[button]Deniz Gündoğan İbrişim[/button]
Varolma Anları, farkındalığımızın arttığı ve anın bilincine varabildiğimiz noktada, günlük hayatın ardına saklamış donuk gerçekliklerin ayrımına varabilmenin tadıdır. Basitleştirmeye karşı bir direniştir.
Modernist edebiyatın en önemli öğesi bilinçakışı tekniğini James Joyce, Vladimir Nabokov, William Faulkner, Marcel Proust, Dorothy Richardson gibi yazarlarla birlikte en güzel, en sarsıcı biçimde ören büyülü bir yazardır Virginia Woolf.
Varolma Anları, Woolf'un hayattayken yayımlamadığı birçok otobiyografik metnin ve ünlü edebiyat topluluğu Bloomsbury çevresi üzerine kaleme aldığı yazıların bir araya gelmesinden oluşuyor.
Varolma Anları, özgün adıyla
Moments Of Being, ilk kez 1976'da yayımlanır. 1985'te ise Woolf'un otobiyografik anlatısı,
Varolma Anları'nı tamamlayan ikinci baskıdır. Yazarın ölümünden sonra yayımlanan en önemli kitabı, neredeyse kırk yıl sonra Kırmızı Kedi Yayınevi'den İlknur Özdemir çevirisiyle Türkçede.
Varolma Anıları'ndaWoolf'un
Mrs. Dolloway,
Yıllar,
Dalgalar,
Deniz Feneri,
Orlando gibi eserlerinde görmeye alışkın olduğumuz parçalı ve doğrusallıktan uzak kuvvetli bir iç monologa rastlamayız ilkin. Ancak Woolf'un bir araya getirdiği metinlerde modern dünyanın amansızca değişen ritminde, zaman ve mekânın bulanıklaştığını, gündelik düşüncelerin ve öznenin ontolojik zemininin gene sorunsallaşıp kırıldığını fark ederiz.
Varolma Anları'nda bilinçakışı tekniğine çok benzer bir başka tekniğin, varolmanın ayırt edici ânının ayrımına varırız.
Virginia Woolf bu teknikten ilk kez "Geçmişin Eskizleri" adlı denemesinde söz eder. Eskizler, Woolf'un yazacağı otobiyografinin ilk ateşidir aslında. Aklında ilk yer eden anısıyla başlar: St.Ives'teki anaokulunda bir gece. Woolf'un zihninde hâlâ çok canlı olan bir imge vardır; rüzgârda sağa sola sallanan jaluziler, pencereden süzülen ışık ve denizin sesi. Woolf tam o anda bir üzüm tanesinin içine kıvrılmak ve yarı saydam sarılığın içinden dışarıya bakmanın vereceği dinginliği olağanca hisseder. Bu anısı öyle güçlüdür ki hissettiklerini hatırladığında o andaki duygu giderek gerçeğin ta kendisi olmaya başlar ve yaşadığı şimdiki zamanın neredeyse önüne geçer. Woolf'un bu gözlemi onu şu soruyla baş başa bırakır: Olayların kendisi önemsiz olsa da, bazı anlar niçin bu denli kuvvetli ve hatırlanmaya değer? Bu anlar niçin bu denli kanlı canlı hatırlanırken diğerleri unutulur gider? Bu soruların cevaplarını da, hayatta iki türlü tecrübe vardır, diye verir: Varolma anları ve varolmama ya da hiçliğin anları.
Woolf, kitapta varolmanın anlarını gerçek anlamda elle tutulur biçimde tanımlamaz aslında. Okur çoğu kez varolmanın anlarının nasıl tecrübelendiğine ve varolmama anlarıyla nasıl karşı karşıya geldiğine tanık olur.
Woolf, çay saatinde kocasıyla ne üzerine konuştuğunu hatırlamaz mesela. Bu varolmama ânına bir örnektir, çünkü böylesi anlarda özne tecrübe ettiği her neyse onun bilincinde değildir. Woolf insanların yürüyüşe çıkma, alışverişe gitme gibi gündelik eylemlerini hiç düşünmeden yaptıklarını, dolayısıyla bu gibi eylemlerin onlar için bir "bilinçlilik" hali içermesinin zor olduğunu söyler. Bu gibi eylemler, gerçekten düşünülmeden yapılıyorsa eğer, bir çeşit işlenmemiş, alelade ham pamuk gibidir. Burada esas mesele eylemlerin doğası değildir. Başka deyişle, varolmanın anlarını, varolmama ya da hiçlik anlarından ayıran şey, eylemin doğasına ilişkin bir durum değildir. Woolf'un bilinçakışını nasıl kullandığını anımsarsak, Woolf'a göre bir eylemin ötekinden daha dünyevi olup olmaması önemli değildir. Esas can alıcı nokta, öznenin o an içindeki duygulanımı, duygu yoğunluğu ve iki ânı birbirinden ayıran tecrübe ve bilinçlilik halidir. Dolayısıyla bir ormanda yürüyüş yapmak ya da güneşli bir öğle vakti alışverişe gitmek sıradan biri için işlenmemiş ham pamuğa gönderme yapabilirken, Woolf için bu tecrübe çok hayat dolu ve bilinçlidir.
Woolf için varolma anları yeniden anlamlandırmaya işaret eder. Varolma anları, günlük hayatın hızında ve modern şehir yaşamının karmaşık dinamiğinde saklı kalmış ya da gözden kaçırılmış incelikleri ve duyumsamaları gün ışığına çıkaracaktır. Bu noktada Woolf'u okurken Gülten Akın'ın "Ah, kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya" diye kulağımıza fısıldadığını duyarız sanki. Woolf, ince şeyleri anlamaya, saklı kalanlara ya da gözden kaçırılanlara dair hepimizin ortak bir dil geliştirebileceğini anımsatır bize. Varolma anlarının ayırt edici kuvvetine şahitlik edebileceğimizi de söyler; hepimiz varolma anlarıyla birbirimize bağlıyızdır. Biz birer sözcüğüz, ezgiyiz, biz şeylerin ta kendisiyiz. Birbirimizle duygulanım aracılığıyla konuşma halindeyiz. Bu anlamda farkındalığımızın arttığı ve anın bilincine varabildiğimiz noktada, günlük hayatın ardına saklamış donuk gerçekliklerin ayrımına varabilmenin tadıdır
Varolma Anları. Basitleştirmeye karşı bir direniştir:
"Bu tür tartışmalardan Vanessa ile ben, arkadaşları olacak kişilerle ilk kez tanışan üniversite öğrencilerinin alacağı zevki alırdık. Booth’ların ve Maxse’lerin dünyasında beyinlerimizi fazla çalıştırmamız istenmezdi bizden. Buradaysa salt beynimizi kullanıyorduk. O perşembe akşamlarının cazibesinin bir kısmı, şaşırtıcı derecede soyut olmalarından geliyordu. Nedeni, sadece Moore’un kitabının hepimizi felsefe, sanat, din üzerinde konuşmaya yöneltmesi değildi; atmosferin aşırı derecede soyut olmasıydı. Adını verdiğim genç adamlar, Hyde Park Gate’in kabul ettiği anlamda ‛terbiyeli’ değildiler. Bizim iddialarımızı da kendilerininki kadar sert eleştiriyorlardı. Nasıl giyindiğimizin de, güzel görünüp görünmediğimizin de farkına varmıyorlardı. George’un ilk yıllarda, görünüşümüz ve davranışımız konusunda sırtımıza yüklediği o muazzam yükümlülük ortadan kalkmıştı. Artık davetlerden sonraki o korkunç işkenceye ve ‛Çok hoş görünüyordun’ sözüne katlanmak zorunda değildik. Bell, Strachey, Hawtrey ve Sydney-Turner’in dünyasında bütün bunların ne önemi ne de yeri var gibiydi.
O dünyada, konuklar gittikten sonra yayılıp oturduğumuzda yapılan tek yorum ‛Görüşünü çok iyi savundun’ olurdu; ya da ‛Bence saçma sapan konuştun.’ Muazzam bir basitleştirmeydi bu."
Woolf'un “beynimizi kullanıyorduk" deyişiyle, hem atmosferin canlılığının hem de içinde bulunulan soyutluğun bilincinde olduğunu anlarız. Yapılan yorumların varolma ânının tikelliğine ve ruhuna uymadığını ve Woolf'un bunu tecrübenin alanının dışında muazzam bir basitleştirme olarak nitelendirdiğini görürüz. Böylesi bir basitleştirmenin karşısında direnmenin tek yolu tecrübe edilenin ve anın yoğun duygu salınışlarına kendimizi "bilinçli" biçimde bırakıvermektir. Kitabı okurken Woolf'un bu denli çarpıcı ve büyülü biçimde söz ettiği varolma ânı, Cézanne'nin gözle kavramanın ötesine geçip, gerçekte zihinle algılanan resimlerini, özellikle portrelerini düşündürür insana. Woolf da tıpkı Cézanne gibi önüne düşen her neyse onun tam kalbine yürüyerek kendini bilinçli biçimde yavaşça dışa vurur, tıpkı Cézanne'ın, "kendimizi yaradılışımız ve duyumsamamız ışığında dışa vuralım; zaman ve tefekkür, bizim öngörümüzle adım adım değişir ve nihayetinde anlamanın bilincindeyizdir."