Banyonun lambasını yaktığında gördün. Yakmasaydın aynanın derinliklerine girmeyecek, karanlığın yalancılığında kaybolacaktın. İki kaşının arasına yeni bir çizgi daha eklenmiş. Enine değil, boyuna da değil. Verevine. Sağ kaşından soldakinin altına doğru iniyor. Verev çizgi mi olurmuş? Ayrıca çizgi dediğinin zamana ihtiyacı yok mudur? Geceden sabaha çizgi mi ortaya çıkar yahu? Demek çıkıyormuş. Ya da sen yeni fark ettin. Belki o yavaştan geldi de sen hep başka tarafa baktığın için görmedin. İşine öyle geldi. Demek artık kaçamıyorsun.
Ya yanaklarının iki yanından aşağıya doğru inen çizgilere ne demeli? Tamam, onlar yollarını biliyor ve hiç öyle sağa sola kaçmadan dosdoğru aşağıya iniyorlar. Ama yakın bir zaman öncesine kadar hadlerini biliyorlar ve dudaklarının alt hizasında bitiyorlardı. Şimdi çenenin altına doğru almış yürümüşler. Hadsizler!
Gözlerinin iki kenarlarında yelpaze gibi açılanlara ister kaz ayağı diyerek sevimli bir hava yüklemeye çalış, ister “Onlar hep çok gülmekten!” diyerek durumu hafifletmeye uğraş. O ışığı yaktın bir kere. Artık kaçamayacaksın. Kaçsan da fazla uzağa gidemeyeceksin.
Sağ yanağındaki kahverengi lekeyi ilk gördüğünde okkalı bir küfür savurmuştun havaya. Ama unutuyorsun ki o lekenin yedi ceddi bizzat sensin. Kendi ayağına kurşun sıkıyorsun şekerim. Gözlerini dik o lekeye, tamam, bakmaya devam et.
Saçını ilk boyatmaya başladığında her şey keyif içindi. Renk içindi, değişiklik olsun diyeydi, aşk acısını atlatmak içindi, eski sevgiliye ama en çok kendine “Yıkılmadım, ayaktayım!” demek içindi, sıkıntıyı gidermek içindi, falan filan içindi. Şimdi öyle mi ya! Az ihmal et, ileri doğru üç beş yaş daha atıyorsun. O kör olasıca ayna sana dip boyanın geldiğini, nasıl da yaşlı ve yorgun göründüğünü haykırıyor. O demezse bile dost bildiklerin söylüyor. Söylemeseler bile gözlerini devire devire bakıyorlar. Hadi ondan da yırttın, sokaktaki çoluk çocuk için ablalıktan teyzeliğe geçiveriyorsun. Dilin kemiği yok tabii. Hay dillerini eşek arısı sokasıcalar! Diyeceksin ama çocuklara da hiç kıyamıyorsun.
Eskiden, ama çok eskiden değil, hafta sonlarını iple çekerdin. Haftanın daha ilk günlerinden itibaren üç beş gün sonra nerelerde kopacağının hayalini kurar, planını yapardın. Şimdi koltuğundaki yumuşak yastıklara, mevsim kışsa ayak ucunda duran renkli battaniyene, kahve fincanına, elinin altındaki kitabına, yakın gözlüklerine bakıyorsun. Onlar da sana bakıyorlar. Bir süre bakışıyorsunuz. Dışarıya kulak kabartıyorsun. Nasıl da kalabalık, karmaşık, uğultulu! İçeride kahve, kitap, battaniye var. Sükûnet var. Dışarının alemleri yerine kitabının satırlarına akıyorsun. Canın öyle istiyor. Hadi bir itirafta daha bulun. Uykun artık daha erkenden gelip gözlerinde bitiyor. Uykuya direncin azaldı. Erkenden geliyor evet ama erkenden de gidiyor. Gün doğmadan uyandığın günlerin sayısı çoğaldı. Yazın iyi de kışın karanlığında dengen bozuluyor, ezberin şaşıyor. Yeni ezberler yapmaya uğraşıyorsun.
Daha çok üşüyorsun. Menopoza rağmen üşüyorsun. Anneannenin yaz kış sırtından çıkarmadığı o yün yeleğin sebebini nihayet anlıyorsun. “Boynumu koruyayım, sırtıma bir şal alayım, ayağıma bir çift çorap daha geçireyim!” cümlelerini artık sen kuruyorsun. Evet yahu, ayağına iki çift çorap geçiriyorsun. Bir zamanlar sen de buna” Yok artık!” derdin. Bu aralar demiyorsun. Koltuğun kenarındaki battaniyeyi niye oraya koyduğunu anlayıveriyorsun.
Yakın zaman kadar “vücudun orta yerini çevreleyen simit” diye bir problemin yoktu. Şişmanlığının bile bir edebi vardı. Meğer ne güzel günlermiş. Şimdi ister uç, ister koş, istersen altmış ikiden tavşan yap, belinin etrafındaki sırnaşık sarmaşıktan kurtulamıyorsun. Azalıyor, çoğalıyor ama o bel iki elinle kavrayabildiğin inceliğe bir daha asla ulaşmıyor. Birlikte yaşamaya çalıştığın şeylere bir de simitler ekleniyor. Bunlar pekmezle harmanlanan o susamlı çıtırlardan da değil üstelik. Bak hâlâ konuşuyorsun. Canım benim, kabul et: sen artık “çıtır” değilsin.
Dostlarının durduğu yerle “dost”larının durduğu yerin artık daha çok farkındasın. Elediğin, un değil dost. Bazısıyla arana yıllar giriyor, bazısıyla yollar. Bile isteye hayatından çıkardıkların da var. Azaldığını düşünüyorsun. Azalıyorsun. Yılların, yolların ve tercihlerin dışında ölüm denen meretin de senden aldıkları var. Diğerleri tamam da ölüme söz geçirme şansın hiç yok. İşte tam da bu yüzden eski fotoğraflara bakmayı hiç sevmiyorsun. Ne çok ölü var o fotoğraflarda. Gülen, eğlenen, sana sarılan, mutlu ölüler. Bir gün senin de birilerinin fotoğraflarında o mutlu ölülerden biri olacağın aklına geliyor. Artık daha çok geliyor.
Sana bütün bunları sadece aydınlık banyonun aynası söylemiyor. Yıllardır karşılaşmadığın bir dostla karşılaşıyorsun. Bir bakıyorsun, o güzelim genç kızın, o yakışıklı delikanlının yerinde yeller esiyor. Bazılarının ellerinde bile kahverengi lekeler mi başlamış ne? Hemen kendi ellerini arkana saklıyorsun. Vay canına, diyorsun. Zaman nasıl da geçmiş. Sonra aklın başına geliveriyor. O zaman, sadece onlara değil sana da geçti. Büyük bir olasılıkla dostun benzer şeyleri senin için düşünüyor. Gözlerinizi karşılıklı olarak birbirinizin lekelerinden kaçırmaya çalışıyorsunuz. Bakalım nereye kadar kaçabileceksiniz?
Bedeninde bütün bunlar olup biterken ruhun hep 18’de, hadi bilemedin 20’lerinde takılıp kalıyor. Beden “Ya yat aşağı, ne işin var şimdi?” derken ruh “Deli misin, sen değilsen de ben deliyim, kalk hemen, şunları şunları yap!” diye önüne liste koyuyor. Neyse ki mihrap henüz yıkılmamış, bazen söz dinliyor da hep birlikte eğleniyorsunuz.
Şimdi bütün bunları koy cebine ve beni dinlemeye devam et!
Tahammülün boyuna değil ama enine genişledi. Fena mı oldu! Tahammül etmek zorunda kaldığın şeylerin sayısı azaldı. Birazını hayat öyle gerektirdi, birazını sen kendi ellerinle azalttın. Ama mecbur kaldıklarına tahammül eşiğin yükseldi. Bu da hayatın ağırlığını nasıl da hafifletti. Meğer ne çok şeye katlanıyor ne çok şeye dişlerini sıkıyormuşsun. Ne gerek varmış! Ya da ne mutlu ki şimdi gerek yok. İyi böyle!
Eyvallahın azaldı. “Hadi canım, çıkışlar sağdan!” cümlesini içinden dışından artık daha çok kuruyorsun. Bu kadar cesursun.
Tercih etme ya da seçme mecburiyetlerin de azaldı. Hayatın en önemli adımlarının çoğunu zaten atmışsın. Tercihini yapmış, seçeceğini seçmiş, eleğini bir kenarda bekletiyorsun. Öyle ya da böyle, onlarla yaşamaya bile alışmışsın. Artık dev adımlar atma isteğin yok ama yeni adımların, küçük de olsalar bir o kadar değerli, bir o kadar güzel. Bazıları tadından yenmiyor. Hatta yirmilik ruhuna kulak verirsen, işe saçlarını mora boyatarak başlayabilirsin.
Dostların azaldı, evet! Ama kalanlar artık ne çok değerli. Karşılıklı gözlerinizin içine içine bakışıyorsunuz. Önünü arkasını daha iyi görüyor, hepiniz birbiriniz için daha doğru yerlerde duruyorsunuz. Üstelik bunu laf olsun diye değil, yüreğinizin içinden gelerek yapıyorsunuz. Artık dostlar da laflar da çok daha gerçek, çok daha yakın.
Az, çokmuş meğer. Azalarak çoğaldın sen. Bunun yolu bir hayli zamanı arkanda bırakmaktan geçiyormuş.
Aynayla yüzleşirken ağzını burnunu yamultup kaşlarının arasındaki, ağzının iki yanındaki, gözlerinin kenarlarındaki kırışıklarla dalga geçmeyi başarıyorsun. Bak “çizgi” değil de “kırışık” deme cesaretini gösterdin. Banyonun lambasını da hemencecik söndürmüyorsun. Kutluyorum seni. Hatta hızını alamayıp boy aynasının karşısına geçiyor ve yan duruyorsun. Filmlerde mahkûmların “içeri” girmeden verdikleri fotoğraf pozunu veriyorsun. Ama sen içeride değil, fazlasıyla dışarıdasın. Göbeğini bir içine çekip bir salıyorsun. Çektiğinde kırıtıyor, saldığında gülüyorsun. Budur. Daha ne olsun!
Ölüm daha çok aklına geliyor, evet ama işte tam da bu yüzden hayatın her saniyesine daha çok bağlanıyor, sıkıntılarına daha çok sabrediyor, mutluluklarına daha çok şükrediyorsun. Bilginin, görgünün, tahammülünün, sabrının artmasının lüksünü yaşıyor, keyfini sürüyorsun.
Varsın ayağında iki çift çorap olsun. Sırtından yelek, omzundan şal eksik olmasın. Battaniyenin altı kalabalıkların uğultusundan daha cazip gelsin. Gözlüklerindeki numaralar, yüzündeki kırışıklar artsın. Saçlarını artık istediğin renge boyatabilirsin. “Ne yapsa yeridir!” diyerek kimselerin elleşmeyeceği yaşlarına şurada ne kaldı!
Bu bedende, bu kimlikte ne kadar zamanın kaldığını bilmiyorsun ama bir bu kadar daha olmadığının fazlasıyla farkındasın.
Fotoğraflardaki mutlu ölüm belki de sandığından daha uzaktır. Bu kader veya tanrı dışında biraz da senin elinde. Bedenin son nefesine kadar seninle olacak. Simidini sev ama o bedene iyi bak. Canın istemese bile gülümse, beynini kandır, kendini mutlu sansın. Hayatla geçinmeye gönlün varsa şükredecek ne çok şey bulursun. Bulduğunda zaten mutlu olursun.
Değerli Yıldız Kenter’in bir cümlesi hep aklında olsun: “Belki bir gün yaşlanacağım ama asla ihtiyarlamayacağım canikolar!”
Sen de öyle yap. Mesela işe bu yazının başlığını “yaşlanmak” değil de “yaş almak” diye doğru okuyarak başlayabilirsin.
Yaş almak biraz senin tercihin ama en çok hayatın lütfudur, şansıdır.
Şansımız bol olsun!






