Bir Öyküyü Yeniden Yazma Denemesi: Ters Kule Örneği
31 Mayıs 2019 Edebiyat Öykü Yazıları

Bir Öyküyü Yeniden Yazma Denemesi: Ters Kule Örneği


Twitter'da Paylaş
0

Saatlerce, günlerce, yıllarca dört duvar arasında, o yerdeki herhangi bir gerçekle baş başa kalan birinin gerçeklik algısı değişir.

Bir sanat ürünü; yaratıcısının tutumları, bilinçdışı süreçleri, haz anlayışı, kişiliğinin gizli kalmış yönleri ve daha birçok ilgi çekici konu hakkında bize oldukça zengin bir kaynak sunabilir.

Analitik süreçte de böyledir ve orada kişisel öykü yeniden yazılır. Bu, bir eğitim sürecidir de. Sağaltım ya da katarsis bunu içine alır. Yazarı divana yatırıp duygularının boşaltımını sağlamayacağımıza göre, o halde buna ‘yeniden yazma’ demek doğru olacaktır. Tabi bu, birazdan da değineceğim gibi bakışıma mutlak bir sınır koyduğum anlamına gelmez. Zaten sınır, böyle bir bakışın sevmediği bir şeydir, sınırlar dâhilinde.

Halûk Sunat, İmgenin Tılsımlı Rüzgârı kitabında, “Şimdi ben psikanalitik duyarlıkla edebi bir metne bakıyorsam, o metnin söz konusu özgürlük çığlığını ne ölçüde yükselttiğine; o ses için ne kadar arayışçı ve o sesi hem kendisi hem de başkaları için ne kadar işitilebilir kıldığına bakıyorum, demektir” diyor. Ben de diyorum ki, gölgeyi görebilirim yalnızca, ötesini değil. Fakat benim incelediğim gölge yazarın gölgesidir. Gelelim öyküye.

Murat Saat’in Ters Kule öyküsü, iki katlı ahşap binanın bir odasında duvara çakılmış paslı çivinin anlatımı ile başlıyor. Yoksa duvara çakılmış çivi kendisinden, bu çivinin pası ise pençesinden kurtulamadığı hastalığından başka bir şey değil miydi? “Miydi” çünkü kendisi artık hayatta değil. Müebbet hapse çarptırılan ve yirmi bir yaşından sonra dört duvar arasında kalan yazar artık “çürüdüğünü” düşünüyordu muhtemelen. Peki neden başka bir şey değil de çivi metaforu? Örneğin; duvara çakılan şey başka herhangi bir şey olamaz mıydı? Ya da duvarda değil de yerde, kuytu köşede herhangi bir nesne? Bir odun parçası, bir ekmek kırıntısı, çöp gibi. Yazarın çiviyi –bilinçli veya bilinçdışı– seçmesinin bence özel sebebi var. Çivi dış dünyadaki, başka bir deyişle hapse girmeden önceki “sivri” (erke göre elbette sivri, marjinal, radikal) hayatını temsil etmekteydi Öyle ki bu çivisel yaşam tarzı onun bir yere çakılıp kalmasının –cezalandırılmasının– sebebidir de. Yazar kendisini böyle görmektedir ya da cezalandırıcı gücün kendisini böyle (çivi olarak) gördüğünü belirtiyor olabilir. Daha sonra “şehri de zamana tutturan bir çivi olmalı” şeklinde bir cümleyle karşılaşıyoruz. Bu da şöyle açıklanabilir mi? (Birlikte düşünelim): Çiviyle (çivi yazarın kendisi olabilir demiştim) şehri zamana tutturmak, onu oraya sabitlemek ve bu sayede önceki hayatını nasıl bıraktıysa öyle görmek mi istiyor? Her ne kadar önceki hayatına geri dönmek istediğini söylesek de aslında geride bıraktığı dünyayı kirlenmiş olarak görüyor ve bu dünyaya sinek pisliğinin kirlettiği pencereden öykü kahramanının bakmasını sağlayarak bunun altını çizmiş oluyor. Dolayısıyla daha geriye, anne karnına (en güvenli yere) dönmeyi arzuluyor. Yazarın bu kadar hapis hayatına rağmen öykü kahramanının hâlâ yolculuk için metroyu kullanması normal gelebilir. Fakat bu  durum (derin olana yönelmesi) ‘en güvenli yere’ geri dönme arzusundan mı gelmektedir? Metroda öykü kahramanının yanında oturan kişinin kadın olması ve ona yol göstermesi doğal olarak bunu düşündürtüyor.

“Ters Kule” için de benzer bir durum geçerli. Metrodan farkı, tersine bir döngüye sahip olması ve bunun da zamanı geri getirme arzusunu temsil etmesidir. Herkesin bir Kerkaporta’sı vardır. Denizin altındaki bir kayanın oyuklarında uzun süredir sıkışıp kalmış da yavaş yavaş yüzeye çıkan, çıktıkça parıldayan bir canlı gibi.

Öykünün bazı yerlerinde geçen “yumağa dönüşmüş örümcek ağı, koyu karanlık bir inilti, fakültenin amfisi, bir topun içi, demir kapı, küflü boşluk, metal parça, madeni tat, yüksek duvar, kıpırtısızlık, serin yer” gibi kavramlar yazarın hapis hayatının doğrudan bileşenleridir. Tıpkı başlık gibi. Ters Kule başlığını ya da kavramını kullanış amacı az önce de değindiğim gibi zamanı geri getirme arzusundan geliyor olabilir.

Sonraki satırlarda “çivi-ters kule” metaforu başka bir boyuta taşınıyor ve metroda öykü kahramanının yanında oturan kadın birden ona “şehri zamana tutturan çiviye ters kule denir” diyor. Yazar bu tanımla düşlem gücüne hayran bırakarak ancak bir ressamın yapabileceği gibi çiviyi ters kuleye dönüştürüp muhteşem bir görüntü koyuyor önümüze. Bu dönüştürme işlemiyle birlikte yazar, artık kendisini çakılı olduğu duvardan söküp atıyor ve ters kuleyle introspeksiyonunu başlatıyor.

Zamanı geri getirme mümkün olmayacağına göre bir bakıma bundan sonra en azından özgürlüğü elde etme isteği. Tam da yazarın kendisini var etmesi üzerine düşünürken öyküde kaldırımdaki solucanla ilgili altını çizdiğim şu satırlar gözüme ilişiyor: “Parmağımla dokununca kımıldadı, kıvrılarak hafifçe ilerledi. Buna ilerleme demek de son derece saçma oldu. Bir solucan için ileri neresi, geri neresidir, nasıl bilinir ki? Bir süre bunu düşündüm. Sonunda aynı sorunun benim için de geçerli olduğuna karar verdim. Buna rağmen bazen ileri bazen geri gidebiliyorsam aynısını solucan da yapabilirdi.” İşte bir solucanın kısa ânı. Ve aslında yazarın kendisini solucan gibi hissetmeye, görmeye başlamasının bir örneği. Saatlerce, günlerce, yıllarca dört duvar arasında, o yerdeki herhangi bir gerçekle baş başa kalan birinin gerçeklik algısı değişir. Bu değişme, bir bozulma da olabilir. Ruhbilimsel bilgilerimizden de biliyoruz ki, düş gücünün aşırılığı ya da genişliği psikozun başlangıcı olabilir. Ama ne önemi var ki? Sanat başka nasıl oluşur? Yine de denebilir ki, hapishane hayatı gerçeklik algısını bozuyor mu yoksa gerçek olan aslında tam da yaşanılan, hissedilen şey midir, bu ayrımı yapmak zor. Hücre yaşantısında bilincin kendisi bir süre sonra çat diye gelip oturabiliyor bilinçdışının başına. Böyle yek, böyle sınırları solucanın yumuşaklığı kıvamında birbirine geçmiş.

Fakat şunu da söyleyelim son olarak. Yaratıcı yazar olarak Murat Saat sadece dört duvar arasına ait olmadığını dile getirmez, aynı zamanda düşlem (düş değil) gücünün yaratımıyla solucanla bir çocuk gibi oynar ve bundan elbette haz alır.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR