Kayıp Aranıyor
21 Ocak 2020 Edebiyat

Kayıp Aranıyor


Twitter'da Paylaş
0

Oysa aradığım tek şey huzurdu. Sadece huzur. Günler geçiyor bense samimiyeti, doğallığı bulabileceğim yerde olmak istiyordum.

Konsolos Vildan Bey’in kızı Nevin’im ben. Avrupa hayranı bir babanın iyi yetiştirilmiş kızıyım. İyi yetiştirilmiş ne demek: Avrupa görmüş, iyi eğitim almış, özgür ve serbest yaşamaya alışmış, birkaç yabancı dil bilen, görgü, adap desen hepsi var olan, Ama bir şey eksik.

“Vildan Bey insanın kendi hayatını yaşamasını, her şeye rağmen yaşamasını öğrenmiş, kızına da öğretmişti. Okuduğu kitaplar ona bunu talim etmişti. O gözünü kapadığı zaman hep saadet, hep zevk hatıraları bulurdu, karanlığın içinde. Belki şimdi yalnız hatıraları kalmıştı ama böyle yaşadığı için hala mesuttu. Ölüm pek rahat gelecekti ona. Hiçbir arzusu, tatmin edilmemiş hiçbir arzusu kalmamıştı.”

Kocam Özdemir, gazeteci, ideal koca adayı. Mutlu bir evliliğimiz var gibi gözükse de görünen öyle. Ama bir şey eksik. Zaten eksik olan kısa sürede kendini gösterir. Bizde de sevgi, saygı, sadakat eksik.

Hasta olduğunu söylediği günü hiç unutmuyorum. Gazeteye gidip işleri toparlamamı söyledi. Eve erken döndüğümde hiç de hoş olmayan bir durumla karşılaştım. Özdemir hasta değildi, üstelik Amerikalı bir kadınla uygunsuz bir vaziyetteydi.

“Ben onun için jilet gibi, tıraş sabunu gibi, kolonya gibi bir şeydim. Ekmeği bile değildim. Tıraş olup kolonya bulamazsa nasıl tedirgin oluyorsa öyle tedirgin oluyordu. Ben olursam rahattı. O kadar rahattı ki ara sıra bir başka kadınla da yatabilecekti.”

Boşanmak istedim. İstedim de kolay oldu mu? Terk edilme duygusu bir erkeği delirtiyordu. İstiyordu ki terk eden o olsun.

“Ne tuhaf oluyordu erkekler terk edildiklerini anlayınca.”

Oysa aradığım tek şey huzurdu. Sadece huzur. Günler geçiyor bense samimiyeti, doğallığı bulabileceğim yerde olmak istiyordum.

“Bir pazartesi günüydü. Günler, şu garip günler! Uykumuzun içinde saatleri başlayan günler! Uyandığımız zaman üçte birini arkada bırakmışızdır başlayan günün, kaldı mı üçte ikisi… Yap bakalım hesabını! Hey gidi pazartesi hey! Kaldı on altı saatin. Bir saat kavgaya say, bir saat konuşmaya, iki saat yürümeye, yarım saat düşünmeye koy, yemeye içmeye de bir saat, yarım saat el yıkama, aptes bozmaya, yarım saat olduğun yerde kestirmeye, çeyrek saat bilet almaya, tünele, tramvaya, vapura binmeye… Say sayabildiğin kadar. Koy bu on saatin içine boşlukları doldur bakalım. Sevilmeye koyabiliyor musun on dakika? 

Yazı makinelerine, kalem tutan parmaklara, neşterlere, ilaçlara, selam vermeye, kitap okumaya, iki kadeh içmeye… Vakit mi kalıyor insanoğluna? Bunu yaparsan onu edemiyorsun.

Kimine dar, kimine bolsun pazartesi! Pazartesi! Sanki pazar bir şeymiş de onun bir de yarını, ertesi günü var. Ertesi günü yapacak işlerin içinde hep aynı olanı bir yana bırakırsak bize saat olarak ne kalır? “

Özdemir’den ayrı yaşamaya başlamamla İstanbul Beykoz’da annemle babamın yanında kalmaya karar verdim. Nereden bilirdim ki bir balıkçıya âşık olacağımı? Cemal. Pervasız, pek eğitim görememiş, ekmeğini balıkçılıkla kazanan, zeki, alelade ama incecik, bıçak gibi keskin yüzlü, benim için her geçen gün daha da yüceleşen koca adam.

“Bir kere başlangıcını ve sonunu boşluk farz ettiğimiz ve böyle olduğu şüphesiz bir hayat telakkisi kabul edelim. Bakın o zaman saadeti düşünür müyüz? Ama arzu, ama aşk, ama yiyip içmemizin damarlarımıza ve guddelerimize doldurdukları kudret boşalması olan tatmin edilme derhal anlamını duyuracak ve olmayan saadetin yerine iki boşluğun arasındaki hayat denilen madde oyununun devamı için ne güzel, ne bilinmez şeyler icat edecektik.”

İçim, dışım birdi benim. Konuşurken insan  ayırt etmezdim ki hiç. Bakkalı, manavı, garsonu… İnsan olsun yeterdi bana. Kahvehane, meyhane ne var anlamıyorum ki girmişsem böyle yerlere. Ama dedikodular dinmedi. Konsolosun kızı daha boşanmadan zıvanadan çıktı dendi.

“Bir dedikodunun dedikodu olabilmesi için insanlardan bir bölüğünün bildiği bir şeyi öteki bölüğünün bilmemesi lazım gelmez mi?”

Hep konuştular, hiç rahat bırakmadılar. Ya Cemal ve ben? Nasıl söylerdim babama bu aşkı? Kabul eder miydi Balıkçı Cemal’i? Ne mümkün. Zaten ayyuka çıktı çok sürmeden bu durum.

“Konsolos Bey’in dul kızıyla vapurlarda yan yana otururmuş. Diz dize akşam sefası ederlermiş. Cemal erkektir, kiminle isterse gezer, konuşur. Erkeklerin elinin kınası, karının alnının karası.”

“Ama kimse aslını, kafatası içinin meselesini anlamak için uğraşmıyordu.”

“İki kişinin mesut olmasından ne çıkar? Şimdiye kadar ne çıktı? Dünya mı değişti?”

Değişmedi, hiçbir şey değişmedi. İsterdim ama olmadı. O Cemalliğine teslim oldu ben kaderime.

Bir bilet aldım trene. Bilinmeyen uzak yerlere.  Yeni bir şehirde, yeni bir isimle, yepyeni bir hayata başladım. Aramasın beni, merak etmesin diye, babama da mektup yazıp yolladım. Gazetelere Kayıp Aranıyor ilanı vermiş. Daha çok arar. Ben kendimi buldum. Şimdi çok mesudum.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR