Geniş, Geniş Bir Deniz ve Brontë feminizminin sınırları üzerine
2015 yılının Kasım ayında Tin House, yazar Claire Vaye Watkins’in yayıncılık dünyasındaki ayrımcı sistemden bahsettiği bir konuşma metni yayımlandı. Watkins’in odağında erkeklerin kendi zevkleri ve ilgi alanları doğrultusunda domine ettiği yayıncılık sistemi vardı. Ve heyecan verici metni şu sözlerle sona eriyordu: “Bu lanet olasıca sistemi yerle bir edelim ve çok daha iyisini inşa edelim.”
Bu hafta bu yazı hakkında düşünürken aklıma Jane Eyre, yani Charlotte Brontë’nin –güç, acımasızlık, devasa bir kale, koridorlarda gezinen bir hayalet ve Byronvari düşünceli bir sevgili gibi– kimi gotik düşman arketiplerine karşı zafer kazanan “zavallı, silik ve ufak” mürebbiyesi geldi.
Claire Vaye Watkins
Jane Eyre günümüze kadar gelebildi çünkü onun kazanma şansı da tıpkı yazarı gibi bir hayli düşüktü. Zira ufak Charlotte’un da içinde olduğu Brontë kardeşler edebiyatta söz sahibi olmadan önce Yorkshire’daki kır evlerinde yaşıyor ve yazdıklarını ancak erkek isimleriyle yayımlatabiliyorlardı.
Romanda Brontë’nin huysuz kadın kahramanının ateşli Mr. Rochester’dan, eğer onunla evlenmek istiyorsa kendisini gerçek bir partner olarak görmesini talep ettiği bir kısım var: “Eşit olmalıyız,” der Jane, “ yani gerçekten olduğumuz gibi.” Eleştirmen Matthew Arnold ise 1853 yılında kaleme aldığı eleştirisinde biraz da bu kısımlara atıfta bulunarak Brontë’den yakınır: “Yazarın zihninde açlık, isyan ve öfkeden başka hiçbir şey olmadığı için kitabına koyabileceği yegane şeyler de bunlardı.” İşin doğrusu Jane Eyre’i proto-feminist bir metin olarak incelemek için Arnold’ın yakınmalarından daha güzel bir başlangıç olamaz.
Kültür objelerinin bu denli uzun bir süre boyunca elden ele dolaşması ve kalıcı hale gelmesi elbette hiçbir zaman sadece hayal gücünde yarattığı tasavvura bağlanamaz. Mesela Jane Eyre’in nasıl çığır açıcı bir eser olduğunun yanı sıra aynı zamanda konfor alanına nasıl da sıkı sıkıya bağlı kaldığını düşünebiliriz. Jane Eyre en başta hem kuzeni John Rivers’ın hem de Rochester’ın hamiliğini reddeder ama nihayetinde geldiği son nokta evliliktir. Üstelik buraya kadar sessizliğini, saygınlığını, direncini ve dini inancını koruyarak gelir – yani kendi ideallerini gerçekleştirse bile hâlâ Hristiyanlığın dayattığı ataerkil ahlakın sınırları içindedir. Romanda evi kimin kundakladığını hatırlamamız önemli çünkü o kişi Jane Eyre değil, Rochester’ın tavan arasında kilitli tuttuğu eski karısı Bertha.
Charlotte Brontë
Brontë’nin hikâyesinde Jane Eyre’in Bertha Mason’ı konuşmaz. Onun hakkında ne biliyorsak Mr. Rochester ve Mr. Mason’dan öğreniriz. “Adı kötüye çıkmış bir kadının kızı” olan Bertha, kitapta onu deliliğe götüren davranışlardan evvel alkolizm ve zinayla suçlanır. Üstelik bir Kreol’dür – yani Jamaika ve diğer Karayip kolonilerindeki beyaz çiftçi sınıfındandır. Ama bu terim aynı zamanda melezleri de içine alır. Rochester, aslında Jamaika’da yaşayan Bertha’yla niçin evlendiğine dair acıklı bir hikâye anlatır – beş parasız bir ikinci oğul olarak bütün mirası ilk oğula veren kadim İngiliz hukuk sisteminden mustariptir. Bertha dendiğinde Brontë’nin sürekli ırksal özelliklerini vurguladığı bir karakter çıkar karşımıza. Yüzü karanlık kelimesiyle tasvir edilirken vahşi bir hayvanı andıran hareketleri koyu ten rengiyle kodlanır.
Jean Rhys’ın Geniş, Geniş Bir Deniz’i yazarken neden Bertha’ya odaklandığını anlamak zor değil. Rhys, İskoç ve Galli bir anne babanın çocuğu olarak Antiller’deki Dominika Adası’nda dünyaya geldi. Fransa’da yaşarken İngiltere’den nefret ediyor ve hayatını çıplak modellik ya da dansçılık gibi mesleklerle kazanıyordu. Romanı yeniden yazarken yaptığı ilk değişikliklerden biri de Bertha Mason ismini kulakta daha hayat dolu bir tını bırakan Antoinette Cosway’e dönüştürmekti.
Fakat Rhys’ın yenilikleri bununla sınırlı değildi elbet. Geniş, Geniş Bir Deniz, beraberinde bir dizi postmodern yeniliği de getirdi. Üç bölüm halinde aktarılan hikâyenin ilk bölümü Antoinette’in bakış açısından anlatılıyor ve “Annette” ismindeki adı kötüye çıkmış anneyle birlikte geçen çocukluğu detaylandırıyor. İkinci bölümün anlatıcısı Mr. Rochester. Roman, orijinal anlatıdaki hikâyeye paralel ilerlerken Rochester yeni karısından ve içinde oldukları koşullardan bahsederken sürekli alım-satım muamelelerini andıran ifadelerle dolu bir dil kullanıyor: “Onu satın alan ben değilim, aksine o beni satın aldı ya da en azından öyle olduğunu düşünüyor.” Üçüncü bölümde Rhys yeniden Antoinette’in bakış açısına dönüyor. Bu son bölüm Brontë’nin metnine daha yakın çünkü artık Antoinette, Thornfield Malikânesi’nin tavan arasında kilitli tutulan Bertha ve hikâye giderek çözülmeye başlıyor.
Aslında Rhys’ın romanı Jane Eyre’in yeniden yazımının epey ötesinde çünkü Rhys ne orijinal metindeki karakterleri ete kemiğe büründürüyor ne de kaderlerini ve motivasyonlarını Brontë’nin belirlediğinden farklı bir tarafa yöneltiyor. Yaptığı, bilfiil Jane Eyre’in sunduğu vizyona ve metnin dayatmacı yapısına müdahale etmek. Bunu yaparken de romanın tarihsel sınırlamalarını ve bir imparatorluk, bir şiddet ürünü olarak topluma arta kalan mirası gözler önüne sermek. Yöntem açısından bakıldığındaysa bunu, Antoinette/Bertha’yı iki dünya arasına, sömürge imparatorluğu ve Afro-Karayip epistemolojileri arasına sıkışan bir karakter olarak kurgulayarak yapıyor.
Jean Rhys
Rhys’ın asıl aksiyonu 1833 Köleliğin Kaldırılması Yasası’na müteakip Sargasso’da kurgulamayı seçmesi kasıtlı bir karar çünkü Antoinette’in benlik arayışını Jane’inkine değil ama adanın eski kölelerinin kaderine bağlıyor. Antoinette’in rüyalarında sık sık aynı soruyu işittiğini okuyoruz: “Qui est la?” (Kim var orada?) Ve böylece başkası adına doğum yapan Martinique doğumlu eski köle Christophine’in konuştuğu yerel Fransızca sürekli Antoinette’in zihninde yankılanmış oluyor. “Kim var orada,” sorusunu “Korkuyor musun,” sorusu takip ediyor ve peş peşe gelen bu iki meydan okuma karşısında Antoinette Avrupa kimliğini değil, Karayip kimliğini seçiyor.
Claire Vaye Watkins’in yayıncılıkla ilgili sözlerine karşılık olarak yazar Marlon James, aslında beyaz erkeklere yönelik olarak değil de beyaz kadınlara yönelik yazması konusunda kendisine baskı yapıldığını belirtti ve verdiği röportajlardan birinde şöyle dedi: “İkinci romanım kölelerle, özellikle de kadın kölelerle ilgiliydi ve yayımcım bana bunu bir Jane Austen anlatısına dönüştürüp dönüştüremeyeceğimi sordu. Çünkü bariz bir pazar var.” Aslında James bu sözleriyle hem edebiyat dünyası hem de kültürel bir eser olarak roman hakkında oldukça rahatsızlık veren bir gerçeğe atıfta bulundu: roman dediğimiz tür tamamen kenetlenmiş haldeki baskı sistemlerinden doğmuştur ve onu yeniden üretmek istemiyorsak metinler üzerine çok ama çok çalışmamız gerekir. Jane Eyre ve Jane Austen elbette edebiyata olan katkılarından dolayı övülmeli ancak bu övgü asla gerçek sınırların ötesine geçerek onları olduklarından farklı bir düzeye oturtmamalı. Maksadım söz konusu metinleri kendilerinden bir asır sonra çıkan eserlerle karşılaştırıp haksız yere eleştirmek değil. Ne var ki şu da bir gerçek, artık ana akım haline gelen daha makbul bir feminizm bu metinleri gereğinden fazla politikleştirerek aynı şeyi yaptı ve beraberinde oldukça tehlikeli bir hisse yol açtı: beyaz kadınların başarısı kabul edilebilir ve ölçülebilir hale geldiyse bizler bir şekilde özgürleşme hareketini tamamlamışız demektir.
Peki madem öyle, güya kesişimsellikten bahsettiğimiz bir dönemde mevcut sistemi yerle bir etmek ne anlama geliyor? Yanıtı Rhys’ta buldum diyebilirim. Rhys, Jane’e değil Bertha’ya odaklandı çünkü Rhys’ın kendisi bir Brontë’den ziyade bir Bertha’ydı. Rhys mevcut normları sessiz sedasız alt üst edip köşesine çekilen kadın yazar Jane/Jane modeline uygun değildi. O yüzden Afro-Karayip varoluş biçimlerini Jane Eyre’in hegemonyasına karşı direnişe çağırdı ve özgürleşme hareketinin merkeze en uzak bireyler tarafından yönetildiği takdirde başarılı olma olasılığının daha yüksek olduğu fikrini ortaya attı. Nihayetinde “bir şeyleri yerle bir etmenin” bir yönü de nelere önem verdiğimiz konusunda dürüst olmaktır. Yani artık kimin, hangi sebeple savunulmaması gerektiğini açıkça söylemeliyiz. Mesela geçtiğimiz haftalarda öğle yemeğine çıktığım bir arkadaşım bana, yeni bir Jane Austen versiyonunun yayımlanmasının peşi sıra bir Jane Austen yeniden yazımının daha yayıncı tarafından onaylanmasının ardından artık biraz daha Jane Austen’a tahammülünün kalmadığını hissettiğini söyledi. Sanırım ben de aynı fikirdeyim.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






