Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

27 Mayıs 2025

Kültür Sanat

Bugün Ütopyalar Niçin Hâlâ Önemli?

Jonathan Esty

Paylaş

0

0


21. yüzyılın ütopyalara ihtiyacı var. Teknolojinin dünyadaki ıstırabı azaltıp insan yaratıcılığına daha fazla alan tanıdığı daha iyimser bir gelecek hayal edebiliriz. 

Winston Churchill’e göre İkinci Dünya Savaşı’nda kazanılacak olası bir zafer dünyadaki insan yaşamını “güneşli yaylalara” götürecek, olası bir mağlubiyetse dünyanın – kötüye kullanılan sapkın bir bilim aracılığıyla – muhtemelen daha şeytani ve daha uzun süreli bir Karanlık Çağ’ın uçurumuna düşmesine sebep olacaktı. 

Eğer ki Churchill 21. yüzyılın ilk çeyreğine ışınlansaydı şu an vuku bulan silahlı çatışmalara, ticaret savaşlarına, bitmek nedir bilmeyen salgın ve sefaletlere rağmen güneşli yaylalar karşısında gözleri kamaşırdı.  O halde kültürel hayal gücümüz şu an niçin yalnızca distopik anlatıların çamurunda debeleniyor?

Hâlbuki 19. yüzyıl teknolojik iyimserlik, yeni olasılıklar ve merak duygusuyla doluydu. Jules Verne ve H.G. Wells gibi romancılar bize şu an bile inanılmaz gelen teknolojileri hayal etmek için zihinlerini geleceğe odaklamışlar, evrenin çeşitliliği, uzay yolculukları, yıldırım hızında gerçekleşen iletişim ve seyahatler sayesinde birbirine bağlanan bir dünya kurgulamışlardı. Üstelik bu yazarların hayal gücünde yalnızca teknoloji değil, aynı zamanda toplum da tahmin edilenin ötesinde dönüştürülebilirdi. Edward Bellamy, 1888 yılında yayımlanan Geriye Bakış isimli romanında Amerika’nın Yaldızlı Çağ’ın hastalıklarından kurtulduğunu ve barışın hâkim olduğu, eşitlikçi bir ütopyaya dönüştüğünü hayal ediyordu. Roman, ülke çapında reformist hareketlere öncülük eden Bellamy Toplulukları’na kaynak olmakla kalmayıp 1887-1895 arasında iki yüz farklı ütopik kurgu yazılmasına yol açtı. Dahası, Nikolay Çernişevski Ne Yapmalı ? (1863) isimli ütopik kurgusuyla anarşistlere, sosyalistlere ve özerk komün vizyonuyla demokratlara ilham verdi. 

Ama 20. yüzyıl devasa bir yıkım getirdi. Makineli tüfek, ağır silahlar, hardal gazı, atom bombası, kısacası endüstrileşmiş dünya savaşlarının yol açtığı dehşetler. Toplum mühendisliğinin vardığı yer aydınlık değil, totalitarizmin çıkmaz sokağıydı. Teknoloji bireyi güçlendirmek yerine tiranlığı körüklüyor, ütopyalar Makyavelist hırslardan beslenirken distopyalar kötümser olmaktan ziyade gerçekçi görünüyordu. 

Distopya türünün başyapıtları da dünya savaşlarının hemen sonrasında, 1920 ile 1950 arasındaki otuz yıllık sürede yazıldı – Yevgeny Zamyatin’in Biz’i, George Orwell’in 1984’ü, Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sı, Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’i. Bu kitaplar insan kullanımına sunulan makine dişlilerinin nasıl olup da insanlık dışı makinelere dönüştüğünü, sansürü, gözetimi, uzayı ve hatta bilincin en derin katmanlarını sömürgeleştiren diktatörlükleri anlattılar. Hemen sonra gelen siberpunk kurgulardaysa korku odağı otoriter devletler değil, kitleleri isyan edemesinler diye robotların hizmet verdiği genelevlerle ya da sanal gerçeklik maskeleriyle uyuşturan ve onları neon ışıklı yüksek teknoloji cehennemlerinde yaşamaya mahkûm eden acımasız şirketlerdi. 

Nükleer savaş olasılığı o zaman da şimdiki kadar mümkün görünüyordu ama buna rağmen Soğuk Savaş süreci kayda değer distopyalar üretebildi. Mesela Jetgiller’in dost canlısı robotları, uçan uzay araçlarıyla dolu kentleri ya da Birleşmiş Milletler ruhunu evrensel bir düzeye taşıyan Uzay Yolu serisi bunlardan yalnızca birkaçıydı. 

Bütüne bakıldığındaysa 20. yüzyıl, ütopik kurgular için fazla küskün, fazla kötümserdi. Ursula K. Le Guin, Omelas’ı Terk Edip Gidenler’de muhteşem bir düşünce deneyi ortaya koydu ancak mükemmellik düzeyine erişen bir toplumun bütün zenginliğinin, yaratıcılığının ve özgürlüğünün bir çocuğun çektiği acılardan geldiğini gösterdi. Görünüşe bakılırsa mükemmelliğin de bir bedeli vardı. 

21. yüzyılın başlarında sarkaç kararlı bir biçimde distopyaya doğru salınıyordu. Dijital yabancılaşma, küresel terörizm ve çevresel bozulma çağı bize tiranların yol açtığı kıyamet senaryolarıyla Matrix’i, Açlık Oyunları’nı, Silo’yu getirdi. Üstelik Cormac McCarthy’nin post apokaliptik Yol’undan Kazuo Ishiguro’nun Beni Asla Bırakma’sına ve George Saunders’ın Kurtuluş Günü'ne kadar edebi kurgularda da durum aynıydı. 

Bu kültürel gerçeklik siyasete de yansımış durumda. Politik olarak solda konumlanan çoğu insan için gerçek dünya, yaklaşmakta olan iklim felaketinden yapay zekâ kontrolündeki bir geleceğe ve otomasyon kaynaklı bir işsizliğe kadar ürkütücü bir biçimde distopik görünüyor. Sonuç, talihsiz bir biçimde Ludizme dönüş oldu. Yapay zekânın taşıdığı potansiyeli değil de salt içerdiği tehditleri görmek bu eğilimin en aşikâr belirtisi. Öte yandan gezegendeki toplumsal çöküşü, kuraklığı ve yakın gelecekte gıda için yaşanması olası savaşları gerekçe göstererek asla çocuk sahibi olmayacağını söyleyenler ya da toplumun refah içinde yüzen katmanları için durgunluk, Küresel Güney’de yaşamaya çalışan milyonlar için de kalıcı bir yoksulluk öngören ve bu sebeple ekonomik büyümenin durması gerektiğini iddia edenler var. 

Böylesine kötümser bir ortamda Ezra Klein ve Derek Thompson’ın kışkırtıcı bir iyimserlikle yazdığı Abundance isimli kitap yayımlandı. Yazarlar liberal emsallerini, büyük ölçekli değişimleri – hatta en çok ihtiyaç duyulan ve açıkça desteklenen projeleri bile – bürokrasiye saplanmış vaziyette bıraktıkları ve hükümeti felce uğrattıkları için azarlıyorlardı. Satatükoya ayrıcalık tanındığı ve kusursuzluk iyi olanın düşmanı haline getirildiği için yeşil enerji dönüşümü, uygun fiyatlı konut arzı ve tıbbi atılımların öncülük ettiği bir gelecek hayali imkânsız hale geliyordu. Bu da daha az teknoloji, daha sınırlı büyüme, daha az kaynak ve küçülen bir pasta üzerinde sıfır toplamlı bir mücadele demekti. 

Klein ve Thompson, yüksek teknolojili bir geleceğe ve bütün bireylerin refah düzeyine eriştiği özerk bir toplum yapısına dair bütün vizyonların yok olduğundan yakınıyor ve soruyor : Öyleyse sol düşüncenin umabileceği en iyi şey oligarşiyi ve iklim felaketini önlemekten mi ibaret?

Distopik bir gelecek sağ düşünceye hiç de yabancı değil. Çoğu kitap ve hatta tweet teokratik Eurabia’dan Roma tarzı bir emperyal uyanışa kadar pek çok olasılığı hayal ediyor. Buna rağmen Silikon Vadisi’nde iyimserliğe tutunan insan sayısı da bir o kadar fazla. Teknoloji milyarderlerinin oluşturduğu önemli bir grup 2024 yılında Trump’ı desteklemeye karar verdi ve bunun en önemli sebeplerinden biri de Amerikan toplumunun durgunluk içinde sıkıştığına inanmaları ve bu durumun ancak dramatik bir değişimle düzelebileceğini düşünmeleriydi. Bu eğilimin karşılığınıysa “hızlandırmacılık” olarak adlandırılan harekette görüyoruz: Robotik bir isyandan ya da yapay zekânın kötüye kullanılmasından korkmayan yapay zekâ destekçileri, Amerika’daki yapay zekâ teknolojisinin Biden dönemindeki güvenlik düzenlemelerinden istisna tutulmasını sağlama ve böylelikle de Çinli rakipleri karşısında üstünlük elde etme niyetinde.

Peki sağ düşüncenin bu tarz bir “Amerika’nın Altın Çağı” vizyonu varsa sol düşünce açısından iyimser diyebileceğimiz hikâye hangisi? Churchill’in bahsettiği güneşli yaylalar nerede?  Klein ve Thompson’ın kitabı kısmen de olsa bir yanıt sunuyor ve teknolojiyi, büyümeyi ya da kıyameti andıran keskin bir dönüşümü değil, değişimin içerdiği dinamik ruhu savunuyor. 

O halde yazarlarının profesör Ada Palmer tarafından Chicago Humanities Festivali’nde övülmesi boşuna değil. Nitekim Chicago Üniversitesi’nde Rönesans dönemi sansürü ve heterodoksisi konularında ders veren profesör Palmer, aynı zamanda 21. yüzyılın felsefi açıdan en karmaşık ve detaylı ütopyası diyebileceğimiz Terra Ignota’nın da yazarı. Palmer yazmış olduğu bu usta işi bilim kurgu serisinde mesafenin ve isteklerin önemini kaybettiği bir dünya tasarlıyor. 2400’lü yıllarda geçen kitapta savaşlar geçmişin tozlu kalıntılarından ibaret. Evrensel Temel Gelir herkes için mümkün hale gelmiş ve haftada yirmi saatten fazla çalışanlar yalnızca kariyer saplantısı olanlar. Gökyüzünde saatte 12.000 mil hızla ilerleyen ücretsiz Uber araçlar sayesinde Lagos’ta yaşıyor ama Tokyo’ya gidip gelebiliyorsunuz. Bütün dünyayı saran Tocqueville yanlısı dernek ağıysa Palmer’ın kurgulamış olduğu bu dünyanın yalnızca demokrat değil aynı zamanda kişisel gelişim, otonomi ve gönüllük gibi konularda da ideal olduğunu gösteriyor. 

Bolluk ve bereketle ilgili vizyonların bile sıklıkla distopik olarak tasarlandığı günümüzde Palmer’ın dünyası ferahlatıcı bir etki bırakıyor – sonsuza kadar yemek ve televizyon hizmeti sunan yüzer kapsüllere hapsolmuş vatandaşlarıyla Pixar’ın Wall-E filmindeki şahsiyetsiz tüketimi ve durgunluğu düşünün. Fakat Terra Ignota her ne kadar yüksek teknolojinin olanaklarıyla Aydınlanma’nın klasik liberalizmini birleştirse de, Palmer’ın 2454 tasavvurunda piyasalar hâlâ mevcut. Dolayısıyla dünya henüz mükemmel değil – istendiği gibi gitmeyen hatta hile karıştırılan seçimler, çöken piyasalar, başarısız evlilikler. Fakat en azından her bireyin kendi rotasını çizme, kendi değerlerini seçme ve ruhsal anlamda gelişme şansı var.

Orwell bize, “Gerçek bir gelecek tasavvuru istiyorsanız, sonsuza kadar insan yüzüne inen bir çizme hayal edin,” demişti. Elbette tekno-totalitarizm ve kötüye kullanılan sapkın bir bilimin ışıklarıyla desteklenen yeni bir Karanlık Çağ son derece olası. Zira sıklıkla bahsedilen yeni kıtlık politikaları mevcut olanın azaldığını göstermesi yönüyle bu tür gelecekleri daha olası hale getiriyor. 

Oysa 21. yüzyıl, karanlık distopyalar yerine güneşli yaylaları hak ediyor. Teknolojinin toplumsal reformlarla birlikte acıyı ve yoksulluğu azaltıp insan yaratıcılığına hizmet ettiği daha iyimser bir dünya mümkün. Böyle bir dünyanın hayalini kurmaz ve bunu nasıl gerçekleştirebileceğimizi düşünmezsek gelecek nesillere en büyük kötülüğü yapmış olacağız. O yüzden 2020’lerin depresif ve umutsuz hayalperestleri için Thompson ve Klein’ın manifestosu ya da Palmer’ın romanları en azından şimdilik fena bir başlangıç olmayacaktır.  

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Mayıs Ayının 8 Kitabı | Bunları Okudun..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

A. Dilek Şimşek

22 Ocak 2025

Hayattan Notlar

PetibörFilm boyunca en çok aşkı ve lezzeti sorguladım. Ferzan Özpetek işi biliyor. Cahil Periler‘i belki onuncu izleyişim. Sadece Michele’nin o muhteşem gülüşü için değil. Aldatılmış kadın karakterin doktor olmasından, herkesin her şeyi en rahat yemek masasında dile getirmesinden, içi..

Devamı..

Antik Yunan ve Roma Filozoflarının Vej..

Matthew Duncombe

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024