Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

5 Ağustos 2020

Öykü

303 Yenibosna-Silivri

Mehmet Kabakçı

Paylaş

5

0


Gün batımında, bulutlar kanlı kanatlarıyla ufukta soluklanırken rüzgârın çayırlı tepelerden getirdiği yağmurlarla birdenbire ölmek istiyorum. Sokaktayım mesela, evden çıkmışım ya da otobüsten iniyorum, aniden yığılmalıyım ve dünyada tattığım son şey alnıma pıtır pıtır değen yağmur taneleri olmalı. Sadece bu sahneyi yaşamak için kurgulamalıyım ölüm vaktimi. Önce kuzeyden serin rüzgârlar gelip değmeli saçlarıma. Ve orman, yosun, söğüt kokuları almalı burnum. Üşümeliyim de. “Yağmur gelecek galiba,” demeliyim. Kararmalı hava, gürlemeli, ürkütmeli. Şimşekler, yıldırımlar mavimsi çatallı dilleriyle ulumalı. Birden dolu dizgin, kara yağız bir at gibi gürültüyle gelmeli yağmur. Çatılara, pencerelere, ağaçlara patır patır çarparken; saçaklardan, dereciklerden, yol kenarlarından akmalı o bulanık, sabırsız, çocuksu sel.

“Yeteer!” diye bağırıp vurdu elini masaya Köpek. “Artık bu bezgin romantizmden yağmurdan, kuştan kurtul be oğlum, kurtul!” “Ne yazmalıyım sence?” diye sordum itaatkâr, ne söylerse boyun eğeceğim bir tonla. “Çık, insanı yaz, sokağı yaz, dışarıda dönen dünyayı yaz müzmin herif!” dedi. Karşılık vermedim. Haklıydı. Hayatın nabzı dışarıda atıyordu. Mutlu ve güzel günler için sakladığım kıyafetlerimi giydim, maskülen, odunsu, parfümümden de sıktım. Sırt çantama bir iki dergi ve not defterimi de koyup on bin fitten atlayacak bir paraşütçü gibi kapının önünde durarak son kez baktım evin içine. Unuttuğum bir şeyler olmalıydı. Otobüse bindikten sonra aklıma gelecek bir şeyler... Bu mukadderatın önüne geçebilir miydim? “Şemsiyeni unuttun şapşal, şemsiyeni,” dedi Köpek.

Çocukluğumdan beridir içimde hırlayıp duran Köpek'e otuzlu yaşlarımın sonunda nihayet bağımsızlığını vermiştim. İradesinin hür olması gerektiğini belirtmiş hiçbir tesir ve baskı altında kalmadan, sadece gerçeği söylemesini istemiştim kendisinden. “Sana özgürlüğünü verdim ama sen, tüm varoluşunu benimle ters düşmeye adamışsın sanki,” diye iğneledim onu. “Fena mı? Arkanı toplayan biri var işte,” dedi. “Sen mi arkamı mı topluyorsun? Haddini aşma köpek, seni ben yarattım!” diye tersledim onu.

Otobüs durağı, üç yüz metre ileride, E-5 devlet karayollarının kenarındaydı. “O eski ismi, artık D-100 oldu,” dedi Köpek. Üstünde durmadım bu gereksiz bilginin. E -5 ölümsüzdü. Yarım asırdır acılarımıza, trajedilerimize ve yol hikayelerimize ev sahipliği yapmış bu efsanevi yolun adı bir kararnameyle değiştirilemezdi. Otobüsler, kamyonlar, otomobiller süratle geçiyordu. İleride, yağmurun ve rüzgârın puslu bulanıklığı içinde paslanmış bir üst geçit, Sovyetik bir heyula gibi gözüküyordu. Merdivenlerden çıkıp yolun öteki tarafına, İstanbul istikametine geçtim. Otobüsün farları tozlu tiyatro sahnelerini aydınlatan iki projeksiyon gibi yağmur zerrelerini açığa çıkarıyordu. 80’lerden beri sürüklediği yorgun gövdesi kırk metre ileride tıslayarak, esneyerek durdu ve kapılarını açtı; 303 Yenibosna – Silivri.

Kimler yoktu ki bu otobüste; suçlular, suçsuzlar, fahişeler, göçmenler, öğrenciler, mahkûm yakınları, yazlıkçılar, emekliler, firariler, oturanlar ve arkaya doğru ilerlemeyenler. İçerideki tıkış tıkış kalabalığın nefesi otobüsün tavanında sisli bir atmosfer oluşturmuş. Herkes suspus. Sanki milyonlarca yıldır bu otobüsün içinde sonsuz bir döngüde sıkışıp kalmışlar. Kasvetli birer maskeye benzeyen suratlar mutsuz, gergin, ölü, bezmiş…

Daracık koridordaki insan yığınını yara yara arkaya doğru ilerliyordum ki oturanlardan birinin kalkmaya hazırlandığını fark ettim. “Burada pozisyon al,” dedi Köpek. Yer bulmuş oturuyordum. Çok geçmeden yaşlı bir kadın geldi, dikildi tepemde. “Yerini vermen gerek,” dedi Köpek. Canım sıkılmıştı ama yine de yüzüme centilmence bir ifade takarak kalktım; “Buyurun hanımefendi, oturun lütfen,” dedim. Mendebur kadın teşekkür bile etmedi. “Centilmenliğinin kıymeti yok insanlarda,” dedi sinsi bir tonla Köpek. Sinirlendim, “Üstüme gelme ulan!” diye tısladım Köpek'e. “Saygın bir yüzün yok, ondan,” diyerek iyice tepemin tasını attırdı Köpek. “Ne diyorsun ulan sen,” dedim, “ne var peki?” “Bilmiyorum," dedi Köpek, "uşak suratı var sende."

Yağmur suları asfaltın oyuklarında gölcükler oluşturmuştu. Arabalardan, sokak lambalarından, tabelalardan yayılan ışık huzmeleri sarılı, mavili, kırmızılı parıltılar yaratmıştı ıslak yolun üstünde. İnsanlar yerdeki bu sihirli dünyayı görmüyorlardı. Durdum birinin başında. Eğilip iyice baktım gölcüğün içine. Derin, dipsiz rengarenk bir kaleydoskop gibiydi. Tüm cadde, insanlar, dükkanlar, mağazalar içindeydi. Atlamak istedim içine. Bir geçit vardı orada. Tasasız dünyalara, ana rahmine, vajinaya götüren bir geçit. Şimdi, burada, gelip geçen arabaların, insanların, kadınların arasında, tabelaların neon ışıkları yüzümü boyarken bu gölcüğün birine dalıp yepyeni bir dünyaya çıkamaz mıydım? “Yine mi boş lirizm,” diye dürttü Köpek, “yürü ulan ıslanıyoruz, şu kafelerden birine atalım kendimizi.”

Döner kapılardan geçince üniformalı iki kadın, “Hoş geldiniz!” diyerek karşıladı bizi. “Hoş bulduk, teşekkürler,” dedim ama umursamadılar. Sokağa çıkmaya, insan içine karışmaya gelmiyor azizim, bu ne kabalık! Gittikçe öfkeleniyordum. “İş icabı diyorlar, bozulma hemen,” dedi Köpek, ama bozulmuştum. Sıcak bir kahve eşliğinde, çantamdaki dergilerden birkaç yazı okursam toplarım kendimi diye düşündüm. Kakara kikirilerden uzak bir masaya oturdum ve garson çocuğa, “Affedersiniz!” diye seslendim. Duymadı mı acaba? “Bakar mısınız beyefendi!” Kimsenin baktığı yok. Köpek'in uşak benzetmesi geldi aklıma, ateş bastı yüzümü. “Emrivaki konuş,” dedi Köpek, “öyle alışmışlar.” Boğazımı temizledim, sesime gerekli bas ve tiz ayarını verdikten sonra;

“Bakar mısın birader!”

“Buyurun efendim!”

Kıkır kıkır gülüyordu Köpek. Kahve geldi, dergilerimi, defterimi çıkardım. Her şey yoluna girdi diyordum ki arkamdan ince, oturmamış, genizden gelen çiğ bir ses kafatasımı şişlemeye başladı.

Allah Murat’a sabır versin. Murat bunun nişanlısıymış, ayda altı bin lira kazanıyormuş ama altı binle ev mi, araba mı alabilirlermiş annesi! Murat efendi biriymiş, kendisine neredeyse ayda beş yüz lira harcıyormuş, ama o da gençmiş, güzelmiş, peşinden koşan çokmuş. Beyaz eşyası, sitenin kirası, okuduğu üniversite, çirkin arkadaşlarının güzel şansı, babasıyla annesinin evliliği, sefaletleri, kendisinin fakirlik çekmek istemediği, evliliğin masrafı… Arkamı dönüp, “Suus! Sus ki biraz da annen konuşsun geri zekalı!” demek istedim. Yorulmadın mı, çenen ağrımadı mı, acıkmadın mı? Annen olacak kadında da ne sabır varmış. Kapat kızım, işim gücüm var benim, seninle çene çalamam, deyip çoktan suratına kapatmalıydı telefonu. Kadın susmuyor, durmuyor, ha babam anlatıyor da anlatıyor... “Gidelim buradan, bu kadın susmayacak,” dedi Köpek. “Nereye gidelim, her yer cehennem ulan görmüyor musun?” diye bağırdım köpeğe. İnsanlar başlarını çevirip baktılar. Bir tanzimat münevveri öfkesiyle, “Her yerdeler yahu, her yerdeler!” diye söylenerek çıktım.

Ekşimiş caz şarkılarının çaldığı, rahat bir yerdeyiz. Ortama karakter katsın diye duvarlara asılmış otantik resimler, Latin Amerika’nın bilmem hangi bölgesinden özenle toplanıp kavrulmuş kahve çekirdeklerinin kokusu, öğütücülerden, mikserlerden çıkan böğürtüler, şakalar, kahkahalar… Biraz ileride, önündeki kitaba gömülmüş orta yaşlı bir adam. Bu kadar ilgiyle ne okuyor merak ettim. Yanaşsam, yanına oturup merhaba desem, eski bir dost hasretiyle sarılsam, ağlasam... Kurtar beni, götür, bu resmin içinden sök, çıkar beni diye yalvarsam… Caddeden, camları açık bir arabadan tıslayan hoparlörün sesiyle kendime geldim. Fabrika bandındaki ürünler gibi maddesel, bilinçsiz, tekdüze ilerleyen bir kuyruğun en arkasına yapıştım. İkinci dünya savaşında, elindeki tasla çorba sırasına girmiş esirlerdik. Çay istedim. Bardağının üzerinde kafenin ismi yazıyordu. “Tüm çay bardaklarının üstünde bu yazı var mı?” diye sordum. Köpek dayanamadı, “Yapma be kardeşim, buna da bulaşma şimdi,” dedi. “Sen sus!” dedim. “Neden çay istedim biliyor musun?” dedim çayımı verecek çocuğa, sesimi yükselterek. Herkesin dönüp bana baktığını fark edince felsefi bir tirat çekmenin yeridir diye düşündüm. “Neden çay içmek istedim biliyor musunuz? Çünkü bu Allah’ın belası gezegende üstüne etiket yapıştırılmamış tek şey çay bardaklarıydı. Fakat şuna bakın; şeffaflığı, ince beli, sadeliği ve sınıflar üstü kimliğiyle bildiğimiz çay bardağının orta yerine kocaman bir yazı koymuşlar. Yeter! Bari buna yapmayın be kardeşim!” “Ulan sus, delirdin mi dayak yiyeceğiz şimdi bu saçmalıkların yüzünden,” diye carladı Köpek. Derhal öteki elimle –diğerinde çay bardağı var– boynundan tutup başını yere kadar eğdim ve, “Kes sesini işbirlikçi burjuva köpeği!” diye haykırdım. Bir anda kahkahalar, şakalar, cıngırtılar, kesildi. Patlamış bir tabanca sonrası sessizliği oluştu. Havada yörüngelerinde dönüp duran toz zerreleri de olmasa bir fotoğraf gibi hareketsizdi salon. Biraz önce kahkahalar atan suratlar grotesk heykeller gibi öylece asılı kalmıştı havada. Pery Como’nun ipek gibi akan sesi ilk defa hak ettiği saygıyla dinleniyordu. Kendimi ulu bir ağaca benzetmek için kollarımı kaldırdım ve haykırdım: “Ucuz bir farsın milyonlarca değersiz figüranından başka neyiz biz! Tiksinti verici, iğrenç larvalarız, kurtçuklarız. Ruhu, şekli, kimliği, formu olmayan sadece ağız ve bağırsaktan mürekkep bakterileriz! Bizler pis haşeratlarız, sürekli üreyen, çoğalan bu dünyanın asalaklarıyız!” Arapça, Farsça, Kürtçe, Türkçe, böğürtüler yükseldi kalabalıktan. “That’s enough!” diye bağırdım mermer tezgaha sert bir şaplak atarak. Köpek başını iyice yere yaslamış alaycı bakışlarla beni izliyordu. Uğultular, hırıltılar, hareketlenmeler başladı. “Ne diyorsun sen kardeşim!” diyerek ayağa kalktı herifin biri. Bir başkası, “Defol git buradan beyinsiz adam!” diyerek gözlerini üzerime dikti. Aşağılık mikroplar, heriften cesaret alıp üstüme yürümeye başladılar. Köpek, “Gidelim buradan, bekçiler geliyor,” dedi. “Gelirse gelsinler ulan, düzenin bekçilerinden korkacak kadar haysiyetsiz değilim ben!" diye kükredim. Şişman kadının biri, “Boşverin arkadaşlar, adam iyi değil, görmüyor musunuz,” dedi. “Gitsin başka yerde şov yapsın, milleti rahatsız etmesin burada,” dedi, başka bir kadın.

Okuduğu kitaptan bir kerecik bile başını kaldırmayan adama doğru döndüm ve, “Neden susuyorsun, susmak bir entelektüele yakışır mı beyefendi? Okuyorsun ama eylem gerek dostum, isyan gerek!” dedim. Oralı bile olmadı. “Yürü gidelim, çabuk ol, polis çağırdılar ulan dangalak!” diye hırladı Köpek.

Çantamı omzuma attım ve derhal dışarı attım kendimi. Garip müziklerin çaldığı, camları açık gri bir peugoutun içinden kirli sakallı bir çiroz, “Sağına soluna baksana dayı,” diye tersledi beni. Elimdeki şemsiyeyle üzerine yalancıktan da olsa yürüyüp korkutmak istedim deyyusu ama Köpek keskin dişlerini göstererek, “Gidelim buradan polisler peşimizde,” dedi. Karşı kaldırımda, parlak fosforlu tabelasıyla bir lokmacı dükkanı çarpınca gözüme, ayaklarım titremeye başladı. Hamur, şeker ve yağ için nereden baksanız yüz kişi sıraya dizilmişti. "Bu ülke bütün cephelerinde kaybetmiş," diye haykıracaktım ki iki polis memuru bana doğru geliyordu. Topuklamaya başlamıştım bile. Yağmurun altında hızla koşuyordum. Arkamdan uluyor, gülüyor, kişniyordu Köpek.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yüz Yıllık YolculukFaruk Ulay
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

27 Ocak 2026

Natalie Haynes ile Hayatındaki Kitapla..

Okumaya dair en erken anım Russell Hoban’ın yazıp Lillian Hoban’ın resimlediği Harvey’s Hideout. Harvey, kız kardeşinin korkunçluğundan şikayetçi olan bir misk sıçanı. Ama kız kardeşi Mildred da ona karşı aynı şeyleri hissediyor. Bu kitabı okuduğumda san..

Devamı..

Uyanmanın Yanıcığı

Tuğçe Vural

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024