Ummadığımız bir son hazırlıyor bize Kim Young-ha; aynı Bir Katilin Güncesi’nde olduğu gibi.
Kim Young-ha’yı ülkemizde yayımlanan ve tanınmasını sağlayan romanı Bir Katilin Güncesi ile tanıdım. Bu romanı nedense hep “Bir İhtiyarın Güncesi” olarak anımsadığımı fark ediyorum. Romanın kahramanını içselleştirmem, onu olduğu haliyle zihnimde bırakmam ve kitabın adını buna göre kendimce uyarlamam bana hem garip hem de sevimli görünüyor. Bir kitapla alakalı olarak kendi dışavurumlarınızı yaratıyorsanız, bu durum kitabı sevdiğinizi gösterir. Kitabı sevdim, özellikle sürpriz finali (ki çoğu okur öngörülebilir olduğunu düşünmüş ama ben böyle olduğunu düşünmedim, yani öngöremedim) beni çok şaşırtmıştı. Böyle yazarları da seviyorum. Ters köşe yapmayı beceren yazarları. Okura hissettirmeden, onların aslında farklı bir yolda yürüdüklerini göstermeleri bana saf yetenekmiş gibi geliyor. Bir sihirbaz gibi.
Böyleyken biraz araştırınca Kim Young-ha’nın daha fazla kitabı olduğunu gördüm ancak henüz dilimize kazandırılmamıştı. Yapacak bir şey yoktu. Sevdiğimiz yazarların yeni metinlerini beklemek edebiyatın kaçınılmaz köşelerinden birisi. Beklemek edebiyatta gerçekten başka bir şeydir. Yazarken yazacak bir şeylerin doğmasını beklersiniz. Yazdıktan sonra da yayımlanmasını. Okursanız iyi kitapların yolunu gözlersiniz. Ve beklemenin sonu sürprizlere açıktır. En sevdiğiniz yazarlar sizi şaşırtabilir, bunu yaparlar. İyi bir yazar olmanın yollarından birinin bence okuru ummadıkları yerden yakalamak olduğunu düşünürüm. Onlara, sizi bekleyen okurlarınıza alıştıklarının dışında şeyler sunabilmek hem zordur hem de yazar için baskıyı göğüsleyebilme fırsatı sunar.
Veda’yı okumaya başladığımda aklımda günce vardı. Ona benzer bir şeyi neden beklediğimi bilmiyorum; sanırım yazarın Bir Katilin Güncesi’ni yapmadaki hüneri bende böyle bir beklenti oluşturdu. Romanda bir polisiye, bir güncel anlatı, bir tarihi gerçeklik bekliyordum. Ama bir bilimkurgu beklemiyordum, yalan söylemeyeceğim. Ve şaşırdım ve biraz da burkuldum. Okur olarak bunlara hakkımız olduğunu düşünüyorum. Kitabı okurken bir an düşündüm, elimden bıraksam mı, sonra mı okusam, bilimkurgu ne ya, -tamam çok fazla içsel olmaya başladı. Önyargılarımı seriyorum ortaya. Çünkü biliyorum ve düşünüyorum ki, hiçbir şeyden haberi olmayan öz, saf okuyucu benim gibi hissedecektir. Benim gibi günceyi okuyarak Kim Young-ha beyefendiyi sevenlerin düşüneceklerini de anlatmak gerekiyor.
Dokuz senedir bir şey yazmamış olan bir yazarın almayı göze aldığı riskin boyutunu düşünebiliyor musunuz peki? Neredeyse tüm dünyada kendisinin tanınmasını sağlayan bir metinden sonra, yapay zekâ ve insanlığın geleceği temalı bir metin yazmak, alınması ne denli zor bir karardır sizce? Ben söyleyeyim: Çok, çok, çok zordur. Bir önceki paragrafta dile getirdiğim okur önyargılarımla, bu paragrafta dillendirdiğim noktaları aklımda tutarak metni sabırla ve zaman geçtikçe, inançla okudum. Ve şaşırdım ve burkuldum. Bu seferkiler metnin güzelliği ve derinliği üzerineydi.
Veda’nın zaman dilimi ne bilmiyoruz. Artık yapay zekânın hayatın her anına işlediği, aşırı gerçekçi insansı robotların günlük hayatın vazgeçilmezi olduğu, insan ömrünün gerçek dokularla klonlanmış yapay insanlardan alınan organlarla uzatılabildiği bir zaman dilimi. Profesör Choi, oğlu Cheol’a evde eğitim veren, yapay zekanın geliştirilmesi, hümanoidlerin (insansı robot) insani duyguları ve yargılarını ilerletmeye çalışan bir firmada çalışmakta. Kedilerin, köpeklerin dahi robotlaştırıldığı bir gelecek tasviri içinde, daimî sorgu noktamız da kitabımızın ana eksenlerinden birisi: Yapay zekanın, makinelerin bilinçlenerek ayaklanması ve insansoyu için bir tehdit haline gelmesi. Ki kitapta tüm dünyada baş gösteren bir kaostan bahsediliyor. O günün devletleri bu kaos ortamını bitirmek, savaşları sonlandırmak için bazı tedbirler almak zorunda kalıyorlar. Devletin kontrolü ve kaydı altında olmayan robotların toplanması ve dahası imha edilmesi.
Günlük hayatına devam eden, müzik dinleyen, kitap okuyan, geceleri rüya gören, düşünen, babasının balkona konan kuşlarını besleyen, onlardan birisi ölünce yas tutup onu gömen bir çocuk Cheol. Babasıyla yaptıkları bir yürüyüş esnasında (babası alışveriş yaparken o dışarıda çalan hümanoid bir orkestranın senfonisini dinlemektedir) kayıtsız bir robot olduğu gerekçesiyle yakalanır ve toplama kampına götürülür.
Buradan sonrası, hikâyenin derinleştiği, hikâye ve karakter çatışmalarının büyüdüğü, karakterlerin geliştiği, değiştiği ve kitabın sonuna kadar derin felsefi sorgulamaların yapılmaya başlandığı bir zemine kayar. Bir toplama kampında, orada toplanmış sayısız robotun içerisinde alıkonulan Cheol, gerçek dünyada neler yaşandığını görür. Orada tanıştığı arkadaşlarıyla, bilmediği, anlamakta zorlandığı bir gerçeklikle yüzleşir. Burada yaşadıkları, bildiği hayatını, güvenli alanını dağıtır.
Romanın devamı, bir kaçış, bir varoluş ve tüm insanlık tarihi boyunca üzerinde tartışmalar dönen felsefe sorularının tartışıldığı bir metne götürür bizi. Kaçış ve varolma çabası içerisinde, kahramanlarımızın karşılaştığı karakterler, onlara varolmalarının anlamını, hikâyelerin gerekliliğini, robotların ve insanların anlama bakışlarını sorgulatır. Yakın gelecekte felsefenin sorusu ve sorgusu olmaya aday konulara giriş mahiyetinde düşünceler okuruz. Bunlardan birkaç örnek sunarak yazıyı toparlamak istiyorum:
“Yaşadığımız süre boyunca mutlu olduğumuz anlar o kadar da fazla değil. Çoğunlukla ıstırapla ya da ne zaman geleceğini bilmediğimiz kısacık mutluluk anlarını beklemekle geçiyor. Ve ölüm önünde sonunda her canlıyı buluyor.”
*
“Peki, malum, bazı olaylar neticesinde hafıza tamamen kaybedilebiliyor, düşünce ve değerler tamamen değişebiliyor…. Buna rağmen o şey ben olur mu? Ben diye bir şey olabilir mi? Gün gelip öyle bir sebepten ötürü seni tanıyamazsam ya da görünüşüm bile eskisinden tamamen faklı olsa, yine de benim Cheol olduğumu düşünür müsün? Bir ihtimal, zombi olup seni öldürmeye çalışsam? Bilinç denen şey de kolayca değişebiliyor. Haksız mıyım?”
*
“Canlı organizmalar, mitokondriye besin olarak oksijen ve glikoz sağlar, karşılığında mitokondri de ısı ve enerji olarak bunu iade eder. Sistem bu şeklide çalışır. Böylece insan ve mitokondri birlikte evrimleşmiştir. İnsan ve makine ilişkisinin de böyle olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlar çok geçmeden yok olacaklar ama Cheol gibi ara varlıklar aracılığıyla tıpkı mitokondri gibi, makinelerin içinde sonsuza kadar yaşayabilirler. İnsanlar hep ölümsüzlüğün hayalini kurdular ancak bu sadece bizimle birleşmeleri halinde mümkün. Artık makinelerin devri.”
*
Kitabın sonu bence çok hüzünlü. Ummadığımız bir son hazırlıyor bize Kim Young-ha; aynı Bir Katilin Güncesi’nde olduğu gibi. Ve bunu gayet iyi başarıyor. Aldığı riski layıkıyla göğüsleyebilmenin övüncüyle, oldukça sade ama vurucu bir son layık görüyor metnine. Bitirdiğimde, kitap boyunca karakterler yaptığım yolculuğun, onların değişiminin ve hikâyelerinin tanığı olduğum için mutlu olduğumu duyumsadım.
Veda, bilimkurguyla felsefeyi aynı satırlarda eriten bir roman. Başladığınız noktada hissettiğiniz mekanik sesler, sonunda insani duygularla sarılıyor. Ve nihayetinde bir okur olarak beklediğimize değiyor.






