Banklara neden sırtlık yaparlar ki diye düşündü. İnadına yan döndü. Sol yanağını denize yasladı. Ensesi siyah pardösüsünün yakasına bir kaplumbağa yavaşlığıyla gömüldü. Sadece askere giderken terk etmek zorunda kaldığı bu derin dekolteli şehrin en eski parkındaydı: Karaalioğlu Parkı.
Serin bir Akdeniz ikindisi. Batmaya yüz tutmuş solgun güneş ışığı, altlarında koşuşturan çocukları sarmalarcasına heybetli çitlembik ağaçları, soğuğa rağmen değneklerine dayanmaktan vazgeçmeyen yaşlılar... Sırtlarını güneşe vermiş usul usul yürüyorlardı.
Naci, sağ şakağını avucunun içine yaslamış, uzaktan gören birinin yalnızca "yaşıyor işte" diyeceği bir dinginlikte uzaklara dalmıştı. Pantolonunun sol cebinden eksik etmediği defterini alelacele çıkardı. Unutmaktan korkarcasına hızlı,
“ki biz
şairler
doğmayız
biteriz
sızlayan burun direklerinde.” yazdı.
Sivri burunlu kahverengi kunduraları, kehribar tesbihi ve üst dudaklarını kapatan kalın, siyah bıyıklarıyla yetmişlerden kalma bir külhanbeyini andırsa da boyu tüm aksesuarların etkisini yok edecek kadar kısaydı. Derinlere daldı:
Ben hâlâ buradayım. Görüyorsun, biliyorum. İnanır mısın Selma, birini görmek için o cisimden yansıyan ışığın gözümüze ulaşması gerekmiyor. Bazen hiçbir şey, hiçbir yere varmaz. Sırt üstü yatağa uzanır gözlerini kapatırsın. O an, yaşamın ‘pause’ düğmesine bastığın andır. Koyu bir karanlığın içinde bir şeyler, cıva misali kıpırdanır da kıpırdanır. Israrla basarsın düğmeye ama nafile. Kaçmaya çalıştıkça kovalanırsın. Uyutmaz namussuz… Uyuyamadığını biliyorum. 36 yıl önce seni son kez gördüğüm anı düşünüyorum. Tam buradaydık. Kararlı biri gibi göründüğünü düşündüğün o son gidişinde aslında ne kadar da merhametsiz birine dönüşmüştün, şu çitlembikler şahit... Bak... Hıdırlık tarafından yine aynı şarkının sesi duyuluyor. Gülden Karaböcek, Eğer Ağlıyorsam Yaşıyorum Ben... Hatırladın mı?
İster istemez şarkıyı mırıldanmaya başladı…
Mercan, Naci'nin huzurevinden arkadaşıydı. Farklı odalarda kalmalarına rağmen mütemadiyen bir araya gelirler, yönetimin belirlediği serbest saatlerde de önce postaneye uğrar, sonra Karaalioğlu'na yürürlerdi.
Naci, o gün keyifsiz olduğunu söylemiş, postaneye uğramadan direkt parka gelmişti. Mercan'ın koşar adım kendisine yaklaştığını görünce şarkıyı yarıda kesip bir kâbustan uyanırcasına irkildi. Mercan, konuşmaya huzurevinin bahçesinde başladıkları konudan devam etti:
"Demek insanlıktan ümidini kestin? Ne zaman oldu bu?"
Naci, gözünü, bakmakta olduğu derin boşluktan ayırmadan cevap verdi:
"Yeni değil." dedi. Parkın ortasındaki yüksek direği gösteren ani bir göz işaretiyle:
"İnsanlıktan ümidimi parklara güvenlik kamerası koydukları gün kesmiştim."
Anlaşılacağı üzere Naci, kavruktu. Şu "Ah ulan"la başlayıp "bize de mi be" ile biten, arasına hangi yakınma cümlesini koysanız cuk oturan sözleri sıkça söyleyenlerden. Mercan, aksine kibar. Uzun yıllar yurtdışında kalmasının tesiriyle kendini ele veren aksanı olmasa emekli bir albay olduğundan şüphe duyulmayacak cinsten.
Mercan, Selma'yı hiç görmemişti ama Naci öyle çok anlatmıştı ki; huzurevinde, kendilerinden çok daha yaşlı, üstelik kronik hasta olan komşularının iniltilerinden mustarip oldukları birçok geceyi Selma bahsiyle geçirmişlerdi.
Naci, parktaki tüm lambalar otomatik olarak yanınca saatin ikindiyi çoktan geçmiş olduğunu anladı; dün aynı bankta yazmaya başladığı Antalya şiirine devam etti:
...
en çekici kostüm yazın giydirilir
renk renk spot ışıkları yansıtılır
kıştan kalma tenine
yaz güneşi tene değdi mi
âşık olunmuş demektir.
aşk bir rüyadır
ve rüyadan uyanmak için
antalyayı terk etmek gerekir.
yalan dünyanın ağır makyajlı cennetidir
güneyi sıcak, kuzeyi soğuk bu iki yön arasında
görünmez bir köprü vardır,
işte bu yüzden Antalya
en istanbul şehirdir.
güneşi için gelinip
gölgesine para ödenir
hem de ne para
bu şehri pornografik yapan
ne olacağını bile bile gelinmesidir.
öyle ki, ücretsiz dil kursudur
yalnızca türkçe konuşarak
almana arkadaş, hollandalıya dost, araba pazarlamacı, rusa koca olunabilir.
farklı milletten birçok insanın burayı çok sevdiğinin kanıtı
antalyaya bilet bulunamamasıdır.
mevsim döner, kış olur
yağmurun kendisine ne kadar yakıştığını hatırlarcasına
bürünür ıslak bir yalnızlığa
makyajı akmış,
balkonlarından yaz boyu horlama sesleri eksik olmayan
yaz yorgunu,
kış boyunca ağlar.
her antalyalı
memleketine kışın âşık olur
boyalı sevmezler anayurtlarını
dalgalar kıyıya
yorgunluktan arınırcasına vurur
her dalga bir yakarıştır
her yakarışta
hüzünlü bir ses kaplar kıyıları
o ses
antalyanın
ben kışın da güzelim deme şeklidir.
ve o sesi
yalnızca antalyalılar duyabilir.
Altına tarih attı. Yine isim yazmadı; yalnızca “N”. Defterinin şiir yazılı sayfalarını koparırken iç cebinden de zarfı çıkardı. Özensizce tıkıştırıp kapattı ve Mercan’a şöyle dedi:
“Yarın da bunu gönderir misin?”
Mercan:
“Daha bugün dört tane gönderdim. Üstelik eni konu da sıra bekledim. Yetmedi mi şu adresine yalnızca Stuttgart yazdığın mektuplar? Moralini bozmak istemem ama gerçekten ona ulaştığını mı düşünüyorsun, Naci Bey?
“Gideceği yer belli olana dilekçe deniyor, Mercan Bey. Varsın okumasın.” Cebinden gümüş tabakayı çıkarırken:
“Şu banklara neden sırtlık yaparlar, anlamam. Hep yan oturmak zorunda kalıyorum. Onunla şu uçsuz bucaksız maviliğe öyle çok baktık ki, o gittiğinden beri yüzümü denize dönmedim. İyisi mi yarın bir mektup da belediye reisine yazayım.”
Huzurevine doğru ağır adımlarla hareket ederken gülüşüyorlardı.






