Erol'a ve diğer herkese
Bu yazıyı ne tür araç gereçlerle kotarmam gerektiğini bilmiyorum. Kalemim yazmıyor ve bir şeyin çatlakları arasında cızırdamaktan başka bir işe yaramıyor. Sanırım taş bir blok üstünde yazmaya çalışıyorum; sorun bu. Zaten bir süre sonra kalem de kum zerreleri haline gelecek ve kayıp gidecek. Her şeye rağmen bu yazıyı bitirmem gerektiğini seziyorum, ama öyle mi yapmalıyım tam da bilmiyorum. Tıpkı buraya nasıl geldiğimi bilmediğim gibi. Acaba buraya ne şekilde geldik, nasıl haber aldık? Elimizdeki karanfilleri önünde beklediğimiz bir buçuk, iki metrelik bu dikdörtgen çukura ne zaman bıraktık? Hepimiz sanki oradan ağır ağır hayaletler yaklaşıyormuş gibi uzak bir noktaya neden sersem gibi bakakaldık? Burası bir mezarlıktı değil mi? Mezarlıklarda hayaletler olur. Acaba başında beklediğimiz bu yeni ölüyü mü merak ettiler? Gerçi bizim de ölü olmadığımızın bir garantisi yok; belki o eski kitapta dendiği gibi burada ölüler olarak ölülerimizi gömüyoruz. Bırakın da biz ölüler ölülerimizi gömelim, aşağılık pislikler, ne diye geliyorsunuz? Çok geçmeden gelen hayaletin grileşmiş köşelerini içe doğru bükerek yağmur hazırlığı yapan bir bulutun gölgesi olduğunu anladık. Birazdan ıslak çimen kokuları ayyuka çıkan kederli sessizliğimizin içinde eriyecek. Bir zamanlar, başka bir eski kitapta görmüştüm; "yeryüzünde azap çeşit çeşittir." Doğruymuş; azap, "engin ufka gökkuşağı gibi uzanırken renkleri o kemerinki kadar çeşitli"ymiş. Benim azabım da bu; bir avuç kum ile bu lanet taş kütlenin çatlaklarının üstünden geçmek ve birtakım kelimelerin belirmesini ummak.





