[button]Deniz Gündoğan İbrişim[/button]
Sabahattin Ali her türlü tahakküme, adaletsizliğe, bürokrasinin yapaylığına, sözde ahlaklı eşraf altında ezilip sömürülmeye şiddetle karşı durmuş yazar kimliğiyle, lirik anarşizm diyebileceğimiz bir edebi anlayışın en güçlü adıdır.
Sabahattin Ali’yi lise yıllarında ilk okumaya başladığımda onun yaşamöyküsüne, hem kendi içinde hem de kendi dışında konuşlandığı sürgünlüğüne, el ele yürüdüğü melankolisine ya da Rousseau’ya içkin diyebileceğimiz dekadansına ve elbette o soylu vahşiliğine sanki bir günde tutuluvermiştim. Bununla birlikte, romanlarında ve öykülerinde ezici toplum karşısındaki o hummalı ve bilinçli “olamama” ya da “eksik birey” sancısı o yaşlarda çoğu akranlarımın aksine, kitapların dünyasına sığınan ve koşut dünyalarda da var olduğuna inanmayı seçtiğim “hakiki” insan arayışındaki ben için muazzam ve fazlasıyla kişisel bir deneyimdi. Zira yalnız olmadığımı, Sabahattin Ali’nin de çoğu kez içinde yaşadığı toplumdan kitaplara, hatta resimlere, fotoğraflara kaçtığını ve toplum dışında bir hakikatin peşinde olduğunu öğrendiğim gibi, ben de aslında Sabahattin Ali’ye kaçıyordum.
Kaygı Olarak Bir İnsan Portresi
Sabahattin Ali, Yüzbaşı Selahattin Ali Bey’in oğlu olarak 25 Şubat 1907’de Gümülcine kazasının Eğridere köyünde dünyaya gelir. Eğitimine ilkin Balıkesir’de başlar ve ilkokulu bitirdikten sonra parasız yatılı olarak girdiği Balıkesir Öğretmen Okulu’nda beş yılını geçirir. Eğitimini 1927’de İstanbul Muallim Mektebi’nde tamamlar. Bir yıl kadar Yozgat’ta ilkokul öğretmenliği yapar. Ne var ki, Sabahattin Ali Yozgat’ı sevemez. Yapıtlarında da şiddetli biçimde göreceğimiz toplumsal düzenin dışına çıkma arsuzu, özgürlüğe, hakikate ulaşma çabası, varoluş sorunsalı, yalnızlık, yabancılaşma burada kendini şu mektupla gösterir: “Burası beni muhakkak çıldırtacak. Ne basit muhit Yarabbi. Düşün kardeşim, konuşulacak bir insan bile yok. Hepsi alelade, hepsi dümdüz. Memleketin civarı hep bozkır, gözünün alabildiği kadar çıplak dağlar uzanıyor... Yalnız Yozgat’ın tam karşısında bir çam ormanı var... Ama o da bu dümdüz araziye yakışmıyor... Adeta kirli bir bakkal önlüğüne yamanmış yeşil bir kadifeye benziyor. Ahali fesat, dedikoducu. Kendimi yalnız okumaya verdim. Kitap, gazete, mektup okumakla vakit geçiriyorum. Ah Nahid, yalnızlık asıl böyle kalabalık yerlerde belli oluyor.” (1927-1928) Sabahattin Ali kendine sürgün Yozgat günlerinin ardından Milli Eğitim Bakanlığı’nın açtığı sınavı kazanır ve Almanya’ya giderek 1928-1930 yılları arasında orada okur. Aynı sıralarda profesyonel yazı yaşamına şiirle başlamıştır bile. Hece vezniyle yazdığı ve halk şiirinin açık izleri görülen bu şiirler Balıkesir’de çıkan ve Orhan Şaik Gökyay yönetimindeki
Çağlayan dergisinde yayımlanır.
Servet-i Fünûn,
Güneş,
Hayat,
Meşale gibi dönemin saygın ve önemli dergilerinde yazan Sabahattin Ali, 1926-1928 yılları arasında, daha çok Almanya’da bulunduğu zaman diliminde, yaşamının ilk önemli evresi diyebileceğimiz bir döneme girer ve öykü yazmaya başlar. İlk öyküsü bir orman işçisini anlattığı “Bir Orman Hikâyesi” çalıştığı
Resimli Ay dergisinde yayımlanır. Burada Nâzım Hikmet’le tanışır. Nâzım Hikmet öyküyü çok sever; hatta bunu Mozart ve Beethoven’ın lirik karşılaşmasına benzetir ve öyküyü şu sözlerle över: “Bu yazı bizde örneğine az tesadüf edilen cinsten bir eserdir. Köylü ruhiyatının bütün muhafazakâr ve ileri taraflarını, iptidai sermaye terakümünü yapan sermayedarlığın inkişaf yolunda köylülüğü nasıl dağıttığını ve en nihayet, tabiatın deniz kadar muazzam bir unsuru olan ormanın muğlâk, ihtiraslı hayatını, kımıldanışlarını zeki bir aydınlık içinde görüyoruz.” (1934) “Bir Orman Hikâyesi” doğalcılığı ve duyguyu vurgulamasıyla öne çıkar. Medeniyet kisvesindeki rantın bireyin doğayla tamamen saf organik yaşam sürmesine engel olduğunun altını çizmesiyle öncüdür. Dahası, ormanı hışır hışır yapraklarıyla ve muazzam uğultusuyla hükümete direnen bir çocuğa benzetişiyle ve müthiş diliyle dönemin ayrıksı yazın örneklerinin en başında gelir. Hatta diyebiliriz ki “Bir Orman Hikâyesi” o denli güncel kaygıları ve eleştirileri taşıyan bir örnektir; zira günümüzde doğanın, ormanların, çağlayan derelerin yok edilmesine bile bile göz yuman medeniyet ve rant, HES’leri, nükleer ve termik santralleri inşa etmektedir. Öykünün sonunda anlatıcı, atına binerek uyuyan ormanın zifiri karanlığına doğru yavaşça süzülürken, insanlık da şimdilerde Sabahattin Ali’nin atının izinden, o uyuyan karanlığa doğru sürüklenmektedir aslında.
Sabahattin Ali, yaşamını derinden etkileyen böylesi bir kaygıyla ve toplumsal düzene getirdiği eleştiriyle Almanya yıllarında 1928’de yazdığı “Daüssıla” adlı şiirinde dile getirdiği gibi, tıpkı Yozgat günlerden kalma ruhuyla Almanya’yı ve Almanları oldukça karanlık ve hatta mekanik bulduğunun altını şöyle çizer: “Burda her şey: şehirler ve insanlar nursuzdur; / Alamanlar, âdeta besili bir domuzdur. / Sokaklar saatlerce uzanır bükülmeden / Alamanlar dolaşır üzerinde gülmeden. / Burda tebessümün de günü, saati vardır; / Dükkânlar hep bir çeşit, evler hep bir karârdır. / Gerçi bizim evlerden temizse de sokaklar / Süslese de muhteşem meydanlarını tanklar; / Ne yıkık surlar gibi bu şehrin bir süsü var / Ne de –ah sormayınız– ne de bir köprüsü var.”
1 Yaşamı boyunca, Almanya yılları da dahil, kendini belirli bir şeye ait göremeyişi, belki de kendini bir şeye tamamıyla teslim edemeyişi, onun eserlerindeki varoluşa ait ucu keskin kaygıyı belirler. Onun yazıları dünyaya fırlatılmış olmaya ve egemen gücün altında ezilmeye, çile çekmeye ait dünya içre soruları gözler önüne serer. Boş bir mekânda, bomboş bir dünya üzerinde yalıtılmış bir halde olamayacağı bilincini taşır; hakiki bir insanın, hakiki bir yoldaşın, kendini zihnen ve kalben özgürleştirme özlemini şu cümlelerle dile gelir: “Hiçbir şeye ısınamıyorum. Dünya çok güzel muhakkak. Fakat ben bir türlü buranın malıyım diyemiyorum. Bir arkadaş istiyorum. Benimle hiç konuşmadan beni tamamen anlayacak, benimle karşı karşıya saatlerce hiç konuşmadan oturabilecek bir arkadaş...”
2 İçinde taşıdığı bu ebedi özlemle ve kaygıyla yurda döndükten sonra ilkokul öğretmenliğine atanır. Daha sonra Aydın ve Konya ortaokullarında Almanca öğretmenliği yapmaya başlar. Sabahattin Ali’nin yaşamı bu noktadan sonra farklı ikinci bir evreye girer; zira cezaevlerinin ve devletin elinde en olmadık çilelerin kimsesi olur. Bir arkadaş toplantısında Atatürk’ü yeren bir şiir okuduğu iddiasıyla 1932’de tutuklanarak bir yıla mahkûm edilir. Konya ve Sinop cezaevlerinde yatar. Cumhuriyet’in onuncu yıldönümü dolayısıyla çıkarılan af yasasıyla özgürlüğüne kavuşur. Ne var ki Ankara’da dönemin bakanlarından Hikmet Baykur’dan işine geri dönebilmesi için eski fikirlerinden vazgeçmiş olması gerektiği cevabını alınca,
Varlık dergisinde “Benim Aşkım” adlı şiirini yayımlayarak Mustafa Kemal’e bağlığını göstermeye çalışır. Ancak, bütün bir yaşamı daha sonra sürgünler, demir parmaklıklar ve işkencelerle geçecektir. Cezaevinden çıktıktan sonra Ankara’ya giden Sabahattin Ali, Bakanlık Neşriyat Müdürlüğü’ne alınır. Gene aynı yıllarda Ankara II. Ortaokulu’nda öğretmenlik yapar. 1935 yılında Aliye Hanım ile evlenir; ardından da 1936’da askere alınır. 1937 Eylül ayında ise kızı Filiz Ali dünyaya gelir.
Aslında Sabahattin Ali’nin yaşamı ve edebi çizgisi yukarıdaki yıllardan başlayarak 1934’te
Dağlar ve Rüzgâr adıyla yayımladığı ve halk şiirlerinden esinlenerek kaleme aldığı eseriyle birlikte daha farklı, üçüncü diyebileceğimiz evreye daha girer. Zira bu dönemde Yaşar Nabi,
Hâkimiyeti Milliye’de şöyle yazar: “Bu kitabın mümeyyiz vasfı halk edebiyatı tarzında bir deneme teşkil etmesidir. Sabahattin Ali’nin tecrübeli muvaffak neticeler vermiş. Ve bize, şiirleri doğrudan doğruya bir halk şairi elinden çıkmamış olduklarını hissettirmekle beraber, o tanıdığımız ve sevdiğimiz samimi edayı tattırabiliyor. Komplike imajlardan kaçınılmış olması, bu şiirlere büyük bir sadelik vermiş.” (1934) Sabahattin Ali, bu kitabından sonra 1937’de
Kurbağanın Serenadı ve Öteki Şiirler adlı bir şiir kitabı daha yayımlar. Hatta öncesinde Sinop Cezaevi’nde yazdığı “Kurşun ata ata biter / Yollar gide gide biter / Mahpus yata yata biter / Aldırma gönül aldırma” dizeleri dillere destan olur; hapishane duvarlarının bir anlamda gediklisi haline gelir. Sabahattin Ali sonra şiirle pek ilgilenmez; daha çok öyküye ve romana ağırlık verse de “Aldırma Gönül”, “Dağlar”, “Kız Kaçıran”, “Leylim Ley”, “Kara Yazı”, “Geçmiyor Günler” gibi halk dilinden yararlanarak yazdığı şiirler günümüzde çeşitli sanatçılar tarafından bestelenmiştir. Özellikle bu şiirler herkes tarafından bilinmekle birlikte dar zamanların da yoldaşıdır. Sabahattin Ali 1937’de ilk romanı
Kuyucaklı Yusuf’u kaleme aldığında ise halk şiirlerinin ruhuyla Anadolu yaşamını ve Anadolu insanını en hakiki biçimde –buradaki hakikatin anlamı büyük ölçüde “özgürlükten” geçer diyebiliriz– anlatır. Bu anlamda Sabahattin Ali her türlü tahakküme, adaletsizliğe, bürokrasinin yapaylığına, sözde ahlaklı eşraf altında ezilip sömürülmeye şiddetle karşı durmuş yazar kimliğiyle, lirik anarşizm diyebileceğimiz bir edebi anlayışın en güçlü adıdır.
Kuyucaklı Yusuf ve Dekadans
Servet-i Fünûn dönemi ve özellikle Ahmet Mithat Efendi ile birlikte dekadans Türk edebiyatında önemli bir yere sahip olur. Sonradan Servet-i Fünûn’a karşı tepkiler gelse de burjuva dünyasının reddini, geçmişte var olan her tür kalıplaşmış değeri bir anlamda çöküş estetiği olarak dışavuran son derece taşkın, coşkun, sivri ve karşı bir anlatımın peşine düşmektir dekandanlığın izinden gitmek. Sermayeye ve kapitalizme karşı duran bir antikapitalist ve kaygan zeminde ilerlemek demektir bir anlamda. Bu eksende de doğaya dönüşe, doğaya içre bir özgürlüğe, Rousseau’nun ikili karşıtlık izleğindeki gibi bireyin medeniyet karşısında bozulduğuna ve çürüdüğüne işaret eder. Dekadansın, bir anlamda marazi yönlerinin öne çıktığı bir romantizm olduğunu söyleyen Jale Parla’nın
3 da izinden giderek Kuyucaklı Yusuf için böylesi bir romantik ve melankolik felsefenin simgesidir denilebilir. “1903 senesi sonbaharında ve yağmurlu bir gecede Aydın’ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyünü eşkiyalar bastılar ve bir karı kocayı öldürdüler” (s. 13) cümlesiyle, görüldüğü gibi çürüme ve ölümle başlar roman. Bir gece eşkıyalar tarafından basılan Kuyucak köyünü teftişe gelen kaymakam, iki kişinin öldürüldüğü evde yalnız bir çocuk bulur. Çocuğun adı Yusuf’tur, ölenlerse onun annesi ve babasıdır. Kaymakam, Yusuf’un metanetine hayran kalır ve onu evlat edinir. Fakir, sessiz, içine kapanık bir çocuktur Yusuf. Kaymakamın gösteriş ve zenginlik düşkünü karısı Şahinde, Yusuf’u hiç mi hiç sevmez, onu sürekli hor görüp hırpalar. Yusuf’un kasabada ilgilendiği tek kişi ise Kaymakam’ın kızı Muazzez’dir. Ancak, kasabanın kirli oyunlarına, kendisini kollayan Kaymakam’ın ardından amansızca yükselen yoz eşrafa şiddetle direnen Yusuf’un hikâyesi yine ölümle bitecektir.
Sabahattin Ali,
Kuyucaklı Yusuf’u asılsız bir ihbar nedeniyle hapis yattığı zaman diliminde biriktirdiği malzemeler ve Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaptığı öğretmenlik deneyimleri ışığında 1937’de kaleme alır.
Kuyucaklı Yusuf’ta olaylar 1903’ün bir sonbahar gününde başlar ve seferberliğin ilanından, 1914 yılından hemen sonra biter. Roman on bir yıllık bir zaman dilimini kapsar ve gerçekte Meşrutiyet’in ilanının, Balkan Savaşı’nın ve seferberliğin sancılarını ve bunların Anadolu’da bir kasabadaki yansımalarını görürüz ilkin. Ancak, Yusuf’un özgür ruhlu kişiliği ile ona dayatılan nahoş kasaba yaşantısı, kuşatılmışlık ve toplumsal düzen karşısında hissedilen bulantıdır esas mesele. Dahası, Türk edebiyatında bireyin varlık ve hakikat olarak kendini doğada gerçekleştirme arzusu ilk bu romanla ortaya çıkar. Zira roman o dönemin hiç yazıya dökülemeyen sorunlarına eğilir. O güne değin Halide Edip’in, Reşat Nuri Güntekin’in Batılılaşma teması ve Batılılaşma üzerinden aydın ile halk arasındaki uçurum anlatısı ya da bilim ile din arasındaki karşıtlık ön plandadır. Ne var ki Sabahattin Ali, salt Batılılaşma meselesinin izleğinden sıyrılarak bu kez egemen güç tarafınca ezilen, mağdurlaşan halk ve köylü üzerinden artık işlemeyen bir toplumun çürük yapıtaşlarının birbiri ardına nasıl da döküldüğünü içerden bir gözle anlatır. Dönemin Batı etkisiyle yazılan eserlerinin arasında
Kuyucaklı Yusuf toplumsal konuları ele alması açısından çok önemlidir. Devletin kurumları tarafınca arka çıkılan yerel seçkinler ile halk arasında yaşanan ahlak çatışmasının belki de en öncü temsilidir roman. Bu dönemde Anadolu’daki politik ve toplumsal düzene getirdiği keskin eleştiriyle 1950’lerin edebiyatına, Yaşar Kemal’e, Kemal Tahir’e ve sonradan
disconnectus erektus’a, Selim ve Turgut’a yön verecektir Sabahattin Ali. Dolayısıyla
Kuyucaklı Yusuf yazıldığı dönemde gerek konu gerekse kurgu bakımından gerçekçi romanın en özgün adıdır aslında. Zira Sabahattin Ali
Kuyucaklı Yusuf’ta Türkiye’nin modernleşme projesini, bu projenin doğal bir sonucu olan yabancılaşmayı ve Kemalizme getirdiği ilk eleştirel yorumu edebi olarak cisimleştirir. Bu nokta dönemin roman anlayışında son derece ayrıksıdır; zira sistemin kendisi, eşraf ve bürokratın kurduğu adalet yoksunu yapay dünya artık ıslah edici değil; aksine, son derece muhalif ve başkaldıran bir yapıdadır. Öyle ki,
Kuyucaklı Yusuf 14 Haziran 1937’de toplatılarak aile hayatı ve askerlik aleyhinde olduğu gerekçesiyle mahkemeye verilir. Romanın bu “anarşist” yapısı Berna Moran’ın
4 da belirttiği gibi ona tarihsel açıdan da bir önem kazandırır. Moran’a göre, yukarıda da bahsettiğimiz gibi mevcut toplumsal düzeni Anadolu’da ilk kez 1950’lerden önce sorunsallaştıran Sabahattin Ali’dir.
Bu anlamda
Kuyucaklı Yusuf’untoplumsal olanın yanında pastoral, hatta Arkadyen gelenekler bağlamında okunması, onun gerçekçi ve romantik yanını daha da pekiştirir; zira Yusuf, dünya edebiyatı tarihinde soylu bir vahşidir. Romantik felsefenin çizdiği tiplere uygun olarak kasabada bunalan, istemediği halde kendisini kasabanın acımasız ve kirli çarkının arasında buluveren biridir o. Sonunda da eşini, Muazzez’i yitiren, kasabanın eşraf ve bürokratlarına kurşun yağdıran soylu vahşiye dönüşür: “Ömrünün en korkunç senelerinin geçtiği bu kasabaya yumruğunu uzatıp tehdit eder gibi salladıktan sonra” atını ileriye, dağlara doğru... (s. 354) Romanın sonunda kendisini ezen eşraf ve bürokrata kurşun yağdırması ve atını dağlara sürmesi, Yusuf’un romantik başkaldırısını gösterir. Yusuf gene doğaya sığınacak, varoluşçu bir çizgide olamayan bireye, bir sonraki romanda ise içinde şeytanlar kıpraşan bir tutunamayana dönüşecektir.
İçimizdeki Şeytan ve İthamlar
Sabahattin Ali,
Kuyucaklı Yusuf’un yayımlanmasının ardından 1940 yılında tekrar askere alınır ve askerliğini yaptıktan sonra Ankara Devlet Konservatuarı’nda 1945’e kadar Almanca öğretmenliği yapar. 1940 yılında ise
İçimizdeki Şeytan’ı yayımlar. Bir devlet dairesinde memurluk yapan, aynı zamanda da okumaya çalışan Ömer, bir gün vapurda bir genç kız görür. Yanındaki arkadaşı Nihat’a o genç kızla birlikte olması gerektiğini, bunun onun alınyazısı olduğunu söyler durur. Sonradan anlaşılacağı gibi Macide adlı bu genç kız, Ömer’in uzaktan bir akrabasıdır. Macide’nin babasının ölümünün ardından, kaldığı evden ayrılmasıyla birlikte ani bir aşk ve kararla evlenmeye karar veren bu iki genç birlikte yaşamaya başlar. Ne var ki, dönemin son derece zorlayıcı geçim şartları ve hayatın bireyi sıkıştırması, paranın insanları düşürdüğü her tür çaresizlik ve bu çaresizlikten kurtulmanın her çeşit “mübah” yolu, Ömer ve Macide’nin birlikteliğini acı bir rahatsızlığa doğru sürükler.
İçimizdeki Şeytan, dönemin devlet dairelerinde süregiden yozluğu açıkça dile getirdiğinden ve aydınların gerek hane içi gerekse hane dışı tehlikeli ve ikiyüzlü ilişkilerini, onların karanlığını sergilediğinden dönemin milliyetçi kesiminin –ilkin Peyami Safa’nın, Necip Fazıl Kısakürek’in– ve sonra özellikle de Nihal Atsız’ın tepkisini çeker. Nihal Atsız
Orhun dergisinde Başbakan Saraçoğlu Şükrü’ye açık mektup yazısında, komünistlerin devlet dairelerine kadar sızdığını dile getirir. Ona göre, bu komünistlerden birisi Sabahattin Ali’dir ve Hasan Âli Yücel tarafından korunur. Sabahattin Ali, o dönemde ırkçıların hedefi haline gelir. Hatta Nihal Atsız 1940 yılında
Orhun dergisinde “İçimizdeki Şeytanlar” adıyla kaleme aldığı hayli saldırgan ve çirkin yazısıyla Sabahattin Ali’nin romanına tepkisini dile getirir. Atsız’ın, kendisi hakkında yazdığı hakaret dolu yazıya dava açan Sabahattin Ali, yine aynı kesimin destekçilerinden aşırı tepki ve tehditler alır. Sonradan davayı kazanmasına karşın tepki ve tehditlerden bir türlü kurtulamaz. Aynı dönemlerde, tehditlerin sürdüğü zaman diliminde işinden çıkarılır Sabahattin Ali. İstanbul’a gelerek sosyalist gazetelerin en önemli adlarından biri haline gelir. Gerçekte en başından beri, “Bir Orman Hikâyesi” ile birlikte, sömürüye, ezilmeye karşı güçlü bir sosyalizm bilincini verir Sabahattin Ali.
Ömer ve Macide
“Büsbütün başka bir hayat, daha az gülünç ve daha çok manalı bir hayat istiyorum. Belki bunu arayıp bulmak da mümkün. Fakat içimde öyle bir şeytan var ki. Bana her zaman istediğimden büsbütün başka şeyler yaptırıyor. Onun elinden kurtulmaya çalışmak boş. Yalnız ben değil, hepimiz onun elinde bir oyuncağız...” (s. 61) “Hâlbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? İçimizdeki şeytan yok. İçimizdeki acz var. Tembellik var. İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var...” (s. 386)
Romandan yukarıda dökülenler, insanın en ham yaradılışının, belki de ilkin yaşamdan ne istediğini bilmeyen ama bulmak için çok çaba sarf eden, hatta kaba saba yöntemlere başvurmaktan, can acıtmaktan çekinmeyen bir figürün temsilidir. Ömer bütünüyle kendi düşünceler dünyasında içgüdüleriyle yaşayan, romanın en başında ani bir kararla iki haftadır tanıdığı Macide’yle birlikte yaşamaktan çekinmeyen biridir. Bir anlamda kendi düşünce dünyasıyla ânını yaşayarak gününü kurtarmak önemlidir onun için. Gerçekte etrafında olanların farkındadır; yolsuzlukları, yazar ve şair arkadaşlarının ikiyüzlü dünyasını görür. Ne var ki, en çok kendi başına kaldığı zamanlarda içindeki şeytanlar amansızca ayaklanarak Ömer’in farkındalığını ve iradesini yerle bir eder. Ömer gerçekleri ne kadar görse, Macide’ye aslında hakiki olarak ne kadar bağlansa da ikiyüzlü aydın arkadaşlarından bir o kadar kopamamaya başlar. Yaptığı yanlışları anlayıp tekrarlamayacağını kavradığı zamansa tekrar en başa döner. Ne var ki Macide’yle birlikteliği âdeta bir devrim niteliğinde olan Ömer, bir yandan da bu birliktelikle düzenli bir hayat kurmaya, sevdiği insan için çalışmaya başlar. Sabahattin Ali, bu ilişki çerçevesinde geçim zorluğu denen hakikati en lirik biçimde sunar bize. En nihayetinde bütün sorumsuzluğunu, içindeki kötücül davranışlarını içimizdeki şeytana yükleyen Ömer, başından geçen çarpıcı bir “olayla” belki de en gerçek devrimini yaparak şöyle der: “Ben bir molozdan adam yapmaya çalışacağım. Hâlbuki bugün sonsuz zaman ve mesafesinin içinde ben neyim? Bir solucandan, bir ayrık kökünden daha ehemmiyetsiz, daha sebepsiz, daha lüzumsuz bir mahlûkum...” (s. 385) Bununla birlikte bambaşka bir insana dönüşür Ömer. Macide’nin veda mektubu ve sonrasında gelişen olaylar, bunun en keskin örneğidir. İçimizde sakladığımız şeytanların asıl uyanışıdır bu. Bu anlamda Ömer, ikiyüzlülüğün ve ahlaki çöküşle birlikte insanın salt doğasının yasa koyucu olduğunun da anlatısıdır. Sabahattin Ali yaşamdaki yokluğunun ve arayışın süzüldüğü boşluktaki o müphem kırılgan anarşist panoramayı gözler önüne serer. Aslında insan deneyimi, gerçekçi ve güçlü kadın Macide’ye karşın Ömer’le birlikte bir anlamda bütünüyle çoraklaşır.
Macide, olaylar içinde etkin olarak görünmese de romanın en baskın karakteridir. Sabahattin Ali, zorluklar içinde büyüyen, ancak okuyabilen, ayakları yere sağlam basan ve Ömer’in şeytanlarına uyamayan, hatta onları kıyasıya sorgulayan genç bir kadını öylesine güçlü sözcüklere döker ki, Macide’nin roman başındaki ani kararını sorgulamayız pek. Zira bir noktada ani kararlar verebilirken, yaşamın değişkenliğine Ömer gibi kapılıp gitmez o. Ne var ki, hem babasının ölümü hem de iyi gitmeyen akraba ilişkileri nedeniyle hayatta hep yalnız bir kadın olduğunun da bilincindedir Macide. Sabahattin Ali, Ömer ile Macide’nin aşkı boyunca aralarındaki sevgiyi ve zorlu hayat şartlarını bütün çıplaklığıyla gözler önüne serer. Dönemin sıkıntılarını, sancılarını öylesine bir prizmadan geçirir ki,
İçimizdeki Şeytan bütünüyle yirminci yüzyılda Türkiye modernleşme krizinin önemli simgesi haline geliverir. Hatta romanı okurken özellikle Ömer üzerinden bireyin kendisiyle ve gene bireyin toplumla, kendi eviyle, sevgilisiyle, çevresiyle, eşyasıyla olan ilişkisi kalıplaşmış bağlardan ironik ve lirik biçimde kopar.
Aydın Eleştirisi
İçimizdeki Şeytan’da Ömer ve Macide’den sonra öne çıkan karakter Bedri’dir. Balıkesir’de ortaokulda Macide’nin müzik öğretmeni olarak karşımıza çıkan Bedri, son derece nazik biridir. İçten içe Macide’ye karşı hayranlıkla karışık saf bir sevgi beslese de –ki bu hisler aslında karşılıklıdır– toplumsal baskılar ve aralarındaki öğrenci-öğretmen ilişkisi nedeniyle bu hissini açığa vuramaz. Annesine ve hasta ablasına bakmak için öğretmenliği bırakır ve bir gece kulübünde çalışmaya başlar. Sabahattin Ali, dönemin ikiyüzlü aydınlarını, çürümüş düzeni Bedri üzerinden verir okura. Zira Bedri gece kulüplerinde çalışırken burada yapılan işin sanat değil, piyasa işi olduğunu çokça vurgular. Ömer’in sözde sayın arkadaşı İsmet Şerif’le tartışırken Bedri’nin ağzından dökülenler aslında ironi ve eleştiriye işaret eder: “Kaldı ki, bizim alaturka dediğimiz şeklin bir tekâmül seyri, fevkalade incelmiş ve mükemmelleşmiş tarafları vardır. O ruhu ve o medeniyeti bırakırken onun ifade şeklini muhafaza edecek değiliz, lakin topyekûn inkâr da ancak barbarların kârıdır. Benim nefretim buralarda çalınan şeylere! Bunlar alaturka değil, bunlar alafranga değil, her şeyden evvel müzik değil... Otuz kırk seneden beri bu memlekette yarım sayfalık bile güzel beste yazılmamıştır. Buralarda çalınanlar bayağılığın, âdemi iktidarın ifadesidir!” (s. 238) Bedri, bir grup olarak öne çıkan ve sadece kendi çıkarlarını gözeten “aydın”lara, Profesör Hikmet Bey’e, İsmet Şerif’e, Hüseyin Bey’e ve elbette Ömer’in sözde yakın ve (yarı)aydın dostu Nihat’a karşı duruşunu gene şu sözlerle belirtir: “Fakat bu efendilerin hiçbiri kendisi değildir. Fikir diye ortaya attıkları her şey, kafalarına rastgele doldurdukları hazmedilmemiş, acayip, birbirine zıt bilgilerin tahrip edilmiş şekillerinden ibarettir. Mesela Mehmet Bey’le asla Mehmet Bey olarak konuşmaya imkân bulamazsın. Siyasetten bahsedecek olsan karşında şu Fransız gazetesinin veya bu diktatörün nutkunu bulursun... Müzik lafı açsan bilmem hangi gâvurun kitabı veya hangi Müslümanın makalesiyle karşılaşırsın... Beğendiği yemeği söylerken bile Mehmet Bey değildir. Mühim adamların nasıl yemekleri beğenmesi lazım geldiğini düşünmeden bir şey diyemez. Çünkü edebiyat hakkında duyup veya okuyup benimsedikleri şu müellifin fikirleri ise, tesadüfen, müzik hakkındaki bilgileri de, dünya görüşü ve sanat anlayışı itibariyle ona taban tabana zıt bir başka muharrirden edinmedir.” (s. 381) Bedri’ye göre en sıradan insanlar bile ahlak yoksunu Profesör Hikmet’ten, yazar olan ancak asla eleştiri kabul etmeyen saldırgan mizaçlı ve salt kendi çıkarına hizmet eden İsmet Şerif’ten ve “Hayatta kendine layık olan mevkii almak için her türlü çareye başvurmak meşrudur; modası geçmiş ahlak kaidelerini unut!” diyen sözde aydın dost Nihat’tan çok daha değerlidir. Sabahattin Ali gene Bedri’nin gözünden şair Emin Kamil gibi şairlerin de şiirde anlamı değil, ancak okuyucu üzerinde yaratılacak etkiyi düşündüklerinden sadece göz boyamaktan ileri gidemediklerini de kıyasıya açığa vurur. Bütün bu sözde aydın grubu kendilerince önemli saydıkları kişileri karşılarında gördüklerinde ise son derece dalkavuk, hatta tacizkâr birine dönüşerek herkesi hayrete düşürür. Bu aydınlar Ömer tutuklandığında ise açıkça ve çirkin biçimde kur yaptıkları Macide’ye, tanımıyorlarmış gibi arkasını dönerler. Dahası, İsmet Şerif, Ömer’in “içimdeki şeytan” diye söz ettiği şeyin olağan olduğunu söyler: “Fevkalade bir şey değil... Bu şeytan hepimizde vardır. Bizim sanatkâr tarafımız onun çocuğudur. Bizi gündelik hayatın dışına çıkaran, bize insanlığımızı, makine olmadığımızı idrak ettiren odur...” (s. 68) Sabahattin Ali, bu karakterler üzerinden eli kalem tutan ve “bilgili” aydınların maskelerini düşürerek onların çıkarcılıklarını, komplekslerini, düşkünlüklerini müthiş diliyle kaleme alır.
Kara Gün Dostu Markopaşa, Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin
Sabahattin Ali, 1945’lerde çalıştığı
La Turquie ve
Yeni Dünya gazeteleri tahrip edilince işsiz kalır. Bir gün Rıfat Ilgaz Sabahattin Ali’yi Atatürk Orman Çiftliği’nde arkadaşlarıyla otururken görür ve ikisi o gün tanışır. Daha sonra Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz’ın
Yârenlik adlı kitabı hakkında yazacaktır.
Yurt ve Dünya’nın 28. sayısında yayımlanan yazının sonunda Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz için şöyle der: “Bana sanat heyecanıyla dolu saatler yaşatan, kendisinin ve insanlığın dertleri hakkında gözümde yeni ufuklar açan şaire bütün kalbimle teşekkür ederim.” (1943) Bu arada meşhur
Markopaşa’nın da yayımlanma süreci başlar. 1946 yılında yayına başlayan
Markopaşa için Rıfat Ilgaz’ın
Sarı Yazma kitabında da dile getirdiği sözler şunlardır: “Kadromuz iyiydi. Patronlarımız, başka patronlara benzemezdi. Zaten ikisi bir arada pek az bulunabiliyorlardı. Hapiste olmadığı zaman Sabahattin Ali’yle Aziz Nesin’le idare yerimizde bir aradaydık.”
5 Türk basın tarihinin en yüksek tirajlı yayınlarından cuma günleri çıkan haftalık mizah gazetesi
Markopaşa’da Sabahattin Ali başyazar, Mustafa Mim Uykusuz da çizer görevini üstlenir. Aziz Nesin’in de kadroya katılmasıyla ve diğer bütün yazı işlerini üstlenmesiyle birlikte Türk basınında yeni bir dönem başlar. Toplumcu ve gerçekçi halk mizahıyla, ironik ve düşündürücü bir dile sahip olan
Markopaşa, o dönemlerin âdeta ana muhalefeti haline gelir. Özellikle, “toplatılmadığı zamanlar çıkar” ya da “yazarları hapishanede olmadığı zamanlar çıkar” ibareleriyle yayımlanan gazete, etkin bir muhalefet odağı olur. Gazetenin halk tarafından çok sevilmesi ve muhalefetinin yarattığı endişe karşı tepkilerin de ardı ardına davalara dönüşmesine yol açar. Bu nedenle gazeteyi yayımlayanların başı hep derttedir. Sabahattin Ali ve Aziz Nesin ya mahkeme kapılarında ya da hapishanede geçirirler günleri. Sabahattin Ali burada yazdığı bir yazısından dolayı üç ay hapis yatar. Rıfat Ilgaz için de durum aynıdır. O, hastane kapılarının da gediklisi olur maalesef. Ancak, gazetenin tekparti iktidarında kapatılmasının ardından bu sıkı üçlü,
Merhumpaşa,
Malûmpaşa,
Yedi-Sekiz Hasan Paşa,
Hür Markopaşa,
Bizim Paşa gibi muhalif devam yayınları yapar. Daha sonra da
Ali Baba yayımlanır. Sabahattin Ali bütün bu davalar ve hapis süresince oldukça yıpranır.
Ali Baba dergisinde yayımladığı “Ne Zor Şeymiş” başlıklı yazıda, içinde bulunduğu durumu şöyle dile getirir: “Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi.” (1947)
Markopaşa süreciyle birçok kez tutuklanan Sabahattin Ali, sürekli polis takibinden bunalır. Yurtdışına çıkmaya karar verir. O dönemde Pertev Nail Boratav, Niyazi Berkes, Muvaffak Şeref, Serteller, sonra da Nâzım Hikmet yurtdışına çıkmak zorunda kalır. Gene de Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin ve Sabahattin Ali işbirliği iktidar sahiplerini hicvetmek, tekparti baskısına karşı mücadele etmek, yolsuzlukları ortaya koymak, halkın vicdanını seslendirmek bağlamında ayrıcalıklıdır.
Öykü
Sabahattin Ali’nin, romancılığı dışında halkçı sanat anlayışını öne çıkaran öykücülüğü de Türk edebiyatında çok önemli bir yere sahiptir. Nâzım Hikmet daha önce “Bir Orman Hikâyesi” için yaptığı yoruma sonra şunları da ekler: “Evet, Türkiye orta sınıflarının, köylüsünün, fukarasının hayatını bizde anlatan ilk yazar Sabahattin Ali değildir. Fakat bunu büyük bir ustalıkla ve inkılâpçı, halkçı, gerçekçi bir görüşle yapan ilk hikâyecimiz, romancımız odur.” (1934) Sabahattin Ali halkçı sanat anlayışıyla gene soylu vahşiliğe gönderme yapan romantik temalı öykülerinde aslında kendine mesafelidir. Zira nesnel diyebileceğimiz bir anlatım görürüz öykülerinde. Son derece yalın dili bir o kadar da kıvrımlıdır. Sabahattin Ali popüler olmaktan her zaman kaçınır. O, halk için yazmakla popülist olmak arasındaki ince çizgiyi çok iyi duyumsar ve bu çizgiye de her daim sahip çıkar. “Samimi bir realizmle” ve çarpıcı hakikat tutkusuyla Türk edebiyatının en beğenilen öykülerini kaleme alır. Sabahattin Ali’yi öyküde belki de öncü kılan öğe aslında onun köye ve köylüye bakış açısında yatar. Anadolu’yu ve Anadolu insanını çevreleyen yoksulluk, yolsuzluk, işsizlik, ağalık düzeni, bürokratik baskılar gibi kaygılar ve aşk, sağlık, su, yol sorunlarını apaçık ortaya döker: (“Kanal”, “Kazlar”, “Bir Cinayet Sebebi,” “Kafa Kâğıdı,” “Gramofon Avrat”, “Pazarcı”, “Fikir Arkadaşı”, “Düşman”, “Bir Firar”) Bu duruşu aslında kendi muhalif tarafının da keskin bir uzantısıdır. Zira bütün baskı ve sorunlara karşı köyü ve köylüyü savunur. Ancak, bunu yaparken asla didaktik değildir. İlk öykülerinin, (“Değirmen”, “Kurtarılamayan Şaheser”, “Viyolensel” ve sonra “Bir Orman Hikâyesi”) ardından “Kağnı”da oğlunun cesedini bir kağnıda oradan oraya taşıyan annenin bürokrasinin altındaki sessiz ölümüyle öyküde daha net bir tavır sergiler. Özellikle, “Kamyon” adlı öyküde on sekiz yaşında parasız yol kat etmek zorunda kalan delikanlının “candarmaların” dayağı mı, yoksa “şoförün” dayağı mı daha ağırdır diyerek otomobilden atıp taşlara çarpa çarpa ölüme yuvarlanmasıyla Sabahattin Ali’nin öykücülüğü esas sesini bulur. “Ses” ve “Köpek” öykülerinde ise yabancılaşma temasını işler. “Ses” öyküsünde opera tenorü yapılmak istenen Sivaslı Ali’nin üzerinden yabancılaşmayı anlatırken, “Köpek” adlı öyküde Batı’ya özenen bir burjuva ile bir Anadolu insanı karşı karşıya gelir. 1943 yılında
Yeni Dünya kitabında yayımlanan “Ayran” adlı, belki de en hakiki ve en çarpıcı öyküsünde, Anadolu’da ailesinin geçimini omuzlarına alan köylü çocuğunun, Hasan’ın bir kış günü köyünden kilometrelerce uzaktaki tren istasyonunda ayran satmaya çalışmasını ve köye dönüş yolunda kurtlar tarafından parçalanmasını anlatır. Öykünün büyük bölümü Hasan’ın ayran satmaya çalıştığı tren istasyonunda geçer. Dönemin ağır yoksulluğunu, adaletsiz şartlarını, küçük bir çocuğun umudunu ve hayata tutunma çabasını okurken, Hasan’ın parçalanan bedeni gibi okurun da içi parçalanır. Sabahattin Ali toplumun bütün aksayan yönlerini geniş çapta keşfetmiş ve bu sorunları derin bir samimiyetle kaleme almış bir yazardır. Ne var ki her daim dile getirdiği başıbozukluk ve tahakküm en şiddetli biçiminde dikilir Sabahattin Ali’nin karşısına. Onun bedeni de “Kağnı”daki anneninki ya da “Kamyon”daki delikanlınınki ya da Hasan’ın soğuk beyaz bedeni gibi acı bir hışırtıyla göçer gider bu dünyadan.
Kürk Mantolu Madonna: Raif Efendi ve Maria Puder
Kürk Mantolu Madonna Sabahattin Ali’nin 1943 yılında kaleme aldığı ve şu cümlelerle okuru derhal romanın kalbine götürdüğü eseridir: “Dünya’nın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir! Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahlûku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?” Sabahattin Ali’nin, bu romanı Berlin’de geçirdiği iki yıllık öğrencilik yıllarından esinlenerek yazmış olabileceği düşünülür. Roman, bankadaki işinden çıkarılmış anlatıcının sınıf arkadaşının çalıştığı fabrikada işe başlamasıyla açılır. Ardından anlatıcının küçük ve dar memuriyet dünyasının ilkin sıradan bir insanı olarak gördüğü Raif Efendi’yi tanıtmasıyla devam eder. Raif Efendi hem tanıtılışıyla, hem o hummalı ateşli hastalığıyla hem de ölümüyle ve ardında bıraktığı Berlin anılarıyla dolu Maria Puder’li defteriyle, Türk romanının belki de en özgün karakteri olarak çıkar ortaya. Raif Efendi’nin içine kapanık yaşamını dile dökemeyip günlüğüne aktardığı; Berlin’de bir resim galerisinde rastladığı kürk mantolu kadın portresinin ve o portrenin ressamı Maria Puder’in büyük ve tutkulu aşkının anlatıldığı romandır
Kürk Mantolu Madonna. Raif Efendi’nin kendi halindeki keskin sessizliği ve çok sıkıntılı olduğu zamanlarda bile başkalarına yük olmayışının ardında gizlediği yaşamı müthiş bir dille katmanlaşır metinde. Zira Raif Efendi’nin sevdiği kadına, kendi deyimiyle Kürk Mantolu Madonna’sına ulaşmak için verdiği bu tutku dolu mücadele, sadece iç burkan ya da yürekleri dağlayan bir aşk masalı değildir. Aksine, metindeki katmanların açılmasıyla birlikte sıradanlık kisvesinde ama gerçekte sıradanlık çemberinin en kıyısında konuşlananların ruhlarının derinliklerini, dehlizlerini, acılarını, özlemleri görürüz. Maria Puder yaşamın kıyısında kendi kendine bir şekilde tutunmaya çalışırken, yüreğinde tortulanan tüm gizli güçleri, özlemleri, heyecanları sere serpe yaşamak isteyen son derece güçlü bir kadındır. Türk edebiyatında böylesi etkileyici kişilik tahlilleri yaparak çokça naif ama hırçın denilebilecek bir aşk ve yaşam mücadelesini kaleme alan en özgün adların başındadır Sabahattin Ali. Bu anlamda
Kürk Mantolu Madonna Türk edebiyatında kendine çok ayrıcalıklı bir yer edinir. Kitaba adını veren
Kürk Mantolu Madonna adlı tablo ise Andrea Del Sarto tarafından yapılmış “Madonna delle Arpie” isimli tablodur ve Floransa’daki Uffizi Galeri’de bulunmaktadır. Dostoyevksi okuduğumuzda St. Petersburg’un sokakları, dehlizleri zihnimizde nasıl doyasıya canlanırsa ya da Baudelaire’in kasvetli ve kışkırtıcı dizelerinde modern kent Paris’te biz de aylak adam tadında dolaşırsak,
Kürk Mantolu Madonna’da da Berlin’in sanat sokaklarını, gizem dolu gecelerini, küçük otellerini, parklarını lirik bir hüzünle içimize çekeriz.
Hep Genç Kalacağım
Sabahattin Ali’nin kırk yıllık kısa yaşamından geriye çok sayıda mektup kalır. Yıllarca sevdiklerinden ayrı düşen Sabahattin Ali, özlemlerini, hüznünü, zaman zaman kırılganlığını, sitemini bu mektuplarla dile getirir ve mektuplarına da sevdiklerinden karşılık gelir. Özellikle eşi Aliye Hanım’a şöyle der: “Bana uzun mektup yaz...”, “Bana her hususta mufassal mektup yaz...”, “Acele mektup yaz...”
6 Mektuplarda hemen dikkat çeken özellik, Sabahattin Ali’nin yakınlarından hep uzakta olmasıdır. Eğitim için Almanya’dadır ya da cezaevindedir ama hep uzaktadır. Sevengül Sönmez’in derlediği
Hep Genç Kalacağım’da mektuplar tarihlerine göre Sabahattin Ali’nin yazdıkları ve ona gönderilenler olarak sıralanır. Kitap 1922’de başlayıp Sabahattin Ali’nin öldüğü 1948 yılına kadar uzanır. Her yılın başında Sabahattin Ali’nin hayatında, Türkiye’de ve dünyada neler olup bittiğine dair kısa bilgiler aktarılır. Üstünde tarih bulunmayan mektup ve kartlar ise yazıldığı tahmin edilen yılların sonuna eklenir. Mektupların bir kısmı daha önce Filiz Ali ve Atilla Özkırımlı tarafından hazırlanan
Sabahattin Ali adlı kitapta yayımlanır.
Hep Genç Kalacağım, Sabahattin Ali’nın kızı Filiz Ali’nin Sevengül Sönmez’le paylaştığı mektuplardan oluşur. Kitaptaki bütün mektuplar, özellikle Ayşe Sıtkı İlhan ve Pertev Naili Boratav’ın yazdıkları, Sinop Cezaevi’nden gelen mektuplar, Mehmet Ali Cimcoz’dan, Aziz Nesin’den, Nâzım Hikmet’ten gelen mektuplar gerek dönemin entelektüel birikimine, eğitimine gerekse Sabahattin Ali’nin edebi kimliğine, yazarlık anlayışına, Türk edebiyatında nasıl yeni bir tecrübe kattığına ve onun, uğradığı haksızlıklar karşısında ne denli açıksözlü olduğuna ışık tutan metinlerdir. Ayrıca mektuplarda tatlı sert edebiyat dedikoduları da eksik olmaz. Özellikle Nâzım Hikmet’le mektuplaşmalarının birinde şöyle yazar Nâzım: “Sait Faik diye bir yazıcı var. Belki istidatlı, fakat hâlâ ne yapmak istediğini bilmeyen, yazıcılığın mesuliyetini anlamamış, işin daima kolayına ve cilasına kaçan bir delikanlı.” Reşat Nuri’yi ise “Bir kitap yazdı ömründe: ‘Yeşil Gece’, ondan sonra ve dahi duralar” diyerek çekiştirir. Sabahattin Ali’nin öğrencilerinden gelen saygı ve sevgi dolu satırlarsa onun ne kadar iyi ve içten bir öğretmen olduğunu ve öğrencileri tarafından ne kadar çok sevildiğini gösterir. Kitaptaki bütün mektuplar, mektupların düzenleniş biçimi, eklenen fotoğraflar Sabahattin Ali’nin yalnızca büyük edebi kişiliğine ışık tutmakla kalmaz. Dahası, Cumhuriyet’in ilk on yılında Ankara’da yaşam, İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı buhran dolu ortam ve Türkiye’de solun durumu, keyfi tutuklamalar, parmaklıklar ardında yaşananlar gibi pek çok olayla ilgili tanıklıklara da yer verir. Çok önemli bir yazarın ezici ülke koşulları altında neler yaşadığını, ne gibi zorluklar atlattığını dile getiren mektuplar, bu edebi türün sunduğu çoklu öznel olanaklar açısından gerçekten de hep genç kalan mektuplardır.
Cinayet ve Ardından Gelenler
Sabahattin Ali
Markopaşa, dergi ve gazete günlerinin (
Yeni Dünya,
La Turquie,
Tan Matbaası) ardından 1948’de
Zincirli Hürriyet’teki bir yazısı yüzünden Paşakapısı Cezaevi’nde üç ay yatar. Çıktıktan sonra zor günler geçirmeye başlar. İşsizdir, yazacak yeri yoktur. Çok sıkıntı çeker. Bu yüzden yurtdışına kaçmaya karar verir; pasaport almak ister ancak alamaz. Hapishane arkadaşlarının yardımıyla Bulgaristan’a kaçmak ister. 31 Mart’ta hapisteyken tanıştığı Berber Hasan Tural’ın bulduğu Ali Ertekin aracılığıyla kaçarken vurulur. Sabahattin Ali’nin cesedi 16 Haziran’da Kırklareli’nin Sazara Köyü yakınlarında bulunur. Ali Ertekin ise katil olduğunu açıklar ve Kırklareli Ağır Ceza Mahkemesi’nce 1949 yılında tutuklanır; 1950’de dört yıl ceza alır, ancak aynı yıl çıkan af yasası nedeniyle salıverilir. Ne yazık ki, Sabahattin Ali’nin ölümüyle ilgili ayrıntılar günümüzde bütünüyle aydınlanmış değil; mezarı hâlâ kayıp, otopsi raporu Cumhuriyet Savcılığı’nda yok; o da kayıp. O dönemin tanıkları ortada yok. Devlet arşivindeki belgelerse hâlâ gün ışığına çıkmayı bekliyor. Ali Ertekin için çokça yazılar kaleme alındı; ancak, bu mesele de belirsizliğini korumakta. Türk edebiyatının köşetaşı, en büyük adlarından Sabahattin Ali, bir anlamda özellikle
Markopaşa muhalefetiyle birlikte o nicedir özlenen özgürlükler yoluna işaret eder ve bunun “bedelini” canıyla öder. 2010 yılında yönetmen Metin Avdaç Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali ile tanışır ve bu tanışmayla bir belgesel fikri doğar:
Sabah Yıldızı. 3 Temmuz 2010’da Kırklareli’nde “Sabahattin Ali Günleri”nde çekimlere başlanır. En son çekim, Sabahattin Ali’nin doğum yeri olan Kırcaali’ye bağlı Ardino kasabasında yapılır. Sabahattin Ali’nin kırk bir yıllık ömrünün izinin sürüldüğü ve doğduğu kentten öldürüldüğü ormana kadar yaşadığı yerleri, çoğu kez bir sözüyle, bir şarkısıyla yürekten dokunduğu insanları beyazperdeye taşıyan
Sabah Yıldızı, kendinden sonraki kalemleri derinden etkileyen yazarın ve bir tarihin acı perdesini, cevabını bekleyen sorularla aralar.
1 Sevengül Sönmez,
A’den Z’ye Sabahattin Ali, YKY, İstanbul, ss. 45-47.
2 a.g.e., s. 70.
3 Jale Parla,
Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011.
4 Berna Moran,
Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2, İletişim Yayınları, İstanbul, 2006.
5 Rıfat Ilgaz,
Sarı Yazma, Çınar Yayınları, İstanbul, 2002.
6 Sevengül Sönmez,
Hep Genç Kalacağım (Sabahattin Ali-Mektup), YKY, İstanbul, 2009, ss. 7-8.