Nilüfer Kuyaş hem iyi bir romancı hem de özgün denemeleriyle ufuk açıcı bir yazar. Kendine özgü bir dünya kurduğunu pekâlâ söyleyebiliriz. Bize okuma biçimlerini anlattı.
Bir edebiyat metni nasıl okunmalı, nasıl okunmamalı?
NK: Edebiyat metinleri hakkını vererek okunur bence. Edebiyatı sevmek, aynı zamanda “iyi okur” olmaktır, yani nitelikli okur olmaktır, diye düşünüyorum. Eleştirmenlerden de öncelikle nitelikli okur olmalarını bekliyorum. Eleştirisizlikten çok çekiyoruz, ama eleştiriden de az çekmedik galiba. Edebiyat teorileri, edebiyat metinlerini neredeyse okunmaz ve anlaşılmaz kılacak derecede karmaşık boyutlarda inceledi, akademik disiplinler oluştu, kafamız karıştı. Kullandığı yöntemin yahut teorinin ne olduğu önemli değil, eleştirmenden yalnızca nitelikli okur olmasını beklerim. Nitelikli okur kimdir peki? Vladimir Nabokov çok güzel tanımlamış, 1940’larda Rus edebiyatı üzerine verdiği derslerde. İyi okur herhangi bir ülkeye, ulusa veya sınıfa ait değildir. Evrensel bir kimliktir, zamanın ve mekânın sınırlarına hapsedilemez ve tek bir ülkeyle özdeşleştirilemez. Hiçbir vicdan bekçisi, kitap kulübü ya da mahalle baskısı iyi okurun ruhunu yönlendiremez. Nitelikli okur roman kahramanlarıyla özdeşleşmez, uzun betimleme kısımlarını atlamaz, sadece heyecanlı bölümlere bakayım diye bir kaygısı yoktur. Yani çocukça duygularla yaklaşmaz edebiyat metnine. Hikâyede âşık olan kız ve oğlanla değil, o kitabı tasarlayıp yazan zihinle özdeşleşen kişidir iyi okur.
Aynı şekilde, sözgelimi, Rus romanı okurken Rusya hakkında bilgi edineceğim diye bir beklentisi yoktur. Böyle bir yanılsamaya düşmez, çünkü Tolstoy’un veya Pasternak’ın Rusya’sı, tarihteki ortalama Rusya değildir, kişisel dehayla hayal edilip yaratılmış ayrı bir dünyadır, iyi okur bunu bilir. Dolayısıyla edebiyatı malumat edinmek için okumaz, sırf eğlence olsun diye de okumaz, genel fikirlerle veya yorumlarla ilgilenmez, yaratılan somut esere bakar. Bu nedenle de metindeki her ayrıntının hakkını verir. Yazarın ona zevk vermek için yaptığı her oyundan zevk alır. “Okurken bütün benliğiyle içinden gülümser,” diyor Nabokov.
Nabokov’a göre, iyi edebiyatı iyi okur var eder. Diktatörden, imparatordan, her türlü baskıdan, bağnaz din adamından, zevksizlerden, sansürcülerden, ahlak bekçilerinden, polisten ve ukalalardan edebiyatı koruyan kişi daima iyi okur olmuştur. İyi okur, edebiyatın gelişmesini sağlayan bir kahramandır âdeta.
Kendinize özgü okuma ritüelleriniz var mı?
NK: Okuma ritüellerim yok ama alışkanlıklarım var. Kalabalık içinde bile olsak, okumak tek başına olmanın en güzel hallerinden biri bence. Tek başına olmak, yani okumak, başlı başına bir ritüel zaten. Okurken müzik dinlemem. Korunaklı bir köşede olmak koşuluyla, açık havada okumayı severim. Tepemde mutlaka bir ağaç, bir şemsiye, bir tente olmalı. İçerideysem ara sıra kahvem veya çayım olsun isterim. Ben de yazar olduğum için okumakla ilgili huylarım vardır diyeceğim. Amerikalı bir eleştirmen, galiba Michael Wood, bir romanda 67. sayfaya ulaştığınızda hâlâ ilginiz canlıysa o roman iyidir, demişti. Bu sihirli yahut bilimsel bir rakam değil elbette, öznel bir şey ama doğruluk payı var. Romanı daha en başta elimden fırlatmamışsam, o sihirli sayfaya ulaştığımda eğer hâlâ beğeniyorsam, zaten mesele yok, ama beğenmemişsem teknik meraktan okumaya devam ederim, nasıl bağlayacak diye. Eğer kitabı beğenmişsem, o noktadan itibaren iki ayrı düzeyde okumaya başlarım, hem okur olarak haz almak için, hem de yazar olarak teknik öğrenmek için okurum. Arada bazı yerlere geri dönerim, ender de olsa bazen ileriye atlarım, bütünü algılamak için. Bazen de küçük notlar alırım. Kitabı çok beğenirsem, tekrar okunacaklar kümesine koyarım, yani kütüphanemde kalır.
Okuma biçiminizi değiştiren yazarlar olduysa söz eder misiniz?
NK: Her iyi yazar okuma tarzımı değiştiriyor galiba. İyi edebiyatta iyi teknik vardır. Diyalog, kurgulama, metnin örüntüleri, iç yankılanmaları gibi. Bunları çok seversem, okuma hazzım ve ilgim derinleşir. Ama benim için en önemli teknik, zamanla ilgili olandır. Zamanı çok iyi kullanan yazarlar hem okuma hem yazma tarzımı etkiliyor. Sait Faik mesela. Yaşadığı dünyayı ve hayat deneyimini, bitkiden esans çıkarır gibi süzer ve damıtır, yani zamanı çok ustaca kullanır. Bazen tek bir günü, bazen beş dakikayı, minicik bir olayı anlatır ama metnin iç zamanını gayet ekonomik kullanır, âdeta minimalist diyeceğim bir öze ulaşır. Virginia Woolf ve Margeurite Duras psikolojik zamanı çok güzel yaratır; Alice Munro’da zaman kaydırma çok başarılıdır, bir karakterin 18 yaşından 78 yaşına tek satırda atlar, yirmi sayfada kocaman bir roman okumuş gibi olursunuz. Don DeLillo, romanın genel kurgusunu çok sıkı bir zaman tekniğiyle inşa eder. Tolstoy âdeta tanrı gibi zamanın efendisidir. Böyle yazarlar elbette insanın okuma tarzını değiştiriyor, sanki gerçek yaşam deneyimine dönüştürüyor, unutulmaz kılıyor. Daha bilinçli ve biraz daha iyi okurlar oluyoruz bu sayede.