O inci küpeleriyle çok güzel bir resimdi demesinler, ‘’Mahzun ve güzel bir resimdi’’ desinler.
Herkes beni İnci Küpeli Kız diye tanır fakat benim bir adım var ama sizin için ben her zaman İnci Küpeli Kız’ım. Adımın da ötesinde insanın yüreğine dokunan, unutulmaz da bir hikâyem var ki hüzünlüdür. Mükemmel her resmin uçucu, kararlı bir hikâyesi olduğu gibi resmimi dikkatlice izleyen her insanın da içinde şuursuzca kaybolduğu mutlak bir hikâyesi vardır, bilirim. Benim acıklı hikâyem ile sizin hikâyeniz arasındaki ortak kesişmelerin ne çok örtüştüğünü görünce aynı duyguları yaşamış olduğumuzun şaşkınlığını hep birlikte hüzünlenerek öğreneceğiz.
Bu dünyada huzur, şehvet, aşk ve ihtiras benim nadide inci küpelerimle kucaklaştığında durup öylece güzel resmim karşısında hayranlıkla hikâyemin gizli satırları arasında hayallere dalıp dalıp beni daha da çok seveceksiniz. Kim derdi ki bir resim bir insanın zihnine olduğu gibi davetsiz yerleşip ortalığı karıştırıversin. O benim işte! Bir resim, bir kadın. İnci küpelerimle kabına sığmaz zamanı aşmayı başarmış, resmin tam ortasındaki inci küpeleriyle genç bir kadınım. Dudaklarım daha yeni patlamışken daha kadınsı daha çekici durduğumun bütünüyle farkındayım. Bir defa resmim çizilecekse bari orada güzel görüneyim diyerek üstüme, başıma ve kulaklarıma bir hayli özen gösterdim. Ressamın benden istediğini yalnızca değil de benim istediğimi hayata geçirmek için çırpınıp çok mücadele ettim. İyi ki de diretmişim. Ressam her gördüğünü çizebilir, bu doğru ama daha önemlisi göremediğini hissedebilmek ve bunu kusursuzca renklerin yardımıyla çizebilmektir.
Ressam karşımda beni netlikle görebiliyordu, nefes alışımdaki o eşsiz heyecanı, kalp atışlarımın ritimsizliğini duyabiliyordu, ben de ressamın parmak uçlarının kâğıt üstündeki ince, usta hareketlerini, gözleri ve fırçanın ucuyla yorulmak bilmeyen alışverişini büyük bir sabırla izliyordum. Bir anlığına ruhum içimden taştı, korkuyla titredim, ya çirkin çıkarsam diye.
Bu korkum ancak resmimin kusursuz işçiliğini görünce geçiverdi. Derin bir oh çektim, uzaklara baktım, biraz da gözlerim doldu, kötü oldum… Ama becerikli ellerden çıkmış resmin kıyamete kadar güzelliğini koruyup kalacağını o an huzur içinde anladım, Ben ölümlüyken resmim ölümsüzleşecekti, benim adım unutulup kayıplara karışacakken resmimin adı unutulmayacak bütün gözler dikkatle onu inceleyecekti. Resmim beni aşmıştı, belki yıllar sonra resmimi görmek için sıraya girenler beni de unutmaz, hatırlar bir iki lafın belini de hikâyem için kırarlar.
Duvarda asılı resmimin dünyadaki yerini diğer resimlere kıyasla daha iyimser bulurum hep. Biraz sıskayım, biraz çelimsiz ama sanatçı enfes hüneriyle bütün kusurlarımı örtmeyi başardı. Ben derin bir sessizliğin ortasında boya kokusunun nahoş tadıyla ressamın karşısında kıpırdamadan yüzümdeki genç, çocuksu ve acemi tavrımla oturuyordum. Gözlerim korkudan dehşete kapılmış biraz da kafam karışmışken elinde fırça, boyayla iri yarı bir adamın üç adım uzağında inci küpelerim ile fırçanın, kâğıtla buluştuğu anlarda beliriyordum. Ressama göz ucuyla değil şöyle uzun uzun onu süzerek baktım, resmin asıl sahibi o mu, yoksa ben miyim dedim içimden? Bakmaya devam ettim, ressam yalnızca güzeli mi resmeder yoksa güzel olan yalnızca ben miyim? Belki de resim ne bana ne de ressam aittir ki, bu bana çok korkutucu geldi, ürktüm. Söyleyin bana kim renkli, kim güzel, kim hayran, kim beğenen? Tatsız geçmiş bir hayatın ressamın fırça darbeleriyle renklenmesi ne kadar mümkünse o kadar güzel ve mümkünüm.
Benim sizlerden farkım nedir hiç düşündünüz mü? İnci küpelerim mi, dudaklarım mı, yoksa boşluğa bakan gözlerim mi? Cevabı bir tual üstünde yatıyordu aslında, öldükten sonra bile hatırlanacak, zevkle izlenecek olmam da. Bütün dünya bana hayran hayran bakardı, bunun keyfini süratle sürebilirim. Ölümü yendim diyebilirim ben, ama yine de öldüm, bundan kaçış yokmuş. Ben şimdi işe yaramaz bir ölüyüm. Arkamdan benimle ilgili konuşulduğunda şunu en azından demelerini dilemekten kendimi alamam: ‘’Mutlu, renkli bir hayat sürdü.’’ Ölümümden sonra bile resmime bakanlar tarafından hatırlanacak olmam beni ölesiye gururlandırıyor, içimi bir güzellik kaplıyor, bazen seviyorum bu hayatı, bazen de sevmiyorum.
Bir Resimde Mana Olmak?
Buralarda yani yaşadığımız, nefes alıp verdiğimiz, sevdiğimiz, nefret ettiğimiz, küs kalıp barıştığımız ve hep sonunda ise ölüp gittiğimiz şu soğuk dünyada, güneş bütün kötülüklerin ardından doğar. İçimizde kin birikir, sular hep aynı güzergâhta ısrarla akıp yoluna devam eder. Bütün bunlar yaşanıp bittiğinde geriye kalan ise yalnızca renklerdir: Renkler de yerlerini başka renklere bir zamandan sonra ihtişamla bırakır. Renkler kavga etmez, birbirilerinin içlerine barış içinde severek karışır, bilirler ki tek başına hakiki bir renk asla kendini güçlü ve güzel gösteremez.
Yaşamak bir renkse ölmek de bir renktir, kıskanmak bir renkse çok sevmek de bir renktir. Kıskanmak bir renk ise güvenmek de bir renktir. Zannetmem ki asırlar boyu sevmeden, resmetmeden yaşayıp gitmeyi, sevmekten daha korkuncu varsa o da yine sevmektir. Bir resimde bütün gövdem ve bedenimle bir manaydım artık. Kalbim küt küt oldu, heyecanlandım, biraz başım dolandı. Pencereden dışarı baktım, akış halindeki bir şehri gülümseyerek izledim, yüzümdeki belli belirsiz çizgiler mutluluğun tatlı habercisiydi.
Her resim aslında bir düşünceyi gizliden gizliye ele vermek isterken ressam burada tam olarak ne anlatmak istemiştir? Diye şüpheli soruları sorarken buluruz kendimizi. Resimde verilmek istenen düşünceler; boya, kâğıt ve ışığın işbirliğiyle el ele tutuşup saklanır. Artık düşünce resmin içinde gizli bir anlatıdır. Ben de bir resmin içinde artık gizli bir anlam taşıdığımın sonsuz rahatlığını yaşıyorum. Manam beni harekete geçiriyor, resmimi şuursuzca izleyenleri de. Sırrım beni hayranlıkla izleyenlerin gözlerinde saklı ve izleyenler bunu hiç hesaba katmadan, farkına bile varmadan yaşamlarına devam ediyorlar.
Ben, eşarbım, kaftanım ve tabloya adını veren meşhur küpelerim… Hepimiz bir araya gelip bir anlama, ortak bir amaca hizmet etmek için bu resimde bir manaya sahip olduk.
İnsanın yüreği neyi görmek isterse insanın gözü de onu seçermiş, derdi mutluluğu arayan gözleriyle ressam. Gözlerinizin beyazı büyüleyici resmimi çıldırasıya görmek istiyor biliyorum, ama zihnen, bedenen buna hazır olduğunuza emin misiniz? Resmimi etkilenmiş gözlerle izleyenler zamanın nasıl geçtiğini anlamazlar bile. Resmimi bir defa gören bir daha asla eskisi gibi olmak istemez çünkü sıradan bir insanın sanatın kusursuz inceliğinde kendini şaşkınlıkla beyaz bir tablonun ortasında buluvermesi nereden bakarsak bakalım büyüleyici. Bu arada resim dışımda hiçbir zaman inci küpelerim olmadı, hiçbir zaman aynanın karşısına geçip uzun uzun küpelerin, kulağımla olan münasebeti hakkında ve yakışıp yakışmadığına dair bir değerlendirme yapamadım ama inci küpelerin de hiçbir zaman benim gibi hayatı seven ve ressamın zihninde yer edinen bir sahibi olmadı.
Resimde dudaklarım biraz açık, sanki bir şeyler söyleyecekmişim gibi, belki de kadınlığımla ilgilidir. Konuşmaya, sesini duyurmaya çalışan tüm kadınların sessiz, renkli çığlığıyımdır. Bana yapılacak en iyi iltifat da açık dudaklarımın sessiz kadınları yansıttığını söylemek olurdu. Ağzımın açıklığı ve inci küpelerim ile kadın olmanın saflığını simgelerim ben, bunu ancak ruhundaki saflığı yitirmeyenler bir bakışta hemen anlar. Ressamın en çok zorlandığı yer ise dudaklarım olmuştu nedense. Günlerce inceleyip, dudaklarımın etkileyici güzelliğinin anatomik şifresini çözmeye çalışırken bulmuştu kendini. Belki de bu yüzden iyi yürekli ressamımız, çizdiği diğer bütün resimlerini satarken bir tek benim resmimi satmayıp ölene dek resmimi saklayıp efkârla izlemişti. Ressam beni kederle izlerken ben bu efkârlı bakışları yıllar geçse bile asla ama asla gözlerimin önünden bir türlü silemiyordum. Beni resmeden o efkârlı ressam bir sabah kuru bir havada öldü. Onun öldüğünü kabullenmek içimi acı bir kederle dolduruyor.
Sessiz sedasız bir resimdim, beni sessiz sedasız kaldığım o anlardan ancak tanıyabilirsiniz. Susmayı pek sevmem aslında ama kelimelerin de bir gün sustuğunu anlamam uzun sürdü fakat resimlerdeki gizli düşüncelerin hiç susmadığını da anladım. Resim kuvvetli bir renktir ve ötesidir.
Bazen tüm herkese karşı içimde öfke birikir, sebebini bir türlü anlayamam. Zaman zaman kendimle konuşurken bulurum. Dışarda olan bitene, ona buna, etrafa, konu komşuya, eşe dosta en çokta kaderime kızar, sonsuz bir öfke duyarım. Ben yalnız bir resimden ibaretim, sıcacık elimi tutacak biri yoktu, dudaklarımdan çılgınca öpecek biri de… Bazen bu güzel resimde ben olmasaydım eğer yerimde kim olurdu diye düşündüğüm olurdu? Sokakta elinde bastonla yürüyen yaşlı bir adam mı, bir parça ekmek arayan siyah bir kedi mi, yüzümüze çarpan serin bir rüzgâr mı, papatya yapraklarını sonuna kadar tek tek yolup seviyor-sevmiyor yapan saf, nazlı bir âşık mı, şarapla boğazını yıkadığında dünyanın en mutlu insanına dönüşüveren bir sarhoş mu, akşamları sokaklarda volta atan başıboş, serseri köpekler, dünyayı ele geçirmek için planlar yaparken geceleri uykuları kaçan hilekâr, zalimane bir kral mı Kim? Kim olurdu, bilmiyorum.
Resimdeki ben ile ilgili onlarca, yüzlerce, binlerce rivayetler, kehanetler türetildi. Bu genç kadın kim diye? En fazla yankı uyandıranıysa ressamın yasak aşkı olduğum yönündeydi ki severler böyle yakıştırmaları. Tüm bunlara yanıt vermek inanın gereksiz. Ben o değilim desem bile inanmayanlar olacaktır elbette. Ama şunu gönül rahatlığıyla dile getirmekte yarar var ki ressam beni sevmemiş olsaydı bu şaheser ortaya çıkabilir miydi? Ressam aşkla benim kalbimi çizdi.
Önce ressamın öldüğünü işittim, bir müddet sonra da ben öldüm. Fena bir hayat yaşamadım ancak bizi oradan oraya sürükleyen kader denen oyuncağın beni saygıdeğer ressam ile karşılaştırması hayatımın akıp giden seyrini değiştiriverdi. Ben şimdi bir karın yağışı gibi sonradan eriyip yok olabilirim ama ayıplı dudaklarım ile tutunduğum resmim size bakıyor, eğilin kulaklarınızı yaklaştırın ve söylemek istediklerimi duymaya özenle gayret edin. Artık şeyleri, bilinmezlikleri, dedikoduları, söylentileri bir kenarda tutup birbirimizi anlamanın zamanı geldi. Ben ahşap kokan bir müzenin en güzel köşesini işgal ederken sizlerle karşılaşıp göz göze gelmek ne güzel. Resmin hası onu görenleri heyecanlandırıyor olmasıyla ölçülür, denir. Heyecanlanıyor musun diye sorsalar? Hiç düşünmez inat ve ısrarla buna evet, derdim kendimden emin bir edayla.
Hayatlarımızın, hikâyelerimizin, resimlerimizin birbiriyle olan güçlü, sıra dışı ve tesadüfi bağlantılarını belki şimdiye kadar anlamışsınızdır. O inci küpeleriyle çok güzel bir resimdi demesinler, ‘’Mahzun ve güzel bir resimdi’’ desinler.
Resim: Johannes Vermeer'den İnci Küpeli Kız
.jpg&w=3840&q=75)





