Bence atmosfer oluşturmak, birden fazla bileşenden oluşan her şey gibi öğretilebilir değil ama öğrenilebilir bir şey. Yöntemse basit olduğu kadar meşakkatli: okumak.
Roman ya da öyküde atmosfer dendiği zaman akla ilk gelen fiziki mekân olsa da aslında atmosfer, geniş anlamıyla çevrenin, dar anlamıyla mekânın ama her halükârda içinde bulunulan şartların kişide uyandırdığı duygu ve duyumu ifade eder. Başka bir deyişle atmosfer sadece mekândan ya da sadece insan eylemlerinden oluşmaz. Olay örgüsünü de kapsayan uzam, atmosferin görünen kısmıyken görünmeyen kısımda, algı değişimine bağlı olarak ortaya çıkan duygusal tepkiler bulunur. Tel Aviv Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Ruth Ronen, kurgusal bir metinde uzamın, mekân, zaman, karakter, olay gibi pek çok unsuru kapsayan kurgusal bir alanı ifade ettiğini ve dilbilimsel yapıların oluşturduğu anlambilimsel bir yapı olduğunu belirtir.1 Dolayısıyla uzam, doğrudan görsellikle bağlantılıdır ve yazarlar uzamı, tasvir yoluyla aktarırlar. Örneğin senaryo yazımının temel kurallarından biri der ki, görselleştirilemeyecek cümleler kurmayın, çünkü film görsel bir deneyimdir.2 Kurmaca metinlerin görsel deneyimiyse uzam sayesinde oluşur. Okur hangi zamanda, nerede, nasıl bir ortamda, nasıl karakterlerle karşı karşıya olduğunu bilmez ya da algılayamazsa olay örgüsüyle ulaşılmak istenen duygu durumu okura sirayet etmez. Böylesi kuvvetli bir noksanlıksa metni kurmaca olmaktan çıkarıp alelade bir üçüncü sayfa haberine, vasat bir olay aktarımına dönüştürür.
Atmosfer, bazı kurmaca türlerinde “varsayılan mod” olarak kendiliğinden gelir. Örneğin distopik anlatıların büyük bir kısmı karamsarlıkla, umutsuzlukla, çaresizlikle ilintili olduğundan görsel öğenin zaruri olduğu bu anlatılarda mekânlar, bahsi geçen belli ruh hallerini çağrıştırmak üzere tasarlanır.
“Dışarının soğuğu, kapalı pencerelerden bakıldığında bile belli oluyordu. Aşağıda, sokakta rüzgâr, tozları ve yırtık kâğıt parçalarını burgaç gibi döndürüyordu; güneşin parlaklığına ve göğün mavisine karşın, dört bir yana asılmış posterler dışında her şey renksiz gibiydi. Nereye baksanız, siyah bıyıklı surat karşınızdaydı. Biri de hemen karşıki evin ön cephesindeydi.”3
Ama yazarın elindeki tek imkân mekân tasviri değil elbet. Karakterlerin tutum ve davranışları, görünüşleri, birbirleriyle olan fiziksel ve duygusal mesafeleri çok daha etkili bir atmosfer oluşturur.

“Asker değildi. Market Sokağı’nda gezinip duran, müstehcen gösterilere, seks filmlerine, silah galerilerine; girişlerinde buruşuk parmaklarıyla göğüs uçlarını tutan ve şehvet dolu yan bakışlar fırlatan orta yaşlı sarışınların fotoğraflarının asılı durduğu ucuz gece kulüplerine aval aval bakan, açgözlülük yüklü köylü suratlarına sahip, sakız çiğneyen o kaba erlerden biri değildi. Son bombanın düşmesinden önce bile San Francisco'nun düz kısmının neredeyse tamamına harabelerden fırlamış, teneke ve kartondan yapılmış o sarsak, derme çatma gecekonduları inşa etmiş olan o pis ve gürültücü, cazcı ayaktakımından biri değildi. Hayır – bu adam elit tabakaya aitti.”4
Atmosferin kendiliğinden belirdiği fantezi, bilim kurgu, korku, polisiye gibi bazı türlerde uzam, sadece çağrışım yoluyla bile kendini hissettirir. Örneğin saydığım bu türlerde salt mekâna odaklanmak bile aklımızda belli ortamların belirmesini sağlar: devasa kulelerin yükseldiği görkemli ormanlar, mekanik aksamına rağmen yarattığı olağanüstü illüzyonla dünyayı hayrete düşüren yapay bir gezegen, geceleri çığlıkların işitildiği terkedilmiş bir ev, izbe köşelerinde torbacıların kol gezdiği tekinsiz sokaklar. Geçmişten gelen birikimin hazır ettiği bütün bu sahneler bir yanıyla iyi çünkü o türe ilişkin atmosferin nasıl olması gerektiği hakkında bilgi verir. Ama öte yandan kötü çünkü bu hazır sahneler sürekli kendilerini dayatır. Bu da hem olay örgülerinin hem de karakterlerin kendilerini tekrarlamasına yol açar. Tabii bu demek değildir ki, bahse konu türler yaratıcılıktan yoksun olsun. Mesela Yüzüklerin Efendisi ne kadar yaratıcıysa Taht Oyunları da o kadar yaratıcı ve özgündür çünkü türün tanıdığı kısıtlı hareket alanı, bir anlamda yazarı zorlayarak onu farklılık arayışına sevk eder ve çeşitliliği artırır.
Peki kurmaca bir metinde atmosfer nasıl oluşturulur? Bu işin olmazsa olmaz altın kuralları, sıfırdan başlayıp adım adım takip edilecek ve nihayetinde zirveye ulaştıracak bir yöntemi var mı? Anglo-Sakson dünyası olduğunu söylüyor. Zira Amerika ve İngiltere’de – yaratıcı yazarlık atölyelerinin oldukça dar bir bakış açısıyla tartışıldığı Türkiye’nin aksine – yıllardır bu alanda mezun veren lisans programları mevcut. Meselenin ekonomi politikle olan ilişkisi ve bu konudaki tartışmalar bir yana, akademinin yaratıcı yazarlığa sağladığı en büyük katkı, yazma eylemini öğretilebilir hale getirmesi olsa gerek. Hele ki, okumanın değil ama yazmanın daha revaçta olduğu bir dönemde. Elbette bir şeyin öğretilebilir olması, kat’i surette öğrenilebildiği, pratiğe dökülebildiği anlamına gelmez ama yazma ve okuma deneyimini birlikte yaşatan bu programlar, iyi yazarlar değilse bile en azından iyi okurlar, hatta nadir de olsa eleştirmenler yetiştirir. Üstelik dramatik yazarlık ya da senaryo yazarlığı öğretilebiliyorsa yaratıcı yazarlık niçin öğretilemesin?
Kentucky Üniversitesi’nde yaratıcı yazarlık dersleri veren Hal Blythe ve Charlie Sweet, Creative Writing and an Overlooked Population isimli makalelerinde5 öğretmenlere verilecek yaratıcı yazarlık dersinin pedagojik formasyon bakımından önemini tartışırken More Than a Place isimli makalelerinde6 öğrencilere yol gösteriyor ve yeni bir hikâyeye başlamanın yeni bir dünyaya kapı açmak anlamına geldiğini belirtiyorlar. “Okurlarınızın o eşikten geçmesini istiyorsanız zihninizdeki dünyayı inandırıcı kılmanız gerekir. İyi düşünülmüş, iyi aktarılmış en ufak ayrıntı bile okuru, kurgunun gerçekliğine ikna edebilir. Bu da her şeyden önce atmosferi doğru bir biçimde kullanmakla başlar.”
Peki nasıl? Farklı mecralardan toparladığım önerilerin tamamı temel bir kuralla başlıyor: anlatmayın, gösterin. Bunun için de önce mekânı ya da ortamı tasarlayın. Okura karşılaşacağı durumla ilgili görsel ipuçları verin. Duyusal çağrışımlardan faydalanın. Karakterlerin ruh halini belirgin kılacak sözcükler seçin, hatta gerekirse duygu durumlarını temsil eden sözcüklerin bir listesini yapın. Diyalogları kullanarak aktardığınız hikâyenin yoğunluğunu artırın ya da azaltın.
İşin doğrusu, bu şekilde sıralanan pek çok talimat var ve içlerinden hikâyeye en uygun olanları seçmek, yani neyin nasıl yapılacağını, neyin ne işe yaradığını bilmek, sonra da bunları uygulamak, zaman içerisinde gelişen bir refleks. En basitinden herkesin aşina olduğu beş duyunun atmosfer oluştururken kullanılmasını ele alalım. Blythe ve Sweet’in verdiği bazı örnekler şöyle; “Koku: kaza mahallinde yanan bir lastik, hastaneye sinmiş keskin dezenfektan kokusu. Ses: spor müsabakasında kalabalığın gürültüsü, tenha bir apartmanda musluktan damlayan suyun sesi. Tat: yanmakta olan bir binadan yükselen dumanın genizde bıraktığı tat. Dokunma: lüks bir apartman dairesindeki yumuşak deri kaplı koltuğun verdiği his.”

Tabii bütün bunları tasarlarken kolektif kültürel değerlerin de dikkate alınması gerek. Mesela kızarmış etin kokusu çoğu ülkede açlığı ya da tokluğu çağrıştırır ama Hindistan’da değil. Veya sokak ortasında oturmuş kimsesiz bir köpek Türkiye için olağan manzaralardan biriyken Kırgızistan’da geçen bir hikâyede okurun az sonra tanık olacağı dehşetin ön sinyalini verir çünkü Kırgızistan’ın bazı bölgelerinde arabayla köpeğe çarpmanın uğur getireceğine inanılır. Toplumsal yapıya ek olarak bir de düşünülmesi gereken bireysel farklılıklar var. Örneğin mezarlık tasviriyle başlayan bir kurguda maksat, yıllardır o mezarlıkta yaşayan münzevi bir bekçinin gözünden yaşlılığı anlatmaksa okurda korku ya da tedirginlik uyandıran bir başlangıç, hikâyenin kalanına hâkim olacak olan düşünsellikle bağdaşmaz. Ama eğer ki öykünün maksadı, bir şekilde mezarlığa giren, bundan ötürü korku duyan ama daha sonra yaşlı mezar bekçisiyle arkadaş olan bir çocuğun hikâyesini aktarmaksa durum değişir. Tabii bu da beraberinde bakış açısına karar verme gerekliliğini getirir. Şayet birinci tekil şahıs anlatıcı seçildiyse tedirginlik hissi yaratan bir mezarlık tasviri (rüya ya da hayal olmadığı sürece) bekçinin bakış açısı olamaz. O zaman anlatıcı mecburen çocuktur. Veya tam aksi, hiçbir çocuk (yine olağan dışılık söz konusu değilse) mezarlığa bakıp geçmişin muhasebesini yapmaz. Bütün bunlardan sonra bir de zaman meselesi var. Çünkü hikâyenin geçtiği tarihsel zaman sadece ortamı değil, bütünüyle uzamı etkiler. Dil ve dilin içinde saklı duran anlatısal zamansa “tarih ve zamanla bir ateş topu oluşturarak”7 gerçek olanla olmayan arasındaki ayrımı kaldırır ve Semih Gümüş’ün deyişiyle, “Harflerin, sözcüklerin, tümcelerin bir araya gelişi, inanılması zor bir etkiye yol açar.”8 Tarihsel zamanın atmosfere olan etkisi, zamanın yaratım kabiliyetiyle ilintiliyken anlatısal zaman benzer bir etkiyi dil vasıtasıyla oluşturur. Fiziksel olandaki her değişim içsel olanda bir karşılık bulacağı için tema aynı kalsa bile tarihsel zamandaki değişim, hikâyeyi en baştan inşa eder. Bunun yegane istisnasıysa iyiyle kötü arasındaki mücadele temasının görünümlerinden biri olan insanlık suçları. Örneğin İnan Çetin’in Vadi’sindeki Pervane, 1938 yılında Hozat’ta yaşadıklarının tıpkısını, bugün de aynı atmosfer içinde yaşayabilir:
“Sevdiklerinin katılaşmış cesetlerine bakıp feryat figan ağlayarak acılarını dillendiremediği içindir ki kalbinin hâlâ atıyor olmasına şaşan Pervane, indiği yokuşu yavaş yavaş tırmanmaya başladı. Yaralı haliyle daha uzağa gidemeyeceğini anlamıştı, sevdiklerinin katledildiği oyukta iyileşene kadar onlarla birlikte yaşamalıydı. Ama bu vahşi doğada kesilen başların haddi hesabı yoktu, onların ruhlarını incitecek bir şey yapmaya kalkmamalıydı. Cesetleri vahşi doğaya bırakıp gitmeliydi.”9
Ama dil, dehşetlerin yarattığı izlenimleri bile değiştirebilir ki, bunun en basit örneği de efsaneler, masallar ve hatta kutsal kitap anlatılarında görülür. Anlatı hızıyla değişkenlik arz eden bu tür anlatılarda dil, zamanlar sistemini manipüle ederek anlatının hızını değiştirir ve kurgunun inandırıcılık vasfını zayıflatır. Dili doğru bir biçimde kullanmak, yani hangi hikâyede nasıl bir dil oluşturulacağını bilmekse maalesef “karakterlerin ruh halini belirgin kılacak sözcükler seçin, hatta onlardan bir liste yapın,” demek kadar kolay değil. Aksine oldukça çetrefilli. Belki de bu yüzden çoğunlukla umursanmıyor, hatta dili kullanmak derken kast edilenin ne olduğu bile doğru dürüst bilinmiyor. Oysa denklem çok basit: nasıl ki görüntü yoksa film de yoktur, dilin olmadığı yerde de edebiyat olmaz. Nitekim Semih Gümüş’ün de belirttiği gibi, “tarih ve zaman yetkin bir yazınsal uzam oluşturabilir ama, bir başlarına ateş topunu tamamlayamaz. Yazı ve dil o uzamın boyutlarını derinleştirir, edebiyatı yakıcı bir güce dönüştürür.”10
Sonuç itibariyle elimizde etkili bir atmosferin nasıl oluşturulacağını anlatan, neyin nasıl yapılacağını gösteren kılavuzlar var ama (yukarıda açıklamaya çalıştığım gibi) her dilde, her kültürde, her anlayışta başarıyla uygulanabilecek evrensel bir reçete yok. Bence atmosfer oluşturmak, birden fazla bileşenden oluşan her şey gibi öğretilebilir değil ama öğrenilebilir bir şey. Yöntemse basit olduğu kadar meşakkatli: okumak. Dikkatli bir biçimde, özümseyerek ve neyin nasıl aktarıldığına önem vererek okumak. Bu, yazmaya henüz başlamakla birlikte zamanı olmayanlar için pek makul bir tercih değilse bile asla vazgeçmeyecek olanlar için tek tercih çünkü “bilginin ve tarihin kapısı hiç kimseye istemeden açılmaz. İstemeyi bilmeyenler için yapılacak tek şey gözünü anahtar deliğine uydurup öte yanda olup bitenleri, gelip geçenleri, durumu izlemektir. Kapı ardına dek açıldığında karşımıza çıkacaklarla anahtar deliğinin görüş açısı içine sığanlar aynı olabilir mi?”11
1 http://monografjournal.com/sayilar/7/kurguda-uzam-monograf-sayi-7.pdf
2 Denny Martin Flinn, Senaryo Nasıl Yazılmaz, Sf.186, Çev. Ali Kerem Gülermen, Kalkedon Yay., 2015
3 George Orwell, 1984, Sf.20, Çev. Celal Üster, Can Yay., 2010
4 Philip K. Dick, Yüksek Şatodaki Adam, Sf.12, Çev. Dost Körpe, Metis Yay., 1999
5 https://www.tandfonline.com/doi/epdf/10.1080/14790720508668950?needAccess=true&role=button
7 Semih Gümüş, Yazının ve Tarihin Bilinci, Sf.17, YKY, 1994
8 Semih Gümüş, Çözümleyici Eleştiri, Sf.169, Can Yay., 2012
9 İnan Çetin, Vadi, Sf.22, YKY,2020
10 Semih Gümüş, Yazının ve Tarihin Bilinci, Sf.17, YKY, 1994
11 Semih Gümüş, Yazının ve Tarihin Bilinci, Sf.19, YKY, 1994






