İÇ SESİM
Hiçbir zaman kendi resmimi kusursuz çizemedim. Hep yalan söyledim, sonra inanamaz oldum. İç sesimle yaşıyorum, bir türlü aslımı dökemiyorum; korkuyorum, güvenemiyorum. Beni bu hale getiren de yine benim. Düşünmekten hayatı kaçırdığımı anladığım an, bir yıldırım aydınlığı beynimde belirdi ama nafile karar alamıyorum, korkuyorum işte.
Kusursuz olmak isteyenlerin hepsi mutsuz? Kusursuz olmadığımı bile bile yürüdüm; ama yine de mutlu olamadım. Mutlu olmak yalnızca çocuklara özgü o da büyünce geçiyor. Biri beni lütfen anlasın, anlaşılmadan ölmek istemiyorum fakat belki ölürsem içimi acıtan şeylerden de kurtulabilirim. İntihar eden insanları anlayabiliyorum artık. Onları üzenlerden intikam almak için yaptıkları bu fedai eylemin ardından Tanrı’ da bahşettiği yaşamı reddedenlerden intikamını alacaktı.
Unutmak istiyorum, geçmişi unutursam daha iyi olurum diyorum; ama daha çok düşünüyorum daha çok kafa yoruyorum. Benim kafa yorduğum kadar onlar da kafa yordu mu? Çırpınışlarımın karşılığı yoksa önemli değilsem değersizleşiyorum. Sadece nefes alan bir ceset kaldı benden geri. Nenem alzheimera yakalandığında Türkçeyi unuttu artık sadece Zazaca konuşuyor. Bana da böyle güçlü bir unutuş lazım, belleğim çok ağır taşıyamıyorum.
Her şey daha da kötüye gidecek biliyorum, iyiye giden tek bir şey yok. Nereye kadar dayanırım bilmiyorum, patlama noktama geldiğimde derin bir sessizliğe gömülecek her şey. Bu değildim daha güçlüydüm nasıl oldu da her şey bu kadar anlamsız oldu. Hayır demediğim anlardı başımı belaya iten.
Birbirini çok seven insanlar, ayrıldıkları an yapamayacaklarını anlayıp sıkı sıkıya sarılırlarmış. Ayrıldık; demek ki bizden hiç olmamış. Kansız yaralar daha çok acıtıyor, bol su içsem de atamıyorum dışarı. Hiçbir doktor da çözemedi, makinalara dolu odalara sokup didik didik ararlar da insanı, kalbi kırılanın acısını göremezler.
Bedenim zihnime hapsoldu, beynimi ele geçiren düşüncelere engel olamıyorum, onlar her yerde benimle. Mühim bir insan değilim herkes kadar akıllı, herkes kadar aptalım; ortalama biriyim. Terk edin gidin lütfen zihnimden yapamıyorum olmuyor…
Rüyalarda karşılığımı buldum. Neysem uyurken de öyleyim, gündüzleri yaşadıklarımı geceleri de tekrar görmek bir ıstırap. İçimde korkunç bir utanç ve sıkıntı var, önce zamanla geçer derdim şimdi zamanla tortu gibi kaldığını biliyorum. Eskisi gibi içten gülemiyorum, doğallığımı yitirdim. Benlik arayışını oturtmuş, düşünleri netleşmiş biriydim oysa?
Kaldıramayacağım kadar ağır yüklerle yoluma devam etmeye çalışıyorum savunma mekanizmalarıyla durmadan alışveriş halindeyim onlarsız iç sesim beni deli edecek sanki. Bir soğuk bira içiyorum kayıp yaşantıma dönüp bir de sarhoş kafayla bakıyorum. Daha bir hüzünlü, sulu göz oluyorum. İnsanın başına ne gelir bilinmez ama dilden dile yayılmış izliyorum. Bir bağlamam var, tellerini akort edince tüm sorun çözülür sandım, ama doğru sesi çıkaramıyorum, deniyorum, olmuyor. En sonunda bağlamayı duvara asıp elimi çektim.
Olgun insan, düşüncelidir. Ben söylemeden benden önce düşünüp harekete geçen insanlar heybemde. Mayamda da bu var düşünür ve yaparım bu yüzden çok sevildim, sevdim ama huzura da ihtiyacım var, yalnızlığa...
Bayram kalabalıklarını samimiyetten uzak bulmuşumdur hep. Sizi sevenlerin özel günleri beklemesine gerek yok, her an yanınızdadır zaten. Bayram kalabalığına dönüştü kalbim, kuru gürültüden rahatsızım. Derinliği olan ve ince şeyleri düşünen insanlara ihtiyacım var, gerisi kupkuru sığ…
Bütün insanlığın aynı hamurdan ve eşit miktardaki elementlerle yaratıldığını bilmek dünyaya daha özgür bakmamı sağlıyor. Kimse benden üstün değilken ben de kimseden üstün olmuyorum. Ama çok seçici davranıyorum önce insan diyorum. Bir kalıba tutunmak korkusunu yaşamıyorum, bedenim elbiselerden sıyrılmış çıplak, kendim olmak en büyük meselem.
Sessizlik, içinde korkunç yankılar saklar. Vaktiyle bir kadın varmış eşiyle hiç konuşmazmış, kocasına günü geldiğinde şu sözleri söylemiş: Ahırdaki ineklerin çan sesini duyar hemen koşarsın da benim sesimi kırk yıldır duymadın. Sizi sevenler gözlerinizin içine bakar, iki dudağınız arasına kenetlenir, duyun onları!
Seviştiğim kadınların hepsi boynumda izini bırakıp birer birer gitti. Boynumu izliyorum aynanın karşısında bu nasıl bir diş izi? Özgür bir kadına âşık oluveriyorum, boynumu bir kere daha teslim ediyorum. Bu sefer ki iz hepsinden farklı. Seviyorum, dudaklarının boynumla karşılaşmasını. Bütün sırlar anlatılıyor, çırılçıplak sevişirken. Öyle sır tutmaya hiç ihtiyacım olmadı, herkesin aynı şeyleri yaşadığını biliyorum telaşa gerek duymuyorum.
Kafam, kuyu kadar derin hüzünlerle dolu. Bir gün öleceğimi bilmek, bana her şeyin son bulacağı mutluluğunu veriyor. Kiliseden çan sesi yükseliyor, başka bir dünyada beni neyin karşıladığını sorguluyorum. Kurbanlık koyun telaşımla odaklanamıyorum, biraz yemek yiyorum biraz içiyorum.
Bir dost, demli çayını yudumlarken şöyle söze başlıyor: Hayatın, senin karşına neler çıkaracağını bilemezsin. Bu sözden çok efkârlanmış olmalıyım ki bir demli çay daha istiyorum. Sonra kimse için değmez deyip herkese küfrediyorum, sonra da herkesi seven bir hümanist oluyorum. Farklı duyguları aynı anda, bir meşe ağacının altında yaşıyorum.
Netlik kazanmamış mevzular beni yoruyor. Bir tek benim başıma mı gelir zor şeyler? Zorla sınandığım kesinlik kazanıyor. Bir saat hediye ediyor bana dişleri boynumda kadın, zamanın kıymetini bil diyor, arada bakıyorum saatime ama soyut ile somutu ayırt edemiyorum.
Üç kuşak evvele gidiyorum, üç kuşak da sonrama hepimizin aynıyız gerçeğe HÜ diyenlerdeniz. Şu sarmal denen şey bizi birbirimize sarmış. Babamla tartışıyoruz adımı bana sormadan neden koydun diyorum? Gülüyor şaka yaptığımı sanıyor, bari fikir alsaydı. Kendi kararlarımı kendim alamıyorum, başkalarını yaşıyorum. Bir kahve içiyorum, aroması hoşuma gidiyor.
Meşeden düşen yaprağın süzülüşünü izliyorum, hemen bir anlam peşine düşüyorum. Ellerim ve sesim güven veriyor, bir kere dokunan kolay kolay unutmuyor. Ellerimi yıkıyorum fakat geçmiyor lekeler. Don Kişot oluveriyorum, korkusuz, cesur, dirençli. Benim neyimeyse Don Kişotluk, daha önüme çıkan ilk yel değirmeninde hazin bir sonla kaybediyorum ve beni yakıp kül edenin karşısında acizliğimi anlıyorum.
Kendim olamayışımın cezasını çekerken bir bardak böğürtlen şarabıyla ıslatıyorum boynumu, dilim acılaşıyor, boğazım kuruyor. Ne dünya ne sen ne ben, her şey yalan. Benimle sonsuzluğa yürüyenlerinin ayak ritmine odaklanıyorum: içten, sevecen ve öpücük kokulu…






