Yoksa Karpuz muydu?
21 Temmuz 2019 Öykü

Yoksa Karpuz muydu?


Twitter'da Paylaş
0

Pazarda Aslı’yı görür görmez tanıdım. Pazarın ortasında, kalabalığın arasında, oldukça yorgun göründü gözüme. Görüntüsü bir yayılıp bir kayboldu. Elimdeki kasaları yere bıraktım.

Telaşsız, ağır hareketlerle tezgâha bakıp birkaç meyveyi elleriyle yokladı.  Pazarcıların kulak patlatan bağırışlarını sollayıp aynı telaşsız hareketlerle başka bir tezgâhın önünde durdu. Arkasında, önünde, yanında bir dolu insan... Canı isteyince bağıran pazarcılar, tentelerin koyulaştırdığı yüzler ve elindeki poşetlerin birinde pırasa. Ortadan ikiye ayrılmış, sığmamış poşete yaprakları sarkıyor.

Poşetinde pırasası olanın parmağında yüzüğü de olur, dedim ve kasaları tekrar elime aldım. Bir çekirge gibi tuhaf sesler çıkarıp oradan uzaklaşmak istedim. Ardımdan baksın ve “ Bu o işte,” desin, istedim. Yapmadım. Yapamadım. “ Varsın pırasa pişirdiğiyle mutlu olsun,” dedim içimden. Ama nedenini bilmediğim bir hareketsizlik çöktü üstüme bir süre ne ileri ne geri gidebildim.

Arkamı döndüm. İlk adımımı attım. İkinci adımımın benle zıtlaşmak mı istedi yoksa övülmek, üzerinde hayran hayran gezinen bir bakış mı istedi artık bilmiyorum bacaklarıma sert bir “Geriye dön!” komutu verdi ve böylece başladığım yere geri döndüm. “Zaten hayat da bir yerde sürekli yerinde saymak mevzuu değil midir oğlum?” diyecek oldum ki, “Sus,” dedim, kendime “sus şimdi zamanı değil.”

Ardından kendi hür irademle etrafımda tam bir tur atıp tekrar başladığım yere döndüm. Bir süre hiçbir şey yapmadan bekledim.  Yanımdan geçen çocuğun kucağındaki topu alıp çevik hareketlerle Aslı’ya doğru koşup tam önüne gelince de durup boynuna sarılmak istedim. Vazgeçtim. Bu işler böyle olmaz çünkü.

Ne yapmam gerektiğini düşündüm bir süre. Sakin olmalı, bacaklarıma söz geçirmeliyim. Neticede bu futbolun kuralıdır aşkın değil. Böyle topa koşulur gibi koşulmaz. Tamam, o zamanlar ben sahalarda indiğimde içime giren at coşkulanır ve her adımımda Aslı’nın beni yoklayan bakışlarını hissederdim; ama bu an o an değil. Eskiden, irili ufaklı çalımlarla rakibimin düşen vücudu üstünden çevik bir hareketle zıplayıp (bir çekirge gibi) zıpladıkça zıplayıp (cesur bir çekirge gibi )ilerler, küfürler, tezahüratlar ve ıslıklardan sonra şutumu fileye yollardım. (Bu arada meyve tezgâhının önünden ayrıldı. Yeşilliklere bakıyor şimdi.) Sonra fileyi titreten top, sarılmalar, öpmeler, onun yüzündeki hayranlık... Bir başkaydı tabii. Ama şimdi öyle koşulmaz. Dur bir sakin ol.

Sonunda kararımı verdim. Ona doğru ilk adımımı attım. Kucağımdaki kasalardan çam pürü ve ekşimiş domates kokusu yayıldı. Aramızdaki mesafe daraldı. Kasalar yüzümü kapatmasın diye olabildiğine aşağı indirdim. Bir süre durup Aslı’yı izledim. Hala güzel hala diri onu son gördüğüm gibi hala. Saçlarındaki süt mısırı örgü yıllara meydan okumuş da hiç bozulmamış. Duru, sakin, hafif… Üstelik yalnız. Tahsin abisi de yok yanında. Onu kimse eve çağıramaz şimdi. Çünkü ben golü atınca Tahsin bana iğrenç bir böceğe bakarmış gibi bakardı. Gider kalenin dibine oturur “Faul yaptı, hakem vermedi.” derdi. Hâlbuki kuralları bilmez, oyunbozan, leş bir kaleciydi. Sonra toprak sahanın tozu dumanı birbirine karışır benim patlamış kaşım Tahsin’in sinirle bakan gözlerinin üzerinde gezinirdi. Ayaklarımın altındaki toprağı eşeler sinirimden kale demirine yumruklar atardım. Burun kanatlarım genişler, göz pınarlarım nemlenirdi. Alır götürürdü Aslı’yı.

“Kalk kız, eve gidiyoruz. Bu itlerle top oynanmaz.”

Gitmemiş işte evine. Bak orada duruyor. Cüzdanını yokluyor. Birazdan yanına gideceğim. Eskileri anlatacağız birbirimize. Eski günlerden, mahallemizden, liseden, futbol turnuvalarından bahsedeceğiz. Şimdi yok, gelecek yok, hep geçmiş var.

Bir iki adım daha yaklaştım. Artık çok yakınız. Gözlerimi kısıp parayı uzatan elline baktım.  Gıcır gıcır parlıyor alyans. Sarı değil.  Son çıkanlardan. Aramızdaki mesafe bir adıma inince aşağı indirdiğim kasaları bu kez olabildiğine yukarı kaldırdım. Yanından selamsız geçip ilerlemek istedim. Ne diyecektim ki. Bunca yıldır nerede olduğumu onu neden aramadığımı sorsa ne diyecektim.  Araya bunca zaman bunca insan girip çıktı. Her şeyi unutmuş yeniden başlamış işte. Fakat eski bir alışkanlığı yoklamış bacaklarım sözümü dinlemedi. Gole en yakın pozisyondaki ortayı açmak için durdu. Poşetleri eline alırken kasaları sağıma doğru götürüp Aslı’ya gülümsedim. İsmini söyledim.

O benim ismimi söylemedi. Uzandığı poşetleri tekrar yere bırakıp birkaç saniye kaşlarını kaldırıp bana baktı. Günahına girmeyeyim “ Nereden çıktı bu kerkenez?” der gibi bakmadı ama beni gördüğüne çok da sevinmedi belli ki. Neden sonra, “Aa sen misin?” dedi. Bana sarılmadı, elini de uzatmadı. (Nasıl uzatsın elimde kasalar var.) Hal hatır sorduktan sonra unuttuğu bir şeyi aniden hatırlamışçasına ekledi: “Ne yapıyorsun oynuyor musun hâlâ?” dedi.

Anlaşılan benden intikam almak istedi. Her şeyini unuttum sadece futbolla kafayı bozmuş biri olarak kaldın hatırımda, demek istedi.

“Yıllardır oynamıyorum,” dedim.

“Gençlik işte, insan o zamanlar daha cesaretli oluyor, heveslerinin geçkin olduğunu anlamıyor,” dedi.

Niye böyle dedi ki şimdi. Hep, “Çok yeteneklisin, senden çok iyi bir forvet olacak, hele şu lise bir bitsin de,” derdi. Oynadığım tüm maçları en önden izler, top bana gelince ıslık çalar, çığlıklar atardı.

Ne iş yaptığımı sordu, söyledim. “Ne güzel,” dedi. “Ne iyi yapmışsın.” Güzel değildi. Sıkıcıydı. Bir başınaydı. Yalnızdı. Bunalmıştım. İyice içime kapanmıştım. Sustuk bir süre. Eskiden de böyle susardık. Maç sonu tüm takım Tahsin’den gizli hep beraber aynı kafeye giderdik. O hep karşıma otururdu. Uzun uzun gülümserdi bana. Hiç konuşmazdı. Ben de konuşmazdım. Hiç cesaret edip açılamadım. Hep bekledi açılmamı hep sorar gibi baktı bana ama futboldaki cesaretim aşk hayatıma hiç yansımadı.

Ardından pısırıklığımı yüzüme vurmak mı istedi, it gibi korktuğum abisini hatırlatıp hesap sormak mı istedi artık neyse,

“Tahsin Abim evlendi,” dedi. “Çocuğu da oldu.”

Evlensindi it oğlu it. Mahalleyi birbirine katardı. Beni de sevmezdi. Zaten onun yüzünden açılamadım ya. Çok güçlüydü. Kız kardeşinin bana âşık olduğunu duysa kızın bacaklarını kırardı. Az mı gol attım ona.

Şaşırır gibi yaptım. “Yıllar oldu görmeyeli, ne çok severdik birbirimizi,” dedim.

Cevap vermedi. Ben ekledim, “Siz gittikten sonra mahalle hiç eskisi gibi olmadı,” dedim. “Bir daha hiç öyle futbol turnuvaları yapmadık.”

Haâlbuki ki onlar taşındıktan sonra kendine geldi mahalle, adam oldu. Çeki düzen verdik hep birlikte. Hepimiz bir ucundan tuttuk.  Sınıfımız bile düzeldi Tahsin gittikten sonra. Öğretmenlerimiz, “Bir şey oldu yahu bu sınıfa,” dedi. “Sakinleşti duruldu sanki.” 

“Sen neler yapıyorsun?” dedim.

“Üniversiteyi bitirdim, ardında da evlendim,” dedi. Bir kere daha sormadığım halde ekledi, “Mutluyum da çok şükür.”  Başımı salladım. Ne zaman öğrenmişti evliliğin ardından mutluluk kelimesini eklemeyi. Tahsin mi öğretmişti. O dangalak bir şey öğretemez. Varı yoğu oyunbozanlık, kavga, dövüş.

“Sen ne yaptın evlendin mi?”

Kucağımdaki kasalara baktım. Ekşi domates kokusundan bir yudum koklayıp uzun bir açıklama yapacakmışım gibi nefesimi temizledim.

“Yok, kısmet olmadı.”

 “Olur, olur,”  dedi. “Hayırlısıyla o da olur.” Kasaları işmar edip sırıttı.

“Yok yahu, delirmedim. Kitaplık,” dedim. “Kitaplık yapacağım. Bir yerde gördüm.”

“Hiç değişmemişsin,” deyince sırıttım, bir şey demedim.

“Deniz de çok sever kitap okumayı.”

Eskiden de böyleydi. Sormadığın soruların cevabını verirdi. Sen çok güzel oynadın ama Deniz de çok iyiydi, derdi.  Ortaladığın şutu nasıl gole çevirdi ama.

“Görüşüyor musun Deniz’le?” dedim.

Güldü. “Seni de düğüne çağıramadık,” dedi. “Taşındıktan sonra iyice koptuk mahalleden.”

Şaşırdım. Ne yapacağımı bilemedim bir an. Kasaları yere bırakıp tekrar kucağıma aldım. Bir tam tur dönmek istedim etrafımda ama lüzumu yoktu, vazgeçtim. Aslı’nın suratına sahte bir gülücük bırakıp kasaları kucağımda şöyle bir silkeledim.

“Hadi ya,” dedim,  “az top koşturmadık onunla da.”

Bir süre ikimizde sustuk. Ben Deniz’i düşündüm. Vay be, demek Deniz, dedim içimden, ablak suratlı Deniz. Çok yakından tanımazdım Deniz’i. Aynı okuldaydık ama farklı mahallelerdendik. Maç sonu kafeye gittikten sonra Aslı ve Deniz ortadan kaybolurdu. Hiç konuşmazdı Deniz bizle. Birkaç kez, Ne işi var ulan bunun bizim mahallemizde, diyecek oldum, vazgeçtim. İyi orta sahaydı. Bitiriciydi. İşimize de yarardı. Lise bittikten sonra da hiç görmedim.

Sıcak basmaya başladı. Sinirlendim galiba. Elimdeki kasaları nereye indireceğimi bilemedim. Yüzüne baktım gözlerinin altı morarmıştı Aslı’nın. Kanı çekilmişti sanki. Teninin parlaklığı tavsamış, biraz da kilo almıştı. Boyanmaktan yıpranmış saçlarını geriye attı. Poşetlerine uzanırken tek nefeste, “Görüşürüz,” deyip ayrıldı. Hiçbir şey diyemedim, kaldım öylece. Kasaları ayakucuma bırakıp arkasından baktım. Hâlâ unuttuğu bir şeyi hatırlamaya çalışıyor gibi bir hali var. Elindeki poşetler müsaade etse durup durup kafasını kaşıyacak.  Ama ben kaşıdım. Onun yerine de kendi yerime de kafamı kaşıdım. Az sonra tamamen kayboldu.

O gittikten sonra yan tezgâhtaki çocuğa baktım bir süre. “Fazla kasa var mı?” dedim. “Var abi ama bize de sayılı geliyor.” dedi. Ulan o zaman fazla olmuyor ki, dedim içimden. Kimse sorulan soruları doğru anlamıyor bu memlekette. Kimse hiçbir şeyi doğru anlamıyor. Aynı çocuğa, “Kavunun kilosu kaça?” dedim.  “Seç beğen al abi,”  dedi. Bak işte.

Ben kavun kokusundan anlamam. Dibine vurunca ses geliyor ya. Yoksa karpuz muydu?


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR