşısındaki tavrını da net olarak gösterir Üç Başlı Ejderha’da. Tarih boyunca her türlü toplumsal erk’i yaratan ataerkil zihniyet, kadını yüzyıllar boyunca tarihin sayfalarına gömmeyi, toplumda ikinci planda bırakmayı, ona tahakkümü ve zulmetmeyi meşru ve normal gösteren bir tutum oluşturmuş; kadını, feodal ve bağnaz toplumsal yapının zincirlerine ayağından prangalamıştır. Uzun yıllar boyunca her türlü eşitlik ve özgürlük talebi engellenen kadının toplumdaki durumu giderek daha çok sorgulanmaya başlanmıştır. Kadının hak ve özgürlük talebi, toplumdaki her türlü hak, eşitlik ve özgürlük talebinden bağımsız değildir artık. Anlatıcı Kadın, bu bilinç içerisinden bakar tarihe, geçmişe, şimdiki zamana ve gelecek zamanlara.
Üç Başlı Ejderha farklı metin katmanlarından oluşan bir novelladır. Kadının, ressam kıza anlatımları içinde, geçmişe ve bugüne gidip gelen cümleleri, kendi iç dünyasını ve duygularını dile getirdiği ağır, yorgun, kesintili sözleri, novellanın birinci katmanını oluşturur. Üç Başlı Ejderha ya da Burmalı Sütun’un tarih içindeki seyri ve Sultanahmet’te bir merkez oluşturması ikinci katmandır. Bu metin katmanı, Kadın’ın anlatımları arasına girer ve geçmişte Burmalı Sütun ve çevresi hakkında bilgilenmemizi sağlar. Söz konusu katman, Kadın’ın anlatımlarından ayrı ve bağımsızdır. Üçüncü katman ise bir gazete kupürüdür; 1978 Maraş Katliamı’nda büyük acılar yaşayan, eziyet ve işkencelerle öldürülen Ünver ailesinin başına gelen korkunç olaylar, gazete kupürü kolajıyla novella metnine dâhil edilir.
Anlatıcı Kadın’ın ifadesinden, onun, gazete kupürünü daima koynunda, kalbinin üzerinde taşıdığını öğreniriz. “,,, neyse ki Üç Başlı Ejderha girdi hayatıma,,, bir de şu eşik,,, bir de şu varak kalbimin üstündeki,,, sabra dönüştürüyor kini,,,” (s.11) Bu sözlerden, hayatındaki bu üç varlığın, Burmalı Sütun’un, Pera’daki apartman eşiğinin ve koynunda sakladığı gazete parçasının Anlatıcı Kadın için ne denli önem taşıdığını anlıyor; novella katmanlarının da bunlara göre şekillendiğini keşfediyoruz.
Kadın, unutmamak, toplumsal acıları her an hatırlamak ve onlarla yüzleşmek için koynunda taşır o gazete parçasını. “Ailesinde Altı Kişi Öldürülen Tanık Leyla Ünver’in İfadesinden” başlıklı bir haber yer alır gazete kesiğinde. Leylâ Ünver, daha sonra, yaşadıklarına dayanamamış, aklını yitirmiş; hatırlama ve acı çekme süreçlerinin akılsal ve duygusal bağlarını bütünüyle koparmıştır. Anlatıcı Kadın’ın da yarası çok derindir; intihar etmeyi ya da Leyla Ünver gibi delirmeyi çok ister, ancak hiçbirini gerçekleştiremez. Tanınmamak için gözlük ve şapka takarak Pera’daki apartmanın kapı eşiğinde oturan, içindeki acıyı, kendisini anlayabileceğine inandığı vicdanlı kişilere anlatmaya çalışan; oğlundan “küçüğüm” diye bahseden kederli, ayrıksı bir anne olarak yaşamaya çalışır; artık onun da bir yarısı yok olup gitmiştir ne yazık ki.
Böylece, kötülüğün her yere, tarihe, tüm zamanlara ve toplumlara egemen oluşu gerçeği vurgulanır. Üç Başlı Ejderha’nın üç ayrı katmanındaki anlatımlar Burmalı Sütun’un üç yılanı gibi birbirine dolanarak ilerler. Bu üç katman novellanın sonlarına doğru buluşur, iç içe geçmeye başlar; metin parçaları böylece birbirine dolanıp sona doğru ilerler, ancak tam bir bütünlük oluşturulmaz, parçalı novella yapısı özenle korunur. Yazarın amacı budur; yani bu parçaların anlamsal bütünlüğünü yaratıcı okurun bilincine, zihnine bırakmak… Yukarıda, kitabın 43. sayfasından aktardığım epigrafta, parantez içinde yer alan cümleler, Kadın’ın anlatımından bağımsızdır; parantez içindeki o cümleler, 1978 Maraş katliamında tanık olduğu vahşet nedeniyle aklını yitirmiş olan Leylâ Ünver’in, Kadın’ın koynunda sakladığı gazete kupüründe yer alan mahkeme tutanaklarına ait sözlerinden oluşur.
Metin katmanları kendi içinde tutarlı bir bütünlük oluşturur; toplumun içsel zamanına ve yaşanan kötülük tarihine tanıklık eder; katmanlar tanık olduğumuz gibi yer yer birbiri içine sızarak, bazen de birbirine dolanarak ilerlerken, Leylâ Erbil, anlatıcısı aracılığıyla yakın tarihteki toplumsal kötülük ve kıyımlara dikkat çeker, bellekleri canlı tutar.
Anlatıcı Kadın, bütün acılarını, keder veren anı ve yaşantıları “abis” dediği derin karanlıklara gömmüştür. Kendi bireysel acıları ve unutulmuş görünen pek çok toplumsal acı, abis’ten yani bilinçaltından bilince çıkarak Kadın’ın kederini çoğaltır. Abis, asıl olarak, okyanusların en derin, en ışıksız, en karanlık derinliklerini ifade eden bir kavramdır. Üç Başlı Ejderha’da ise Kadın, unuttuklarından oluşan bölgeyi abis olarak nitelendirir, toplumun belleksizliği de abis ile simgelenir. Bilinçaltı karanlığındaki pek çok imge, zaman zaman bilincin aydınlığına süzülür Üç Başlı Ejderha’da. Bütün kötülükler, siyasi cinayetler, din adına gerçekleştirilen katliamlar toplumsal abis’e atılmış ve unutulmuş durumdadır. Toplumun düzelmesi ve ilerlemesi için karanlıkta kalan bu anılarla mutlaka yüzleşmesi gerekmektedir. Ancak, Kadın’ın konuşmalarından anlıyoruz ki bu toplum, adaletsizlikleri ve haksızlıkları iyice kanıksamış durumdadır.
Kadın, oğlunun intikamını almak ister, ama toplumda suçlu o kadar çoktur ki kimi cezalandıracağını şaşırır. Bütün kötülük, kayıtsızlık, duyarsızlıklar birbirine bir ağ oluştururcasına bağlıdır. Halkın bilinçsizliği, hep kendi çıkarını kollaması, haksızlıkları görmezden gelmesi, başkalarıyla empati kuramaması, vicdan sahibi olamayışı nedeniyle toplumun bir türlü düzelemediğini düşünür Kadın. Nâzım’ın “Akrep gibisin kardeşim…” dediği kişilerdir onlar. Leylâ Erbil, eleştirel ve yergisel tutumunu sadece cahil ve bilinçsiz halk topluluklarına değil, kendisini de dâhil ettiği aydın kesime de yöneltir. “Bizhalk” dediği bu anlamsız ve birbiriyle uyumsuz yığın, ne yazık ki Türkiye toplumunu ileriye ve aydınlığa taşıyacak güçte değildir. Kitabın arka kapağındaki yazıda Ahmet Oktay bu durumu şöyle yorumlar: “Leylâ Erbil acıyı, sevgiyi, inancı, ölümü ‘estetize’ etmekten kaçınır. Kişilerini trajik kahramanlara dönüştürmemeye özen gösterir. Onlar ‘Bizhalk’ın üyesidirler: Hatalı, yalancı, duyarsız, çıkarcı, zayıftırlar. Zaaflarını hoş görmez kişilerinin. Tam tersine onlara vurgu yapar. Erbil’de düzenin yandaşları gibi düzenin karşıtları da aynı acımasız ‘eleştirel bilinç’ önündedirler. Olumlu kişileri bile kurtulamaz eleştirilmekten.”
Leylâ Erbil, bir söyleşisinde dile getirmiş olduğu “Biçimi yeniliğe zorlayan içeriktir” şeklindeki düşüncesini Üç Başlı Ejderha’da bir kez daha somutlaştırmış; biçim ve içerikteki yenilik arayışlarını ve deneysel tutumunu cesurca sergileyen bir metne yaratıcı imzasını atmıştır.
Öykü ve romanlarının bilinçlendirici, sorgulayıcı ve dönüştürücü gücüyle hayranlık uyandıran, her türlü otorite ve iktidarı reddeden özgürleştirici tutumuyla bireye ve topluma ışık olan Leylâ Erbil, birey-toplum diyalektiğini yazınsal/ devrimci bakış açısıyla işleyen bir yazardır; yapıtlarıyla sonsuza Kalan biridir o da.
(Bu yazı ilk kez Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi’nin Ocak- Şubat 2022 tarihli 103. sayısında yayımlanmıştır.)






