Ateş Bizimle Yürür...
12 Aralık 2017 Kültür Sanat Sinema

Ateş Bizimle Yürür...


Twitter'da Paylaş
0

Gerçek karakterlere dayalı Korkusuzlar, Arizona’daki yerel bir itfaiye biriminin çeşitli olaylarda yaptığı müdahalelerin öyküsünü anlatırken ekip elemanlarının özel hayatlarına da göz atıyor. Yapım, özellikle son derece etkili finaliyle dikkat çekiyor.
Uğur Vardan
70’ler, ‘Felaket filmleri’ denen türün ‘altın çağ’ını yaşadığı dönemdi. Salonlar, doğanın sağlı sollu ataklarından geçilmiyordu. Zelzele (Earthquake), Yangın Kulesi (Inferno Towering), Çığ (Avalanche), Concorde, Poseydon Macerası (The Poseidon Adventure) derken takıma Jaws, Piranha, Dev Tohumu (The Food of the Gods), Dev Karıncalar İmparatorluğu (Empire of the Ants) gibi yapımlar da eklenmişti. Tür, elbette 70’lerle kendisini sınırlayacak değildi; hele hele sonrasında gelişen teknoloji, bilgisayar efektleri derken ‘kurgusal’lar kadar ‘gerçek hikâyeler’ de önem kazandı. Lakin teknik anlamdaki olağanüstü değişime rağmen felaketleri perdeye taşıyan filmler belli formüllerin dışına çıkamadı. Haftanın yenilerinden Korkusuzlar da (Only the Brave) aslında benzer bir mantığın ürünü. Tron Efsanesi ve Oblivion gibi çalışmalarıyla hatırladığımız Joseph Kosinski’nin imzasını taşıyan yapım, Sean Flynn’ın GQ dergisinde yayımlanmış “No Exit” adlı makalesinden yola çıkılarak yazılmış bir senaryonun (Ken Nolan ve Eric Warren Singer ikilisi kaleme almış) ifadesi. Gerçek olaylara dayalı filmde, Arizona’ya bağlı üst düzey bir itfaiye grubunun yaşadıkları anlatılıyor. Öykü özellikle iki ana karakter ve onların yakın çevresi üzerinden ilerliyor. Bir tarafta orta yaşlı ekip şefi Eric Marsh, diğer tarafta çocuk sahibi olduğu için kendisine yeni bir yol çizmeye çalışan genç uyuşturucu bağımlısı Brendan McDonough var. İkilinin yolları ‘Granit Dağı’ adlı kurtarma grubunun çatısı altında kesişiyor. Kimsenin güvenmediği Brendan’a, Eric şans tanıyor ve ekibe alıyor. Film, çaylak bir itfaiyecinin yetişme sürecinin yanı sıra ekip ruhuna ve meseleler karşısındaki dayanışma çabalarına odaklanıyor. Hikâyenin ara yollarında ise Eric’in at bakıcısı karısı Amanda’yla olan ilişkisi ve Brendan’ın aile kavramıyla hesaplaşması var. Hayatta kalmanın vicdan azabı... Bu tür yapımlarda genelde bıkkınlık derecesinde ‘Kahramanlık’ vurgusu yapılır. Bir kere Korkusuzlar bu cephede sakin ve ölçülü takılıyor. Öte yandan yüzeysel olarak vâkıf olduğumuz helikopterle yangın söndürme gibi bir hamlenin dışında çok çabuk yayılan alevleri durdurma konusundaki kimi yöntemleri ve teknikleri de hatırlatıyor. Ama bence sakin akan ve sıradan görünen filmin en etkileyici yanı son derece gerçekçi çekilmiş, yaşanılan acıları yüreğinizde hissettiren final bölümü. Bazen hayatta kalmanın büyük bir vicdan azabına dönüşmesi meselesi de özellikle çok iyi vurgulanmış. Ya performanslar? Eric Marsh’ta Josh Brolin, patronu Duane Steinbrink’te Jeff Bridges, ekipten Christopher MacKenzie’de Taylor Kitsch gayet iyi. Amanda’da Jennifer Connelly hem iyi hem de hâlâ çok güzel. Filmin parlayan ismi ise Brendan’da karşımıza gelen Miles Teller. Tıpkı yönetmen Damien Chazelle gibi Whiplash ile çıkış yapan genç yıldız, Korkusuzlar’da adeta döktürüyor. Filmin bizim cephedeki yansımasına gelince: Batı’da her dert, her acı, her felaket bir şekilde sinemada da yansımasını buluyor. Bizde ise onca yaşanmışlık hâlâ el atılmayı bekliyor. Somut örnek mi? Mesela ‘Soma faciası’. Zorluklarla çekilmiş kimi belgesellerin dışında meseleyi kurgusal olarak perdeye aktaran henüz yok. El atacak biri ya da birileri çıkacaktır mutlaka, bekliyoruz... https://youtu.be/x4W9Vi3mUz0 KORKUSUZLAR (5 üzerinden 3 yıldız) Yönetmen: Joseph Kosinski Oyuncular: Josh Brolin, Jennifer Connelly, Miles Teller, Jeff Bridges, Taylor Kitsch, Andie MacDowell, George Stults, Alex Russell, Ben Hardy ABD yapımı

Fargo’nun izinde...

‘Kentsel dönüşüm’ün sadece yapı boyutunda kaldığı, insanlığın dönüşemediği, ırkçılığın her fırsatta kıyıya vurduğu 1950’ler... ‘Suburbicon’ adlı siteye (‘banliyö’ de denebilir) taşınan siyahi aileye, bilinçaltları adeta ‘Ku Klux Klan’ üyesi gibi çalışan yörenin beyaz sakinleri tepki gösterir. Başlarda sadece protesto gösterileri şeklinde gelişen tepkiler giderek fiziki müdahalelere dönüşür. Öte yandan siyahi ailenin oğluyla beyaz komşulardan birinin çocuğunun yakınlaşmasıyla bambaşka bir öykünün kapısı aralanır. Beyaz ailenin evini basan ırkçılar, şiddet gösterisine soyunur ve işler rayından çıkar. Kamera arkasına George Clooney’nin geçtiği Suburbicon’ın senaryosunu yönetmenin yanı sıra Coen Kardeşler ve Grant Heslov kaleme almış. Filmin genel havası, olay ve esrar örgüsü bizi Fargo’ya götürüyor. Matt Damon’ın canlandırdığı Gardner Lodge’un hırsı ve ihtirasları sonucu raydan çıkması, art arda gelen cinayetler, aileyi tehdit eden katiller derken film bittiğinde, kendinizi aynı suda bir kez daha yıkanmış gibi hissedebilirsiniz. Ama bu durum sizi Suburbicon’ı izlemekten alıkoymasın derim. Ayrıca öykünün ‘ırkçılık’ meselesine yaptığı vurgu da bence kayda değer. Oyunculuklara gelince: Başrolleri paylaşan Matt Damon ve Julianne Moore her zamanki çizgilerinde. Sigorta müfettişi Bud Cooper’da Oscar Isaac kısa ve öz bir iz bırakıyor. Kadronun en iyileri ise Nicky’de Noah Jupe (iki hafta önce de Mucize’de izlediğimiz minik oyuncu için ‘Yeni bir yıldız geliyor’ diyebiliriz) ve ‘Mitch Dayı’da Gary Basaraba. Sonuç? George Clooney’nin yönetmenlik kariyeri açısından ortalarda yer alsa da izlenmeye değer bir çalışma Suburbicon. https://youtu.be/cBezc1S1BAQ SUBURBICON (5 üzerinden 3 yıldız) Yönetmen: George Clooney Oyuncular: Matt Damon, Julianne Moore, Noah Jupe, Gary Basaraba, Oscar Isaac, Jack Conley, Glenn Flesher, Tony Espinosa, Mather Zickel ABD yapımı

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR