Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

7 Mayıs 2020

Öykü

Üçü On Geçe

Nursena Dönmez

Paylaş

15

1


Tramvaya bindiğimde şehrin her zamanki kalabalığıyla karşılaştım. Günün emeğini omuzlarında bir yük gibi taşıyan işçiler ve hayatlarının en güzel dönemlerini bir başka dönemini daha iyi geçirebilmek umuduyla okuyarak, yazarak geçiren öğrenciler iç içeydi. Birileri gününü kurtarmanın derdindeyken birileri de geleceğini kurtarmanın derdindeydi. Zaten dertlerin asıl amacı neydi ki? İnsanların hücrelerine işlemek, onları tespitine geç kalınmış bir kanser hücresi gibi yavaş yavaş öldürmek…

 Sıcaktan burnumun ucuna düşen gözlüğümü hafifçe kaldırırken karşımda bir adam gördüm. Büyük, kahverengi gözlerini bana dikmiş, senelerdir görmediği bir tanıdığını görmüş gibi beni inceliyordu. Bana doğru yürüdü ve yanımda durarak öylece camdan dışarı bakmaya başladı. Mimikleri, zihnindeki soruların cevabını bulamadığını gösteriyordu. Yıllardır kesilmemiş beyaz kaşları bir aşağı bir yukarı bakıyordu. Dikkatimi ondan çekip bugün yapmam gerekenleri düşünmeye başlamıştım. Mesela, daha eve gidip yeni aldığım duvar saatini yerleştirecek bir yer bulacaktım. Evimin dört bir yanı saat olsa da zamanla olan sorunumu ancak bu şekilde çözebiliyordum. Duvarda asılı saatlerim farklı saatleri işaret ettiği için zaman kavramım kalmıyordu, hem zamanın göreceliğini somut olarak görmüş oluyordum. Bir saat var mesela, kapıdan içeri girdiğimde soldaki kahverengi dolabın üstünde. O saat Belkıs’ı son gördüğüm saati gösteriyor,  yatağımın karşısında asılı saat ise onu ilk gördüğüm saati. Böylece eve girdiğimde onu kaybedişimi hatırlayıp üzülsem de, uyurken onunla geçirdiğim zamanlar için ne kadar şanslı olduğumu düşünüp huzurla uyuyordum. Yeni aldığım saatlerin ise göstereceği zaman çoktan belliydi diye düşünürken koluma bir el dokunmuştu. Varlığını unuttuğum, ki var olmuş her şey unutulmaya meyyaldir bu dünyada, az önce yanımda dikilen adamın eliydi bu koluma dokunan, ben daha kafamı kaldırmadan anlatmaya başlamıştı:  “İnsan saat üçü on geçe evden çıkar mı hiç?”

Cevap almak için sormadığı her halinden belliydi. Bilmiyordum ki zaten, insan üçü on geçe evden çıkar mı?  O cevabını çoktan vermişti. “Çıkmaz! Çıkmamalı. Ama ben çıktım.” Bunu söylerken kendine kızmıştı. “Sahi niye üçü on geçe evden çıktım ben? Bak sana ne anlatacağım.. Dinliyorsun beni değil mi?” Sanki hayatında kimse onu dinlememişti de değerli bir şey bulmuş gibi beni iyi değerlendirmeye çalışıyordu. “Ben günlerdir evde oturuyordum, böyle televizyonun karşısında. Evimin bitişiğinde ablam oturuyor, Yadigar.. kalk dedi delireceksin artık bir dışarı çık! Dertlenip kalmıştım bir sandalyede, öyle olur, insan kendiyle kalmayagörsün, neresinde bir yıkıntı varsa gelir çöreklenir yüreğinin tam orta yerine! Çöreklendiler yine. Yadigâr’ı dinledim ben de, ki hep onun dediği olur zaten, evlerimizin rengini bile o seçti, biri sarı biri yeşil peeh! Evini sarıya boyayacak kadar seviyor bu dünyayı. E senin evi de yeşile boyayacağız diye tutturdu kaçık! Sanki ben de sevmek zorundayım bu kokuşmuş dünyayı. Benim içim renk nedir bilmez ki, evimin dışı bilse ne olacak! Aman neyse ne. Ne diyordum ben? Heh işte ben de Yadigârı dinledim, çıkıp bir güneşi göreyim dedim ama çıkmaz olaydım. Saat üçü on geçiyormuş. Benim üçü on geçe evde olmam gerekirdi.”

Adamı dinliyordum ama üçü on geçe evden çıkmış olmasının ona verdiği hüznü anlayamıyordum. Etraftaki insanlar bana bakıyorlardı, sanırım karşımdaki kişinin deli olduğunu ve tehlike altında olduğumu düşünüyorlardı. Ancak öyleyse bile, ‘deli’ olarak nitelendirdiğimiz insanlar, akıllılara ayak uyduramadıkları için delirmiyorlar mıydı? Öyleyse, akıllılar delilerden daha zararlıydı! Adam, onu dinlemediğimi düşünmüş olacak ki, koluma bir daha dokundu. “Bu dünya, haksızların haklıların üstüne çökme dünyası, dertlerimiz gibi. Haksız olsalar da gelir çöreklenirler her bir yerine. Güvenmeyeceksin en yakınına bile. Bak ben abime borç verdim de ne hallere düştüm.” O esnada ince kemerli, eskimiş saatine baktı: “İnsan üçü on geçe evden çıkmaz, çıkmamalı,”  dedi ve tramvayın durmasıyla birlikte durakta inip gitti. Zamanla alıp veremediği olan insanların, zamana hep bir şeyler feda ettiğini düşünmeye başladım. Kim bilir o adam da neleri feda etmişti zamana…

Tramvaydan indim ve evime doğru yürümeye başladım. Güneş yavaş yavaş başka insanların üstüne açmaya gidiyordu. Hava serinlemiş, rüzgâr dünya üzerindeki varlığımı hatırlatmak ister gibi yavaş yavaş yüzümü okşamaya başlamıştı.

Evden içeri girdiğimde, kahverengi dolabın üstünde asılı saatin akrebi üçü, yelkovanı onu gösteriyordu. Üçü on geçe! İçerden biri seslendi. “Geldin mi abi?” Yadigâr mıydı o? Peki, ben kimdim?..

YORUMLAR

Anonim Hayran

Mükemmel anlatım mükemmel bir kalem ellerine sağlık 🤗. Yeni hikayelerinizi bekliyorum.

7 Mayıs 2020

Öne Çıkanlar

Sekiz Milyar Yüzlü Antroposen Kahraman..M. E. Hannibal
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Alara Beykan

17 Mayıs 2026

Cıvıltıların Yokluğuna Kulak Veren Çoc..

Romanın çizdiği kent manzarası da fiziksel bir dönüşümü olduğu kadar algısal bir değişimi de görünür kılıyor.Kentte yaşamanın doğal bir parçası gibi kabul ettiğimiz uğultu içinde, eksilen şeyleri fark etmek giderek zorlaşıyor. Sürekli akan trafik, bitmeyen ..

Devamı..

Balzac’ın İnsanlık Komedyası ve Hinduizm

Harsh Trivedi

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024