İnce boğumdan akıyor aşağı hızla. Bir tepecik oluşuyor öyle. Camın arkasında.
Tersine çeviriyorsun zamanı. Yine ince boğumdan akıyor binlerce kum taneciği.
Bir tepecik daha. Bir tepecik daha. Tepecikler çoğalıyor fırtına sonrasında.
Sessizlik her şeyden önce.
Sessizlik uzuyor.
Sessizlik yalnızlığının yankılandığı dipsiz boşluk. Camın arkasından bakıyorsun öyle kayıtsızca. Bir ayağın kum tepeciğinin kıyısında. Bir ayağın da camın öte tarafında.
Neredesin?
Camın arkasında mı, önünde mi ya da?
Bilemiyorsun...
Masadan kalkamıyorsun bir türlü.
Ayakların şişmiş basamıyorsun yere.
Acıkmış ve susamışsın bir de.
İşine son verileli bir ay oluyor neredeyse.
Habersiz çekip gidenin hüznü de var üzerinde.
Bir başınalığına sarınıyorsun iyice.
Bakışlarını tepeleme izmarit dolu kül tablasına yöneltiyorsun.
Önündeki gazeteyi açıp izmaritleri üzerine boşaltıyorsun.
İzmaritler;
dişlenen,
ruja bulanan,
yarıda kalan izmaritler.
Son gecenizin her anını üzerlerinde taşıyan izmaritler.
Unuturum ya da
unutacağım dediğin her şeyi hatırlatan izmaritler.
Oysa;
unutmamak,
mutlak bir unutuş oluyor bir zaman sonra.
Ters bir zaman işte, ters.
Tersinden tersine dönüyor senden bağımsız bir zaman.
Camın arkasında mısın, önün de misin pek bilemiyorsun. Kıramıyorsun da camı bir türlü.
Kendinden geçiyorsun öyle birkaç dakika değil, çok dakika kadar...
Kedi birden zıplıyor kucağına. Patisiyle dürtüyor seni inatla.
“Git kedicik, git,” diyorsun.
Gitmiyor...
Zaman daha da bir akıyor öyle, ince boğumundan camın arkasında hızla ve tersinden tersine dönerek...






