Cemal, dokuz yaşında, fakir mahallenin, beş çocuklu en fakir ailesinin oğluydu. Ağabeyi askerliğini Güneydoğu’da komando olarak yapmaktaydı. En son, üç ay önce konuşmuşlardı ağabeyiyle, nerede olduğunu bilmiyorlardı. Her geçen askerlik gününü ağacın birinin gövdesine işaretleyip sayıyor, tezkereyi özlemle bekliyordu. Diğer üç kız kardeşi evde oturup, annelerine yardım ediyorlardı. Belki bir gün talipleri çıkar, bu yaşamlarından kendilerini kurtarırlar diye hayal ediyorlardı.
Okula gidemiyorlardı, günah olduğundan mı, yoksa fakirlikten mi belli değildi.
Babasının, üzerinde karanfil desenleri silinmiş, eski ahşap arabası ve yaşlanmış, bitik atı için ahıra benzeyen barınağı vardı. Ahırın yanındaki, tenekeden yapılma, elektriği ve suyu olmayan, ahırdan daha kötü, eve benzeyen yerde, yaşıyorlardı. Kaçak olduğu için bir tek geceleri aydınlanmak ve ısınmak için gizlice elektrik kullanabiliyorlardı.
Gözleri pırıl pırıl, her an her şeyi ateşleyebilir gibi ortalıkta dolanan oynanacak ne oyun var diye bakınan yaramazın yaramazı bir veletti Cemal. Ahırdaki atın bokları arasında oynamak dışında, mahalleden mahalleye kâşif gibi gezerdi. Annesi karışmazdı, salardı sokağa, akşam ezanına kadar gelmek şartıyla. Evde zorla tutacak hali yoktu Cemal’i.
Sabah ezanıyla sokağa çıkıp, hurda toplamaktan yorgun ve bitik, yarı dolu arabayla eve dönerdi babası yaşlı atıyla, güneş batmadan önce. Saate gereksinim yoktu hayatlarında. Ezan sesi yeterliydi. Akşam yemeği hep beraber iştahla yenirdi, babası gelince. Daha önce acıkmış olmaları mümkün değildi.
Akşam olmasına çok zaman vardı. Cemal, diğer mahalleyle aralarındaki sınırı oluşturan uzaktan hep gördüğü otoyol viyadüğünün altındaki geçmesi yasak olan, karanlık tüneli keşfetmek için can atıyordu o ara. Babası kesinlikle oradan uzak durması gerektiğini söylemişti, öbür tarafta zincirlerle bağlı etrafında dönen büyük canavarlar olduğunu söylemişti. Aslında, hepsi inşaatlarda kullanılan kule vinçlerdi. Babası onun büyük şehirde kaybolacağından korkuyordu aslında. Cemal nereden bilsin? Kendi zihninde, babasından ayrı, çok büyük hayalleri vardı o tünel için. Nerelere gidiyordu acaba? Belki de uzaya giderdi, televizyondaki diziler gibi.
Eninde sonunda, içindeki dürtüyü takip etti dayanamayıp.
Tünele heyecanla girdi, nefes alamıyordu, elli metre kadar sanki duvara dokunurcasına, yoklarcasına çok yavaş ve merakla yürüdü. Arkasına baktığında, mahallenin tarafından gelen ışığın gittikçe küçüldüğünü gördü. Tünelin gittiği yönde, çıkış deliğinin ışığı gözünü alıyordu, eliyle gözünü kapattı. Güneş, o tünelin içinden parlıyordu sanki. Tünelin çıkışına vardığında, yeni bir dünya, hoş geldin dedi Cemal’e. Neresi olduğunu bilmese de. Yüksek gökdelenlere, zengin alışveriş merkezlerine, günah sayılmadığı anlaşılan ışıklı yılbaşı çamlarına, şık ve yüksek sokak lambalarına, alt ve üst köprülerle birbirine bağlanan yollarda hızla geçen büyük arabalara şaşkınlık içinde bakıyordu. Sokaklarda gürültüyle temizlik yapan ışıklı adamların üstünde dolaştığı koca çöp kamyonlar dolanıyordu. Kaldırımlarda, sivri topuklu ayakkabılarıyla hızla yürüyen, parıltılı elbiseli kadınlar, siyah takım elbiseleri giymiş beyaz gömlekli, parlak ayakkabılı, sakallı erkekler vardı. Gökdelenlerin ve tabelalardaki reklamların ışıkları yayılıyordu gökyüzünde.
Geleceğe ulaştığını düşündü küçük çocuk. Çok heyecanlıydı, coşku doldu içine. Sihirli tünelden geçmişti. Artık burası yeni yaşamıydı, geleceğiydi. Temiz ana caddelerinde gezdi, cebinde misketleriyle lüks marketlere girdi, yüzüne kimi gülümseyerek, kimi acıyarak, kimi aşağılayarak bakan, güzel saçlı güzel kokulu kadınları ve erkekleri gördü. Her seferinde ayaklarındaki yırtık kısa pantolonunu ve plastik terliklerini gizlemeye çalışıyordu, utanarak.
Aynı saatlerde, annesi komşu kadınlarla çeşme başında, lak lak peşinde İstanbul’dan gelen kaçak ev eşyalarını, değişik evsafta kumaşları getiren bohçacıların mallarını inceliyordu.
Akşam olduğunda, viyadüğün altındaki delikten geçmişe dönmeye karar verdi, nasıl olsa yolu biliyordu Cemal. Çok kolaydı. Geri döndü ve kendi eski köhne, mahallesine, ahırdan bozma tenekeden baba evine, teneke gecekondusuna doğru yürüdü.
Akşam için yer sofrası hazırdı, babası, bağdaş kurmuştu masanın kenarında. Ailenin küçük oğlu Cemal hala ortalıkta yoktu. Baba, tabii ki kızmaya başladı, bu nasıl terbiyesizlik deyip hiddetlendi. Başladı, bağırıp çağırmaya. Ama gelen giden yoktu.
Evin zayıf ışıklarını gördü dışarıda çitlerin kenarından. Babasının hiddetlenmesini duydu aynı anda, korktu, panikledi. Sanki midesi bulanmıştı gerginlikten. Geri döndü, geldiği delikten, kendi geleceği olduğuna inandığı yere.
Cemal bulunamadı. En ufak haber, iz, ceset hiçbir işaret yoktu. Ailesi dışında, kimsenin umurunda olmadı. Yapabilecekleri de hiçbir şey yoktu. Kimden yardım isteyebilirlerdi, çocuklarını nasıl arayabilirlerdi?
Yeni mahallesine geldiğinde, henüz çocuk zihninde tanımlayamadığı geleceğin farkını çok daha fazla algılamıştı. Artık, kendisine güler yüzle bakan, gelecekteki mahallede karşılaştığı güzel kokulu kadınlar gibi bir anne bulmalıydı kendine. Nasıl başaracaktı? Annesinin yerini dolduracak hiç kimse olmadığını, bulamayacağını özlemle fark etti. Ailesiyle gelirse, aç kalacaklarının ve hiçbir şeyin değişmeyeceğinin de bilincindeydi. Çocuk aklında, kendi annesi olmadan yapamayacağını düşünüyordu.
Birkaç gün, gelecekte, viyadüğün diğer tarafında, dolaştı sokaklarda, kenarda köşede gizlendi, pinekledi. Kimse fark etmedi Cemal'i. O kadar büyük hız vardı ki çevresinde. Herkes acele içindeydi, geleceğin gereği hızdı demek.
Üçüncü gece, kalabalıklar arasında gezdikten ve otobüs duraklarının kenarında, dükkanların giriş kapılarında yavru köpek gibi sığınarak sabahı sabah ettikten sonra kararını verdi. Annesini de getirecekti yanına, annesiyle mutlu yeni bir hayat kurmalıydı.
Sabah erkenden, tünelden geçerek geri gitti geçmişine. Ya da öyle düşündü. Annesi kapının önünde ağlıyordu. Cemal ağacın kenarında usulca işaret verdi, ıslık çalarak. Kadın, o an ağlamayı kesti, tanımıştı işareti ve ortalığı dinlemeye başladı. Cemal'i gördü, koştu ve sarıldı oğluna.
Cemal annesine, "Sessiz olmalısın, gideceğiz geleceğe, çok güzel yeni bir yer buldum!" dedi. Annesi anlamadı. “Nereye?” "Kaçacağız!" Yine anlamadı. "Hemen, gidiyoruz şimdi," dedi. Çekiştirdi tünelin ağzına doğru annesinin elinden zorla tutarak, tünelin sonuna kadar ittirdi. Ulaştılar, Cemal'in zihnindeki geleceğe, diğer tarafa. Cemal, "Bak, nereyi buldum. Burası gelecek. Burada yaşayacağız; daha güzel kokacağız, daha temiz olacağız, daha çok oyuncağım olacak, daha güzel bir okula gideceğim. Her şey eminim daha güzel olacak," dedi.
Annesi ağlamaya başladı. "Oğlum, ormanı keserek inşa ettikleri, karşı mahalle burası. Gelecek değil. Çevre otoyolunun diğer tarafı sadece. Burası İstanbul. Biz buraya ait değiliz. Polis, bizi görürse, kimlik kontrolü yapar, atar buralardan. Haydi eve gidelim!" dedi.
“Geleceğime kendim karar verebilir miyim?” diye sordu annesine Cemal.






