– Mesajı yanlış anladığı için bozulmuş, o yüzden akşam ona gitmekten vazgeçmiş.
– Kim vazgeçmiş anneanne?
– Pelin.
– Pelin kim?
– Pelin işte.
Pelin kimdi? Hatırladığım kadarıyla Pelin isimli bir akrabamız ya da komşumuz yoktu. Pelin’in anneannemin yeni komşularından biri olup olmadığını düşünürken annem araya giriyor:
– Pelin “Deniz Yıldızı”ndan. Dün akşam yeni bölümü vardı ya.
Pelin’in bizim hayatımızdan değil de, anneannemin diğer hayatı olan televizyon dünyasından biri olduğunu anlamam zaman alıyor. Kendisi son birkaç yıldır televizyon programlarındaki yarışmacılar ve dizilerdeki karakterler ile farklı bir hayat yaşıyor. Kurmaca ve gerçeklik arasında gidip gelen bu yaşam onu evdeki hayatının sıradanlığından kurtarırken bizleri de ara ara yeni karakterlerle tanıştırıyor. Tabii bu karakterler bir anda gerçek kişilerin yer aldığı bir sohbette belirince bazen tanımakta güçlük çekebiliyoruz. Yine de ufak tüyolar ile durumu toparlayıp sohbete devam edebiliyorum. Neyse ki anneannem de o gece dizinin tamamını anlatmak konusunda ısrarcı değil. Dizi bahsini kapatırken karşıdan gelen arabanın farı gözlerimizi kamaştırıyor. Direksiyon başındaki annem bir an tereddüt ediyor, ardından tekrar dikkatini toplayıp Küçükbük yönüne dönüyor.
Beyaz evlerin düzenle sıralandığı yokuştan inerken çocukken her yaz geldiğimiz bu koyu ne kadar özlediğimi fark ediyorum. Evlerin ve dükkânların ışıkları arabanın camından süzülerek aşağıda deniz ile buluşuyor. Renkli ışıkların su üzerindeki hareketli yansımaları, karanlıkta belli belirsiz görülen iskeleler, hafif dalgalar ile sallanan dubalar bu sakin yaz akşamında bize eşlik ediyorlar. Annemin arabayı park ettiği yerde tanıdık bir tabela karşılıyor bizi; Valentino Kafe’nin neon ışıklı panosu.
Anneannem arabadan inerken derin bir nefes alıyor: “Oh be! Şu güzelliğe bak. Bodrum’da yaşıyoruz ama denizi gördüğümüz yok.”
Hayatının büyük bölümünü denizsiz şehirlerde geçirmiş anneannemin bu sitemine hak veriyorum. Suyla bir kez temas edenin ruhu kurak şehirlere tekrar uyum sağlayamıyor. Bir kez suyla arınan zihin, hep onu hayal ediyor, onun dinginliğine sığınıyor. Denizi çok sevmesine rağmen, bazen yoğun televizyon programı anneannemi dışarı çıkmaktan alıkoyabiliyor. Ancak hiçbir programın olmadığı bu gece, ailenin üç nesil kadınları olarak Valentino’nun meşhur mandalinalı dondurmasından yemeye geldik.
Denize yakın beyaz örtülü ahşap masalardan birine geçiyoruz. Kafe pek kalabalık değil, bahçedeki yedi masanın dördü dolu. Sıcaktan bunaldıkları için kendilerini evden dışarı attıkları belli orta yaşlı bir çift, arka masada yalnız başına oturan bir kadın, çocukları yerde bulduğu deniz kabuklarıyla oynayan genç bir aile ve biz. Genç bir çocuk siparişleri almaya geliyor. Dondurma siparişlerimizi veriyoruz, çocuk tam gidecekken anneannem ekliyor:
– Yalnız benimki üç top olsun.
– Anne şekerin?
– Aman be, bir şey olmaz. Sen getir evladım. Siz önce benim yaşıma gelin de ondan
sonra konuşursunuz.
Anneannem haklı. Doksan dört yıllık hayatında neredeyse hiç ciddi bir sağlık sorunu yaşamamış. Kapkara saçlarını bu yaşına kadar hiç boyatmamış olmakla övünür. Sekseninden sonra saçında tek tük beyazlar çıkmaya başlasa da saçları hala simsiyah. Gözleri ipliği iğneden rahatlıkla geçirebilecek kadar net görüyor. Hafif diz ağrıları ve kulaklarının daha az duyması dışında herhangi bir rahatsızlığı yok. O nedenle sağlık konusunda pek tavsiye almaz. İştahına çok düşkün olduğu için özellikle diyet konusunda kimseyi dinlemez. Bu konuda doktorlara tavsiye vermişliği de vardır. Neticede doktor da olsa önce onun yaşına gelmeli, sonra konuşmalı.
Genç garson dondurmaları getirirken anneannemin arka masasında bir hareketlenme oluyor. Tek başına oturan kadının yanına önce kafenin içinden iki kişi, ardından da karşı masadan bir kadın gidiyor. Tam duyamasak da anladığımız kadarıyla bazı sorular soruyorlar ve o bu soruları cevaplayamıyor. Yetmişli yaşlarında olduğunu tahmin ettiğimiz kadın, gözlerini masadaki telefona dikmiş, birinin aramasını beklercesine hareketsizce telefona bakıyor.
Annemle ben bir olay olduğunu anlayıp dikkat kesilince anneannem de arkasını dönüp bakmak istiyor ancak ayıp olur diye yapamıyor. Sonra bizden yardım istiyor:
– Şimdi siz oraya bakmayın, ben çaktırmadan dönüp bakacağım.
– Anne çaktırmadan bakmana gerek yok, herkes başına toplanmış zaten. Dönüp bakabilirsin.
Bu cevap üzerine anneannem iç rahatlığıyla arkaya dönüyor. O sırada diğer masadan biri sesleniyor:
– Peki adresinizi hatırlıyor musunuz?
Garson cevap veriyor: “Yok hatırlamıyor.”
Başındakilerden biri soruyor:
– Tekrar bir düşünün adınızı hatırlıyor musunuz?
Hatırlamıyor. Diğer masadan bir fikir geliyor: “Telefonuna bakın, arananlarda kim varsa arayın.” Garson telefonu alıyor. Telefon kilitli. “Teyzecim şifrenizi hatırlıyor musunuz?” Onu da hatırlamıyor.
Biz de çevremizdeki diğerleri gibi şaşkınlık içinde olanları izliyoruz. Anneanemin yüzündeki merak ifadesi yerini yavaş yavaş endişeye bırakıyor. Kısık olduğunu düşündüğü ancak diğer masalardan rahatlıkla duyulabilecek bir sesle yorum yapıyor: “Ah yazık, kaybolmuş. Hiçbir şey hatırlamıyor.”
Cevap alamamalarına rağmen kadının etrafındakiler soru sormaya devam ediyorlar. Annem de yardımcı olmak için yanlarına gidiyor ancak bir süre sonra çaresizce geri dönüyor.
“Yok hatırlamıyor. Alzheimer herhalde.”
Anneannem “Kim bilir kaç saattir dışarıda. Kimse de aramıyor mu? Ailesi yok mu?” diyerek endişesini dile getiriyor. “Ailesi varsa bile başka yerlerde arıyorlarsa bulamayabilirler” diyorum. Anneannem kızıyor: “Burası çok büyük değil, arasalardı bulurlardı. Yani şimdi ben kaybolsam mesela, birkaç saat gelmesem, fark edersiniz, aramaya çıkarsınız. Değil mi?”
Bir an sessizlik oluyor. Anneannem de duraksıyor. “Çıkmaz mısınız yoksa? Oh nihayet kayboldu yaşlı karı, bir şey yapmayalım mı?” dersiniz. Onu rahatlatmak için “Sen kaybolmazsın anneanne, kaybolursan da hemen buluruz.” diyorum. Ama hala endişeli görünen yüzüne bakınca cevabımın istediğim etkiyi yaratmadığını anlıyorum.
Yardım etmeye çalışanlardan biri şifre denemeleriyle kadının telefonunu kilitliyor. Bunun üzerine telefondan bilgi alma umudu da son buluyor. Ardından hep birlikte beklemeye başlıyoruz.
Bu sessiz bekleyişte düşüncelerimiz yavaşça bencilliğe savruluyor. Önce isimsiz olmanın, hatıralarından uzak kalmanın nasıl hissettirdiğini düşünüp anlamaya çalışıyoruz. Ardından “ya ben olsaydım” diyoruz. Bazılarımız onun yerinde olmadığımız için sevinirken, bazılarımız gelecekte bunları yaşayacak mıyım endişesine düşüyor. Herkesin aklında benzer düşünceler olmasına rağmen bunu dile getiren anneannem oluyor:
“Allah korusun! Çok şükür bende yok. Zaten eskiden Alzheimer falan da bilmezdik, ‘bunadı bu’ diye atarlardı bir köşeye”.
Dakikalar geçiyor. Bekliyoruz. Gelen yok, arayan yok. Yarım saat kadar bekledikten sonra, ümitler iyice tükenmeye başlamışken bir anda kadının telefonu çalıyor. Yanındaki kişi hemen telefonu kapıp cevaplıyor.
– Buyrun?
– Evet evet, anneniz burada. Merak etmeyin iyi.
– Biz Valentino Kafe’deyiz, sahilde olan. Gelip buradan alabilirsiniz.
– Tamam bekliyoruz.
Herkes rahatlıyor. Anneannem kadının kulakları kendininkilerden az duyuyormuş gibi bağırıyor: “Bak geliyorlar seni almaya. Merak etme, tamam mı?”
Çok geçmeden bir araba sesi duyuyoruz. Kızı etraftakilere teşekkür ettikten sonra annesini götürüyor. Biz de bu hareketli gecenin ardından hesabı ödeyerek kalkıyoruz.
Üçümüz arabada sessizce eve dönüyoruz. Kimse konuşmak istemiyor. Yalnızca dışarıdan gelen dalgaların sesini duyuyoruz, bir de ara ara arkada mırıldanan anneannemin sesini: “Yani bırakmazdınız herhalde beni.”






