Bir şey bozulursa tamir edilir, elimden de gelir öyle şeyler. Oğluma da öğretmek istediğim bir şey bu.
Kâmil Erenli: Arkadaşım Çelik, Günışığı Kitaplığı tarafından yayımlanan yeni çocuk romanınız. Romanda bir köy, bu köye alışmaya çalışan küçük bir çocuk ve tarımla uğraşmaya başlayan ailesi karşılıyor bizi. “Tersine göç” kavramını kapsamlı biçimde işlediğiniz bu romanı yazarken size ne ilham verdi?Serhan Ok: Bilirsiniz her yazar aslında kendini yazar. Çocukluğumun yazları bizim bağ evimizde geçti. Her yıl mayıs gibi bağa taşınır sonrasında okullar açılınca tekrar şehre dönerdik. Bağda her tür meyve sebze yetişirdi. Türlü türlü hayvan ve haşeratla iç içe geçirirdik yazı. Hangi ot yenir bilirim. Yaprağına, köküne, bakınca hangi ağaç olduğun anlarım. Metropol çocukları bunlardan mahrum büyüyor maalesef. Şu an İstanbul’da yaşıyorum, nispeten sakin, ormana ve doğaya yakın bir yerde olsam da balkonda yetiştirdiğim maydanoz ve biberleri saymazsak o çocukluktan uzağım. İçten içe onu arzuluyorum sanırım. Bir de tabii bu tersine göçü başarmış örnekler var. Pandemide biraz daha arttı bu eğilim. Bizim de aklımızın bir köşesinde var ailecek.
KE: Romanda bir de çelik bir at karşılıyor bizi. Sena’nın en yakını, arkadaşı çelik atı. Romanın içinde çocuk varsa mutlaka bir kedi ya da köpeğin bizi karşılaması sık gördüğümüz örnekler, ancak bir at ve bir çocuğun arkadaşlığı biraz sıradışı. Özellikle yapay zekâ destekli, çelikten tasarlanmış bir yarış atı seçmenizdeki nedeni merak ediyorum.
SO: Aslında ben mi onu seçtim yoksa o mu beni bilmiyorum. İlk at canlandı zaten gözümde, at ve Sena’nın kitabın sonlarına doğru yer alan trajik sahnesi… At, büyük ve ürkütücü bir hayvan neticede. Çocuklar için temas etmesi zor. Pek çok açıdan at olması iyi oldu. Yük taşıyabilmesi, Sena’nın onun üstüne binebilmesi, normalde yabani olması ama Türkler tarafından ehlileştirilmiş olması gibi birçok özelliği var. Ama farklı hayvanlar arasından bir seçim gibi işlemedi süreç, gözümün önünde sevgili Murat Ülker’in çizimlerine benzer bir şekilde belirdi.
KE: Sena ve ailesi değişimden çok dönüşümle/dönüştürmeyle ilgileniyorlar. Yaşamaya başladıkları yeni hayatlarını da bu çerçevede sürdürüyorlar. Doğa için iyi şeyler yapmaya da evlerinden başlıyorlar. Sizin gündelik hayatınızda yaptığınız çalışmalar veya denemeler var mı?
SO: Elbette. Mesela eşim bir dönem eski eşyaları dönüştürdüğü bir hobi edinmişti. Halat makaralarından ve limon kasalarından mobilyalar yapıyordu. Çoğu işini bana yaptırıyordu gerçi ama olsun. Bizim evde de geri dönüşüm çok önemlidir. Sadece çöpleri ayırmaktan bahsetmiyorum. Bir şey bozulursa tamir edilir, elimden de gelir öyle şeyler. Oğluma da öğretmek istediğim bir şey bu. Mesele sadece para ya da israf da değil. Bozulan her şeyi hemen atıp yenisini almak eşyalarla olan ilişkimizi sorunlu bir hale getiriyor. Çocukların da bunu görerek deneyimlemesi lazım. Mesela bu hafta sonu iki üç saat oğlumla bozulan köpük yapma oyuncağını tamir etmeye çalıştık. İçinde küçük bir motor var o bozulmuş, alıp onu takacağız. Çocukların eşyalarla tek taraflı ve sanki onlar sınırsız kaynaklarmış gibi bir ilişkide olmaması gerekiyor. Bu yetişkinler için bile sorunken bir çocuğun böyle alışması gelecekte büyük sorunlar yaşamasına neden olur.
KE: Bir kutu küflenmemiş yoğurt tersine göçü ve yeni bir hikâyeyi başlatıyor. Bugünün dünyasında böylesi eylemler ne kadar mümkün?
SO: Bence geçmişe göre daha mümkün. Çünkü her şey zıddını doğurur. Kentleşmeyle birlikte endüstriyel üretim dünyamıza girdi. Daha hijyenik ve standardı belli olduğu için de çabucak benimsedik. Fakat özellikle gıda ürünlerinde endüstrileşme çok ciddi sorunlar yaratıyor. İnsanlar bunun farkında. Bu yoğurt olmaz, domates olur. Hatta kentleşmenin getirdiği başka sorunlar da var. Bardağı taşıran son damla sokaktaki birinin davranışı, patronun bir sözü ya da bir duvar yazısı olabilir… Yoğurt bir sembol neticede. Her şeyin doğasını nasıl bozduğumuzun bir sembolü. Bunu ilk başlarda iyileşme olarak gördük ama bizden neler götürdüğünü çok sonra fark ettik. Doğayla ve doğanın parçalarıyla ilişkimiz bozuldu. Hangi sebze hangi mevsim yetişir diye çocuklara bir soralım bakalım ne diyecekler.
KE: Yaşam öykünüze baktığımda endüstri mühendisliği, antropoloji, psikoloji gibi eğitimler aldığınızı görüyorum. Bu eğitimlerinizin ve profesyonel alanınızın edebiyatçı kimliğinize nasıl yansıdığını merak ediyorum.
SO: İyi bir yazarın iyi bir felsefeci olması gerekiyor. Bu da hem yaşla, yaşananlarla, hem de okuyarak gelişiyor. Yazdığım şeylerin derinlikli olmasını sağlayan şey aldığım eğitimler. Edebiyat sadece laf cambazlığı ve aforizma yumurtlama eylemi değil. İyi hikâyelere baktığımızda arkasında çok sağlam bir fikir, bir felsefi düşünce ya da bir iddia olduğunu görürüz. Mesela Don Kişot eğlencelidir ama nesiller boyu okunmasını sağlayan şey komikliği değil felsefesidir. Aldığım eğitimler insanla ilgili, insanın neyi neden yaptığı ve ne hissettiğiyle ilgili bilinç kazanmama fayda sağladı. Hatta şöyle bir detayla bitireyim. Endüstri Mühendisliği bölümünün ilk haftalarında bize Charlie Chaplin’in Modern Times filmini izletmişlerdi. Düşünsenize okuyacağınız bölümün hizmet edeceği sisteme dair bugüne kadar yapılmış en sağlam eleştiri filmini izliyorsunuz…






