Rüzgâr hastane bahçesinde deli gibi esiyordu. Bir akıl hastanesi civarında olduğunu bilir gibiydi; çılgın hünerlerini sergiliyor, önce bir yöne, sonra öbürüne, sonunda tüm yönlere tek seferde bindiriyordu. Kudurmuş rüzgâr hemşireler lojmanındaki bir köşenin ardından kükremeyle belirip, hızla binanın arkasına dolanırken, ön tarafa giden yarı yolda kendisiyle karşılaştı, çift yönlü sert rüzgâr girişe doğru acele eden hemşirenin kepini neredeyse kapacaktı. Kapı, çarpma ve tangırtıyla mavi pelerine sarınmış kızgın gövdeyi içeri almak için sallandı. Rüzgâr da hain bir hevesle içeri daldı, iki doktorun konuştukları koridorun girintisinde çaresizce yok oldu.
Yetkili doktor hastanesine arsızca saldıran rüzgâra gücenmiş gibi etrafa göz gezdirdi. Altmış beş yaşlarında, kırmızı güleç yüzlü, beyaz saçlı bir adamdı. Rüzgârın sakinleşmesini sabırla bekledikten sonra anlatmakta olduğu hikâyeye geri döndü.
“Ertesi sabah gittiğimde, kadın çarşafı yırtmaya çalışıyordu. Sakin ve dostça, Bu yaptığının aptalca bir şey olduğunu düşünmüyor musun, dedim. Şimşek hızıyla yanıtladı, Burada aptalca şeyler yapamayacaksam, nerede yapabileceğimi bilmek isterim.” Kırmızı yüz gülümseme çizgilerinden bir ağla buruştu, geniş omuzları kahkahayla sarsıldı. “Oldukça zekice değil mi?”
Genç doktor kahkahayı nazikçe sürdürdü. Kuzeyden gelen, hastanenin çevresi gezdirilen bir ziyaretçiydi. Ketum birisi olarak, kıdemlilerinin daha az cana yakın ve samimi olmalarını dilerdi. Bu kadar iyi niyet onda biraz endişe ve güvensizlik yaratıyordu. Sıska, hassas yüzünü çevirdi, gözleri bir an öbürünün üzerinde düşüncelerini yansıtırcasına takılı kaldı. Gördükleri tam olarak güven verici değildi. Yaşlı adamın dış görünüşüyle ilgili gözlerinin hafif şüpheli bulduğu bir şey vardı. Saçı fazlasıyla beyaz, yüzü fazlasıyla güleç, ifadesi fazlasıyla iyimserdi. Bir psikiyatristten çok kasaba papazına benziyordu.
Ziyaretçi saatine baktı, çekinerek, “Korkarım fazla zamanım kalmadı. Bana yatılılar binasını göstereceğinizi düşünüyordum,” dedi.
“Evet, evet. Yatılılar binası. Kesinlikle gitmeden görmelisiniz. Özel koğuşlarımızla çok övünüyoruz.”
Sallanan kapılar rüzgârın saldırısına karşı başlarını eğen iki adamın ardından çarpıştı. Kişiliksiz bahçedeki üzeri kapalı yolda yürürlerken azgın rüzgâr üzerlerinden çoşku ve muziplikle geçti. Boş çiçek tarhlarında toprak doygun ve siyahtı, buzlanmış açık yeşil çimenler rüzgârda dalgalanıyor, yapraksız ağaçlar şikâyet edercesine dallarını kamçılıyorlardı.
İki doktor yan yana hızla yürüyorlardı; uzun boylu olan dalgın, sessiz, rüzgârın saldırısıyla içine kapanık, uçuşan beyaz saçlı, fark edilir uyumlu mizacıyla sert havayı onaylar gibiydi.
Dışarıdaki rüzgârlı kargaşadan sonra uzun tuğla bina uzay boşluğu kadar sessizdi. Başhekim güzel beyaz saçlarını parmaklarıyla düzelterek bir süre kapı eşiğinde dinlendi. Hafif soluksuz kalmıştı.
Kısmen oradan geçen genç hemşireye de hitaben ve gülümseyerek, “Uyku sarayına hoş geldiniz,” dedi. Genç kızın kapılardan birinin ardında kaybolması üzerine, “Bu taraftaki hastaların tümü aralıklarla ya da sürekli narkoz alıyorlar,” diye devam etti sır verir bir ses tonuyla.
Sol tarafta kapıların, karşısında pencerelerin sıralandığı geniş koridor, soğuk arınmış bir beyazdı. Yüksek parmaklıklı pencereler, beyaz badana üzerine, karın yansımasına benzer mavimsi parıldayan cesaret kırıcı bir ışığın süzülmesine izin veriyorlardı. Yer sesi kesen, plastik gri bir malzemeyle kaplıydı. Yüksek pencerelerin altında duvar boyunca bir trabzan uzanmaktaydı.
Koridorun ilerisindeki kapılardan biri açıldı, kırmızı sabahlıklı bir kadına yardımcı olan bir hemşire belirdi. Trabzan boyunca elinin ilişik olduğu sıkı tutacağa rağmen hasta yalpalayarak iki yana sallanıyordu. Sarkık kafası bir taraftan ötekine savruluyor, keçeleşmiş koyu renk saçlarının altında, aniden rahatsız olmuş, bir sarhoşunki gibi boş bakan kocaman gözleri ve solgun yüzüyle meraklı, sakin bakınıyordu. Yün terlikler içindeki sarsak, kontrolsüz ayakları, uzun geceliğinin etek ucuna takılıp, tüm ağırlığıyla hemşirenin destek veren koluna yüklendi.
“Dayan, Topsy,” dedi stajyer hemşire, anlayışlı, kayıtsız yalnız fark edilir biçimde sabırsız sesi sakar bir çocuğa konuşur gibiydi. Yanındakini ayağa kaldırdı; ikili, başı dönen, tökezleyen ileriye umutsuzca bakan hasta kadın ve bir dans parçası mırıldanan dikkatli, düşünceli hemşire banyoya doğru zorlu yürüyüşlerini sürdürdüler.
“O hastanın tedavisi bir iki güne bitecek,” dedi görevli doktor ziyaretçiye. “Tabii ki narkoz dönemi süresince yaşadığı hiçbir şeyi hatırlamayacak. Az çok yürümeyi başarsa da şu an tamamen bilinçsiz.”
Koridorda yürürlerken teknik konulardan söz etmeyi sürdürdü. Genç adam gördüklerinden sıkkın ve rahatsız halde dinledi, duygusuzca yanıtlar verdi.
İki doktor önünden geçerken bir kapı açıldı, kırmızı yüzlü kıdemli doktor, üzeri kumaşla kaplı ve altından mide bulandırıcı paraldehit kokusu yayılan emaye bir tepsi tutan hemşireyi konuşmak için durdurdu. Öteki adamın gayri ihtiyari irkilmesini fark etti, yüzü gülümseme çizgileriyle buruştu. “Yerel parfümümüzü sevmediniz demek? P.R.’nin kokusuna burada öylesine alışığız ki, zor farkına varıyoruz. Bazı hastalar zamanla sevdiklerini bile söylüyorlar.”
Rahatsız edici kokuyla havası ağırlaşmış odaya girdiler. Simetrik, düz, tabut örtüsüne benzer beyaz yatak örtüsünün altında, genç bir kadın gözleri kapalı, kımıldamadan yatıyordu. Sarı saçları yastığa yayılmıştı. Soluk yüzü tamamen hareketsiz, ifadesiz, tuhaf şekilde pürüzsüz ve göz çukurları koyu halkalıydı.
Başhekim yatağın kenarında ayakta dikilirken insanlığını çoktan yitirmiş, kendini mevsimsiz bir ölüme bırakmış gövdeye üstten bakıyordu. Yüzünde kendinden hoşnut, onaylayan, yaptığı işten memnun bir adamın ifadesi vardı.
“Artık sekiz saat hareket etmez; sonra banyo yaptırılıp, karnı doyurulacak kadar ayılır ve devamında onu sekiz saatlik yeni bir uykuya göndeririz.”
Ziyaretçi de yakına gelmiş yatana bakıyordu. Bu cansız varlıkla ilgili zihnindeki tanımlanamayan üzüntü bir şekilde berraklaştı, ona öyle geliyordu ki, o, tarifsiz bir acıyı yansıtan bir haleyle çevrelenmişti.
“Psikonevrotikler için bu kadar güçlü tesirli bir tedaviyi onayladığımdan tam olarak emin değilim,” diye başlamıştı ki bir titreme, ifadesiz yüzün hareketsizliğini bozdu, göz çukurları gölgelerinin yükü altında titreşti. Adam şaşkın, neredeyse dehşet içinde, uyuşturulmuş gözlerin beklenmeyen ve dayanılmaz bir çabayla yavaşça açılıp doğrudan kendininkilere baktıklarını gördü. Hayal miydi yoksa bulutlu griliklerinde şiddetli bir yalvarmanın, sonsuz bir yakarışın ümitsiz çağrısını mı fark etmişti?
“Bilinci yerinde değil tabii ki,” diye vurguladı başhekim, sevecen ses tonuyla. “Gözlerin açılması tamamen bir refleks. Gerçekte bizi göremiyor ya da söylediğimiz hiçbir şeyi duymuyor.”
Gülümseyerek bir papazınkini andıran beyaz saçlarıyla döndü, kapının dışına yürüdü. Öbür doktor, hastalık kokan odada hastaya bakarak birkaç saniye tereddüt içinde kaldı, anlaşılması zor gözlerden bakışlarını kaçırmasını engelleyen karşı koyuş nedeniyle köşeye sıkışmıştı. Sonunda hareketlendiğinde huzursuz, adeta utanmış hissetti ve hastaneyi ziyarete gelmemiş olmayı istedi.
Çeviren: Tülin Safi
I Am Lazaraus kitabından “Palace of Sleep” isimli öykü, Peter Owen Publishers,1945






