Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

11 Şubat 2024

Edebiyat

Dag Solstad: "Okurlarımı son derece sıradan ve sıkıcı bir çocukluk döneminin kasvetli hikâyeleriyle yormak istemem."

John Freeman

Paylaş

1

0


Roman yazmanın tesadüfi politikliği üzerine.

Dag Solstad, ilk öykü derlemesinin yayımlandığı 1965 yılından beri İskandinav edebiyatının yükselen isimlerinden biri. Otobiyografik psiko-coğrafi romanı 16 Temmuz 1941’den, kendi ailesinden birçok neslin hikâyesini anlattığı kurgusal olamayan Telemark’a kadar farklı konularda yazdığı otuza yakın romanı var. Bu kitapların çoğunda, yalnızlık ve aidiyet gibi varoluşsal problemler bir yabancının gözünden samimi ve eğlenceli bir üslupla ele alınıyor. Fakat merkezlerindeki yalnızlık vurgusuna rağmen son derece sorumluluk sahibi metinler ve aynı zamanda şunu soruyorlar: dünyaya ve çevremizdeki insanlara karşı yükümlülüklerimiz neler ve bu konularda nasıl özgün bir düşünce yaratabiliriz?

Şu ana kadar İngilizceye çevrilen üç kitabı vardı; Haruki Murakami’nin Oslo ziyareti esnasında denk geldiği ve İngilizce versiyonu okur okumaz Japoncaya çevirmeye karar verdiği muhteşem ve acayip kitabı On Birinci Roman On Sekizinci Kitap, evinin penceresinden bir cinayete tanık olan ve daha sonra suşi yediği bir restoranda katille karşı karşıya gelen elli beş yaşındaki bir adamın hikâyesinin anlatıldığı Profesör Andersen’in Gecesi, perspektifini 1960’lı yıllara çevirdiği ve o zamanlar kapitalist değerlere sırt dönen ancak yaşlandıkça kendi değerlerine ihanet eden bir akademisyeni anlattığı Mahcubiyet ve Haysiyet.

Dag Solstad roman edebiyat

New Direction’a şükürler olsun ki, İngilizce okumaya mahkûm bizler için iki yeni çeviri daha geliyor: bunlardan ilki Oslo’dan kaçıp küçük bir kasabaya yerleşen ve kütüphaneci olarak çalışmaya başlayan bir adamın hikâyesinin anlatıldığı T. Singer, diğeriyse casusluğu konu alan ve henüz yazılmayan bir kitabın dipnotlarından oluşan Armand V. Ve bu son kitapta yazarın kendisine dair bir dipnot çıkıyor karşımıza: bana bunun, onun tarafından aşina olunan bir rol olduğu söylendi. Norveçli bir eleştirmenin de belirttiği gibi, “Dag Solstad, uzun süredir kendisinin Dag Solstad olduğunu anlamış durumda.” Öyle ki, şu an Norveç’teki televizyon kanallarından birinde yayımlanan ve skeçlerden oluşan bir komedi programında küçük bir rolü var – yani bu onun ilk kez kendisi olarak ortaya çıkışı değil.

Kendini oynayan bu adamın sözlerini Norveç edebiyatı üzerine pek çok kitabı bulunan Ane Farsethås ile Uluslararası Man Booker Ödülü sahibi çevirmen ve yazar Lydia Davis yorumluyor. Davis, Solstad’ın kitaplarıyla Norveç’e yaptığı bir gezi esnasında karşılaştı. Çocukluğunda öğrendiği Almancanın ulaçlarına kendi kabiliyetini ekledi ve Solstad’ın Telemark’ını okuyarak kendi kendine Norveççe öğrendi, hatta bu romanın öyküsü Freeman’ın ilk sayısında yayımlanan, “Norveççe Öğrenmek Üzerine” isimli bir denemeye dönüştü.

John Freeman

Dag Solstad roman edebiyat

John Freeman: Tıpkı Solstad’ın romanlarında olduğu gibi mevcut mıntıkayı bir yabancının gözünden gördünüz. Peki onun çalışmaları aracılığıyla Norveççe öğrenmek nasıl bir deneyimdi?

Lydia Davis: Tamamen tesadüf eseriydi. Kendi atalarımın birkaç kuşağını ele alacak bir roman yazmak istiyordum ve bunu duyan Norveçli çevirmenim bana, “Dag Solstad’ın yazdığı, çok uzun isimli bir kitap var,” dedi, “bence okuman gerek.”

Dag Solstad: Det uoppløselige episke element i Telemark i perioden 1591-1896

LD: Teşekkür ederim ama ismi öyle uzun ki, ben sadece Telemark romanı diyorum – başkaları da öyle diyor. Bu kitabı sipariş ettim çünkü Norveççe bilmesem de içinde çizelge, fotoğraf ve diyagramların bana yol göstereceğini düşündüm. Kitap geldi ama içinde metinden başka hiçbir şey yoktu. Yaklaşık dört yüz sayfalık, çok az paragraftan oluşan koca bir Norveççe metin.

Açıkçası biraz kafam karıştı. Aklıma ilk gelen bu metni benim için kısa sürede çevirebilecek birini bulup bulamayacağımdı. Fakat böyle birini bulsam bile çeviri ücretini karşılayamazdım. Peki ne yapacaktım? Pes etmek istemedim. Ve biraz da Almancama güvenerek ilk kelimeleri okudum: “les langsom.” Bu kelimenin Almancadaki karşılığı “langsam” kelimesiydi. Sonra devam ettim. “Ort vor ort” ifadesindeki “ord” kelimesini görebiliyordum ve benzer bir ifade İngilizcede de vardı: word for word. Sonra yolumu kaybetmeye başladım ama Almancadaki karşılığı “verstehen” olan “verstoh” kelimesini yakaladım. O an dedim ki kendi kendime, tek bir cümledeki beş kelimeyi anlayabiliyorsam kelime dağarcığımı yavaş yavaş artırıp daha fazlasını anlayabilirim. Gerçekten de her şey bundan ibaretti. Ve kitaba niçin bu kadar kaptırdığımı hâlâ anlamış değilim çünkü her şey Solstad’ın atalarıyla ilgili, üstelik içinde çok fazla tekrar, tekrarlar sayesinde de çok fazla belagat var. Bir dilin büyüsünü algılamak için okuduğunuz her şeyi kelimesi kelimesine anlamak zorunda değilsiniz ama içinde öyle çok tekrar vardı ki, bu sayede yazan her şeyi anlamaya başladım.

Başlarda hakikaten bir muammaydı. Mesela bir yerde “giftet” sözcüğünü gördüm onun Almancada zehir anlamına gelen “gift” ile aynı sözcük olduğunu düşündüm. Öyleyse insanlar hepsi kendilerini zehirliyorlardı. Fakat devam edince gördüm ki, bir süre sonra aynı insanlar çocuk sahibi oluyor. Ciddi bir mantık hatası var demekti ve tümdengelim mantığını işletip “giftet” kelimesinin evlenmek fiilinin karşılığı olabileceği tahmininde bulundum. Evet öyleydi ama bir diğer karşılığı da zehirdi. Her sabah bir ya da iki saatimi, hatta kimi zaman üç saatimi okumaya ayırarak Norveççeyi sökmeye başladım. Kitabın sonuna geldiğimde sayfa içerisinde anlamadığım kelime sayısı bir ya da ikiyi geçmiyordu.

JF: Bu deneyiminizle ilgili en büyüleyici şeylerden biri de tek bir metni kullanarak bir sözlük yaratabilmeyi anlatması. Ve Dag Solstad’ın tekrarlara dayalı üslubu öğrenmenizi sağlayan asıl etmen. Merak ediyorum Dag – gerçi öğrencilerinin önünde şemsiyesini kırıp kaçacak kadar sinirlenen bir öğretmeni konu alan bir roman yazmış biri olarak bunu sormaktan da çekinmiyor değilim ama – romanının Norveççe öğrenmek için bir el kitabı olarak kullanıldığını duyduğunda ne düşündün?

DS: Muhteşem!

Dag Solstad roman edebiyat

LD: Dag konuşmaktan pek hoşlanmıyor. Telemark romanını bitirdiğimde öyle üzüldüm ki, arka arkaya üç kitabını daha sipariş edip okudum. Ama Dag, sana başka bir Norveçli yazar, Olav Hauge isimli şair hakkında birkaç soru sorabilir miyim?

DS: Elbette, benim jenerasyonumda herkes Olav Hauge sever.

LD: Onun yaşam tarzı hoşuna gidiyor mu, yani elma ve başkaca meyve ağaçlarıyla dolu bir çiftlikte yaşama fikri?

DS: Evet, onun çiftliğinde hiç bulunmadım ama orada bulunan arkadaşlarım var. Ben sadece Olav Hauge’ın metinlerini eleştirel olarak daha üst düzeye çıkaran bir derginin parçasıydım. 

JF: Bahsettiğin bu dergi Profil miydi?

DS: Evet.

JF: Bir düşünür ve yazar olarak bu derginin senin üzerinde etkileri olduğunu biliyorum – biraz dergiden bahsedebilir misin?

DS: Benim için gerçekten önemliydi çünkü o sıralar taşradan gelen basit bir adamdım. Edebiyat hakkındaysa neredeyse hiçbir şey bilmiyordum. Ama Oslo’ya taşınıp öğrencilik hayatıma başladığımda her şeyi bu dergide çalışan gençlerden öğrendim.

JF: Norveç’te, Vikinglerin başkenti olarak anılan Sandefjord’da büyüdün. Buranın senin düşüncelerin üzerinde bir etkisi oldu mu? Çünkü önceden bir romanın çözülemeyen epik niteliğinden bahsettiğini hatırlıyorum ve Telemark’ı saymazsak senin romanlarının çoğu ölçeklerinden ziyade bütünlükleriyle epik nitelikler taşıyor.

DS: Hayır, Sandefjord’un ya da Viking döneminin romanlarımdaki epik çözümsüzlükle bir ilgisi yok. Ayrıca o dönemin edebiyatında bu tarz bir destansı çözümsüzlük olmadığını söyleyebilirim. Dahası Sandefjord hakkında pek yazmıyorum çünkü benim bakış açıma göre çocukluk, üstüne yazmaya değecek kadar önemli bir dönem değil. Okurlarımı son derece sıradan ve sıkıcı bir çocukluk döneminin kasvetli hikâyeleriyle yormak istemem. Bu yüzden bunu hiç yapmadım. Onun yerine daha geç bir döneme, gerçek bir insan haline geldiğim yirmili yaşlarıma ve sonrasına odaklanmayı tercih ederim. 

Dag Solstad roman edebiyat

JF: Belki de seni asıl ilgilendiren şey bilincin karmaşıklığıdır ki, bu da ancak belli bir yaştan sonra mümkün. Ne dersin, yani belki de çocukluğun kendisi sıkıcı değildir ama o dönem hakkında senin yazdığın biçimde yazmak imkânsızdır?

DS: Pekâlâ, aslında imkânsız değil. Ama ben sadece değişebilen şeyler hakkında yazmakla ilgileniyorum ve çocukluk değişebilir bir şey değil. Üzücü bir gerçek ama çocukluk dediğimiz dönem bir anda olup bitiveriyor. Artık bu konuda yapabileceğiniz bir şey yok. Sadece değişebilen şeyler ve konular hakkında yazdığım için çocukluk dönemini es geçiyorum. Ama bu demek değil ki, çocukluğumdan faydalanmıyorum. Mesela büyüdüğüm kasabaya gittiğimde elbette yaşadığım her şey yeniden zihnimde canlanıyor. Ve bu şeylerin tamamı hakkında hislerim var. Yazarken kendi anılarımı, etrafımda gördüğüm binaları ya da karşılaştığım insanları kullanmasam da hislerim her zaman benimle ve artık neyi gerçekten yaşadığım ya da neyi hayal ettiğim benim için çok fark etmiyor.

JF: Değişimden bahsetmişken, buna dair bir sorum var. Şu an Amerika’da devrimci niteliği olduğunu söyleyebileceğimiz ama öte yandan kendi kavramsallaştırma kapasitemizin dışında bir şey yaşıyoruz ve bu olup bitenler New York’taki protesto hareketlerini tetikledi. İkiniz de 1960’ları ve karşı kültürü deneyimlediniz. Lydia, sen önceden verdiğin röportajlarda kenarda kalmaktan memnun olduğunu söylemiştin; yine de gençliğinde Columbia’da tanık olduğun kültürel devrimden biraz bahsedebilir misin? Politik olmak yazarlığına bir şeyler kattı mı yoksa tam aksine onu dışarıda bırakman mı gerekti?

LD: Şimdi baktığımda o günler bana masum ve güvenli geliyor – sanırım geçmiş söz konusu olduğunda bu hep böyle. Çünkü bazı açılardan gerçekten güvenli değildi ama atlatılan herhangi bir tehlikeyi sonradan tasavvur edince insan sahte bir güvenlik yanılsamasına kapılıyor.  İşin doğrusu o zamanlar, yani altmışlı yıllarda politik olarak pek aktif değildim. Küçük bir protestoya katıldığımı hatırlıyorum o kadar. Uçlarda olmak beni korkutuyordu. Geçmişe nazaran şu an çok daha aktifim ve ilgiyim ama yine de kenarda durmayı tercih ediyorum. 

JF: Dag, her ne kadar Ane ile olan söyleşinde gelen yazıların çoğunu okumadan imzaladığını söylesen de sen Komünist Parti genel sekreteriydin. Her ikinizin de Marksist tartışmaların yoğun olduğu bir dönemde yazar olarak belirdiniz. Haliyle bütün metinleriniz Marksizmle iç içeydi. Merak ediyorum, değişebilirlik derken kast ettiğin siyasi ya da toplumsal bir değişim mi? Yoksa bir yazar olarak kurmaca üzerindeki hâkimiyetten, olayları ve karakterleri değiştirebilme imkânından mı söz ediyorsun?

DS: Doğrusu hepsinden önce Vietnam Savaşı’ndan bahsetmem gerekiyor çünkü bu savaş ben ve benim gibi pek çok insan için bir kırılma, siyasi bir farkındalık noktasıydı. Çin’deki kültürel devrim de öyleydi.  Ve sanırım hayatımı büyük ölçüde değiştirenler bunlar oldu. O zaman şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: bir şeyler olup bitiyor. Milyonlarca insan aynı anda ayağa kalkıyor ve bir değişim yaratmaya başlıyorlar. Bu gerçekten göz ardı edilebilecek bir şey değil. Aklımda Çin’den Norveç’e giden bir tren metaforu vardı ve düşündüm ki, böyle bir tren olsaydı platformda dikilip durmak yerine trene atlardım.

LD: Dag, bahsettiğin bu değişim temasının Telemark’taki yeri ne? Yani bu kitap aynı zamanda bir değişim sürecini mi ele alıyor yoksa sadece nesiller arası geçişi mi?

DS: Evet, esasında tamamen değişim hakkında. Çünkü Telemark’ın aynı zamanda modernitenin nasıl ortaya çıktığını anlatan bir roman olduğunu söyleyebilirim. Ama bu, modernitenin üç yüz yılı aşkın bir sürede ortaya çıkışının hikâyesi. Mesela Norveç eskiden çok fakir bir ülkeydi ve büyük annem nüfusun yarıdan fazlasının işsizlik yüzünden Amerika’ya göç ettiği bir dönemde, 1872 yılında doğdu. Geride kalanların çoğu mecburen sanayide çalışmaya başladılar ve ister istemez sanayi devriminin bir parçası oldular. Bu da hani neredeyse bütün toplumun İşçi Sınıfı haline gelişi demekti. İşte bu tarz değişimleri anlatmak her zaman ilgimi çekiyor. Başka bir açıdan bakıldığındaysa bu, zamanı dondurmakla ilgili. Geçmişte şu ankinden oldukça farklı dönemler yaşandı ve farklılıkları hatırlamak gerek. Yine de o zamanlar değil de şu an yaşadığım için gerçekten mutluyum.

JF: 60’lı ve 70’li yıllarda kitapların yayımlanmaya başladığı zaman toplumla ilgili bir şeyleri değiştirebileceğini düşündün mü? Böyle bir umudun var mıydı? Ya da siyasi faaliyetlerle değiştirmek istediğin neydi?

DS: Aslında bunca zamandır politik bir yazar olmak bana oldukça tuhaf geliyor çünkü hiçbir zaman illa politik bir tavır almak ya da dünyayı değiştirmek gibi bir hedefim olmadı. Yine de yaptım. Yazarlık rolünde kendimi çok rahat hissetmiyordum ama söylemem gerek, bu lanet işi hâlâ çok iyi yapıyorum.

Dag Solstad roman edebiyat

LD: Bu da beni Norveççedeki sorularıma geri götürüyor: gençken yazarlık dışında başka bir işle meşgul oldun mu? Çalışmak manasında diyorum. [Lydia bu soruyu Norveççe yöneltti]

DS: Evet, öğretmenlik ve gazetecilik yaptım. [Çevirmen burada başka bir soru daha sordu] Öğretmendim ama şu da bir gerçek; öğretmenliğe başladığımda çoktan yazar olmaya karar vermiştim – defterlerimin tümü yanımdaydı. Norveç’in kuzeyindeki küçük bir kasabada hem öğretmenlik yaptım hem yazdım. Hatta yakınlarda Hamarøy diye bir yer vardı, Knut Hamsun orada doğmuştu.

JF: Hamsun’u ilk ne zaman okudun ve okuduğunda ilk izlenimlerin neydi?

DS: On beş yaşlarındaydım ve üzerimde inanılmaz bir etki bırakmıştı. Yazar olmaya o zaman karar verdim.

JF: Bu soru Lydia için: annen de senin gibi bir öykü yazarıydı. Babansa İngilizce profesörü ve ailen büyük yazar Francis Ponge ile arkadaştı…

LD: Hayır, Francis Ponge ile yakın arkadaş olduklarını sanmıyorum.

JF: Pekâlâ, galiba ben öyle olduğunu düşündüm.

LD: Muhtemelen. Çünkü Grace Paley, Norman Mailer ve Sylvia Plath onun ünlü öğrencilerinden bir kaçıydı.

JF: Vay canına, bence ikincisi için büyük bir övgüyü hak ediyor. Ve sorum şu: Dag Solstad’ın eserlerinin en ilginç yanlarından biri, yorumla ördüğü anlatının açığa çıktıkça aynı zamanda kendini yeniden yorumlaması. Özellikle bir dizi dipnottan oluşan Armand V. romanı böyle. Lydia, bir İngilizce öğretmeninin ve bir yazarın çocuğu olarak büyüdün. Bu, yorumla yaratım arasındaki sıkı bağı görmene ve birinin hiçbir zaman ötekini dışlamadığını fark etmene yardımcı oldu mu?

LD: Saçma bir yanıt olabilir ama ikisi de yazmanın her yönüyle ilgili olduğundan aile içindeki her konuşma eninde sonunda yazıya dönüşüyordu. Yazdıklarımızı etkileyen şey sadece okuduğumuz kitaplar değil, aynı zamanda konuştuklarımızda. Mesela ne zaman içimizden biri farklı bir kelime kullansa babam hemen kalkıp sözlüğe bakardı. Anlamını bilmediğinden değil, kelimenin nereden geldiğini, nasıl bir gelişme gösterdiğini öğrenmek için.

JF: Yetiştirilme tarzını sormamın nedeni şu: ergenliğinin ilk yılları aynı zamanda yazar olmaya karar verdiğin yaşlara tekabül ediyor, peki o zaman bunun ne anlama geldiğinin farkında mıydın?

LD: Sanırım oldukça iyi bir kanaate sahiptim. Ama komik olan şu, aklımdan geçen tek şey hikâyeler yazmaktı. Yani bir romancı ya da şair olmayı hiçbir zaman düşünmedim. Galiba biraz da köle ruhlu ailem yüzünden farklı bir yolu tercih ettim ve bir yazarın ne olup olamayacağına ilişkin basmakalıp fikirlere karşı isyan etmek zorunda kaldım. Ama küçük bir isyan, oldukça rafine bir ergen isyanı hatta.

JF: Yazarlığı bir kariyere dönüştürmeden önce çevirmenlik yapıyor muydun yoksa aynı anda mı başladın?

LD: Aynı anda başladım sayılır. Lise ve üniversite yıllarımda hem öykü yazıyor hem de kendi çapımda küçük çeviriler yapıyordum. Yazmaya çok erken bir yaşta başlasam da dillere olan sevgim de epey eskiye dayanıyor. Ama gençken yazma konusunda daha iyiydim…hatta epey iyi! Dag övünebiliyorsa, ben de övüneceğim.

JF: Hamsun’u ilk ne zaman okudun? Şu an Norveççe aslından okuyorsun, peki ilk ne zaman karşılaştın?

LD: Sanırım ilk kez üniversite yıllarımda Açlık’ı okumuştum. Çok güçlü bir kitaptı. Şu an ise son yazmış olduğu On Overgrown Paths’i Norveççe aslından okuyorum. Bu kitabın varlığından epey geç haberdar oldum. Norveç gezim esnasında Grimstad’a gitmiştik, yani Hamsun’un savaş süresince yazdığı saldırgan yazılar yüzünden bir huzurevinde ev hapsinde tutulduğu kasabaya. Huzurevindeki gündelik yaşamdan bahseden, ara sıra yaklaşmakta olan davaya değinen, gezgin bir vaiz hakkında küçük bir hikâye anlatan günlük benzeri harika bir kitap.

JF: Ben de Victoria’yı çok severim.

LD: Onu okumadım.

JF: Dag, peki Victoria hakkında sen ne düşünüyorsun?

DS: İtiraf etmeliyim ki, Victoria’yı ben de seviyorum ama bunu itiraf etmekten pek hoşnut olduğumu söyleyemem. Neden dersen, aşırı duygusal bir kitap. Ama o zamanlar benim de bu tarz romantik duygularım vardı.

JF: Peki Hamsun’un siyasi yönünü ne zaman fark ettin? Ve genç bir Marksist olarak onun faşizmiyle sahip olduğu edebi gücü birbiriyle nasıl bağdaştırdın?

DS: Her zaman farkındaydım. Bu Norveç’te herkes tarafından bilinen bir gerçek ve her ne kadar on dört – on beş yaşlarında dünya hakkında pek fazla şey bilmesem de yaşıtlarım gibi ben de bunun farkındaydım. Hamsun’u okumamı tavsiye edense okuldaki arkadaşlarımdan biriydi. Bunun için ona müteşekkirim. Faşist olduğunu elbette biliyorum ama bu hiçbir zaman en önemli şey olmadı. Benim için önemli olan hâlâ kitaplar. Tabii burada kast ettiğim şey, faşizmin önemli olmadığı değil, sadece Hamsun ile ilgili hikâyenin bu kısmı beni pek ilgilendirmiyor.

JF: Şimdi gelelim bizim faşistimize; Armand V. diğer başka şeylerin yanı sıra Amerika Birleşik Devletleri’nin çöküşünden de bahsediyor ve kitabın sonlarında dikkat çekici bir sahne var. Kitabın kahramanı dış işlerinde çalışan, Amerika’nın Irak ve Afganistan işgaliyle ilgili suçluluk duygusunu kendi iş sahibi olma ve bir işe yarama arzusuyla dengelemek zorunda kalan, orta halli Norveçli bir memur. Fakat bir şeyler oluyor ve oğlu savaşa gidiyor. Yaşananlar korkunç. Bahsettiğim sahne, Londra’daki Norveç Konsolosluğu’nda geçiyor. Bu memur pisuvarda Amerikan büyükelçisiyle karşılaşıyor ve adamın kafasının yerinde bir domuz kafası durduğunu görüyor.  İşin tuhafı bugünlerde Amerika’da yaşayan çoğu insan benzer bir görüntüyle karşı karşıya – başkanımızı temsil eden bir imge. Sanırım şöyle soracağım: bizim şu anki gerçekliğimizle senin yazdıkların arasında bir bağlantı olduğunu hissediyor musun?

DS: En azından Avrupa’nın duruma nasıl baktığıyla ilgili bir şeyler söylüyor. Ama ben Armand V. olmadığım gibi o da ben değil. Ben bir roman yazarıyım. Armand V. ise çok farklı bir hayat yaşadı. Politik anlamda bir radikaldi ama benim kadar politik değildi. Bu konuda söylenecek bir şey varsa o da şu: dünya üzerinde bir güç bu kadar baskın hale geldiğinde hoşlanalım ya da hoşlanmayalım, hepimiz onun içine çekilir, çeperlerine nakşolur, ondan ayrılamayız. Bu, kendimizi böyle bir durumda bulmanın güçlüğüyle ilgili. Armand V’nin kahramanı her ne kadar muhalif olsa ve karşı çıkmak istese de bunun mümkün olmadığını, çünkü aslında bu ezici gücün parçalarından biri haline geldiğini anlıyor.

JF: Dag, Lydia’nın bazı kitaplarını okuduğunu biliyorum. Sence yazma biçimleriniz arasında benzerlikler var mı?

LD: Zor soru.

DS: Ah evet, kesinlikle bir yakınlık var. Hatta kimi zaman Lydia’nın öykülerindeki karakterlerin benim romanlarımda da yer aldığını, kimi zaman yer almanın da ötesine geçip birer karakter olarak rol üstlendiklerini hissediyorum – belki böyle düşünmem biraz küstahlık ama…

LD: Norveççede küstah nasıl deniyordu?

Ane Farsethås: Unuttum bile.

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Albert Camus’nün Başkaldıran İnsan’ıHaden Öz
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Andrzej Tokarski

10 Şubat 2025

Sağlıklı Yaşam Endüstrisinin Tatsız Ta..

Günümüzün sahte bilim dolu sağlıklı yaşam (wellness) endüstrisi bu konuda atalarına çok şey borçlu. Kellogg ismini duyan çoğu insanın aklına o meşhur kahvaltılık gevreklerden biri gelir – Corn Flakes, Rice Krispies, hatta belki de Eggo Waffles ve Pop-Tarts ..

Devamı..

CAÏQUE

Halil Yörükoğlu

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024