Flannery O’Connor ve Lyndsey Stonebridge ayak bastığımız topraklarda yabancı ve yersiz hissetmenin karmaşık dinamiklerini, birey ile çevre üzerindeki etkilerini siyasi ve varoluşsal düzlemlerden okur ve edebiyat bağlamında araştırır.
Ünlü Amerikalı romancı, öykü ve deneme yazarı Flannery O’Connor 1950’lerin başında yazdığı İyi İnsan Bulmak Zor başlıklı öykü derlemesinde yer alan “Mülteci” öyküsünde Polonya göçmeni bir ailenin Amerika’da, Atlanta yakınlarındaki bir çiftlikte yaşadıklarını anlatır. O’Connor’da görmeye alışkın olduğumuz gerilim burada kasaba halkının sürgün bir aileye gösterdiği tavırdan, esasen tekinsiz bir yakınlıktan kaynaklanır. O’Connor yersiz yurtsuzlaşmanın ne demek olduğunu, hatta yersiz yurtsuzluğun bireyselden nasıl kolektif ve kültürel köksüzlüğe dönüştüğünü anlatır bu öyküsünde. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından göçmen olarak Atlanta yakınlarında bir çiftliğe yerleşen Polonyalı aile yerel halk için fazlalık, hatta dünyanın çiğneyip attığı bir atıktır. Fakat öykünün sonunda acı çekenler siyah-beyaz, göçmen-yerli ayırmaksızın herkestir, hiyerarşi kısmen kırılmıştır. Çiftlikteki halk ve mülteci aile tuhaf biçimde birbirine ayna tutar. Güney’e ait sıkıntılı resim iyice belirginleşir. O’Connor’ın ördüğü katmanlı, trajik ve şiddet dolu sonda çiftliktekiler ya çiftliği terk eder, ya ölür ya da aklını kaybeder. Öyküde mülteci karakter Katolik imgesine yerleştirilip acı çeken İsa’ya benzetilerek kahramanlaştırılır ve biraz sorunlu olarak “günahlarından” arındırılır. O’Connor mültecilere ilişkin siyasi ve varoluşsal ikilemini ve belki de rahatsızlığını bu öyküsünde açıkça gözler önüne serer.
O’Connor’ın karakterleri mülteciyle karşılaşma ânında korkar, irkilir ve muğlak biçimde acı çeker. Dahası siyasal özerkliklerini ve vatandaşlık haklarını kaybetme noktasına gelirler.
İnsan hakları ve şiddet -üzerine çalışan akademisyen Lyndsey Stonebridge’in 2018 tarihli Placeless People: riting, ights, nd efugees (Yersiz Yurtsuz İnsanlar: Yazı, Haklar ve Mülteciler) adlı kitabını okurken bir yandan da “Mülteci” öyküsünün tam da bugünde, 21. yüzyılda yersiz yurtsuzlaşanlara, vatandaş sayılmayanlara, göçmenlere ve devletsizlere konuştuğunu düşündüm. Flannery O’Connor ve Lyndsey Stonebridge kendi vimizde, yak astığımız toprakta yabancı hissetmenin karmaşık dinamiklerini, birey ve çevre üzerindeki etkilerini siyasi ve varoluşsal düzlemlerden okur ve edebiyat bağlamında araştırır.
Lyndsey Stonebridge
O’Connor’ın karakterleri mülteciyle karşılaşma ânında korkar, irkilir ve muğlak biçimde acı çeker. Dahası siyasal özerkliklerini ve vatandaşlık haklarını kaybetme noktasına gelirler. Bu gerilim vatandaşlığın kendisine de yabancılaşmayı getirir. Tam da bu noktada O’Connor sanki Stonebridge’e geçmişten bir el uzatır. Stonebridge yersiz yurtsuzluğun dışarıdan veya harici etkilerle gerçekleşen bir durum olmadığını, ulusun ve vatandaşlık mefhumunun tam içinde oluştuğunu öne sürer. Yabancılaşma ve yersiz yurtsuzlaşma ulusal vatandaşlık çemberinin dışına düşerek hakların yitirilmesiyle tezahür eder. Stonebridge yersiz yurtsuzluğu kendinden önce gelen Hannah Arendt ve Edward Said’in görüşlerine de kulak vererek kurgular, uluslar arasında düşünülen ve cisimleşen bir olgu olarak inceler. Yersizlik mefhumunun 20. yüzyıl ulus devlet inşası olduğunun altını çizer. Tıpkı O’Connor’ın öyküsünde olduğu gibi, vatandaş kendini bir anda köksüz ve yersiz yurtsuz olarak tanımlayabilir. İnsan aslında dünya üzerinde sahip olduğu özerkliği, güvenceyi ve hakları yitirdiği andan itibaren yersizleşir. Stonebridge modern siyasal düşüncede önerdiği bu savı güçlendirmek için edebiyat tarihine döner. Önce 20. yüzyıldan Stefan Zweig, Franz Kafka, George Orwell, Samuel Beckett, Dorothy Thompson ve W.H. Auden metinlerinin titiz bir okumasını sunar. Ardından Filistinli bir mülteci olan çağdaş şair Yousif M. Qasmiyeh’nin şiirlerine, şairin Lübnan mülteci kampındaki deneyimlerine ve yazdıklarına odaklanır.
Kafka’nın, Beckett’in, Thompson’ ın, Qasmiyeh’nin sanatını bir araya getiren nedir diye sorabiliriz en sonunda. Ulus devlet karşısında başka bir vatandaşlık ve hak tahayyülü ile insancıllığa karşı kuvvetli bir şüphe bütün bu isimleri yersiz yurtsuzluğun birer sanatçısına dönüştürür. Edebiyatın esas meselesi de böylesi kuşkulardan doğmaz mı? Arendt hak aramanın hakkı üzerine Kafka’ya yöneldiğinde Stonebridge şu yorumu yapar: Edebiyat mülteci krizine somut bir çözüm getiremez ama entelektüel bir katalizör görevini üstlenerek sivil hayatta dönüşüm yaratabilir.






