Ülkemizin önemli hukukçularından, anayasa ve siyasi partiler üzerine çalışmaları olan Tarık Zafer Tunaya’nın 1936 yılında Açıksöz Gazetesi’nde sanat üzerine yazıları ve öyküleri yayımlanıyor. 20’li yaşlarda yazdığı bu öyküler, daha çok toplumdaki küçük, sıkışmış insanı anlatan öyküler. Önemli bir hukukçunun bu yanını görmek kuşkusuz ki insanın yürüdüğü yolda sanatın, edebiyatın katkısını görmek açısından önemli bir belge.
***
Kar yine lapa lapa yağıyordu. Bir kişi sığamayacak dükkanında gerindi, uzun uzun esnedi ve fersiz gözleri saate ilişti. Baktı, saat dokuzu beş geçiyordu. Her nedense bugün biraz kırıklığı vardı, boyuna esniyor, gelen müşterilerin sesini geç işitiyordu.
Oturduğu arkalıksız iskemlesinden derin fakat sebebi belli olmayan bir ah çekerek ağır ağır kalktı. Senelerin yakasını, eskimiş kadife yakasını kemirdiği, yağlandırdığı paltosunu giydi, ilk ve son kasketini kirli ve beyaz saçlı kafasına geçirdi ve dükkândan dışarı çıktı. Geç kalan dükkân kepenkleri caddeyi öksüren hasta bir adama benzetiyordu. O da küçük bir aktar dükkanının kendisi gibi ihtiyarlayıp, eskiyen kepengini indirdi, kilitledi ve kasketini düzelterek küçük adımlarla yürümeye başladı.
Belki kırk senedir aynı küçük caddeden geçmiş, belki kırk senedir aynı küçük adımlarla, aynı paltoyla, aynı sakallı yuvarlak yüzüyle, öksürerek bu sokaktan evine doğru uzaklaşmıştı. Hacı Macit’de hiçbir komşusu en ufak bir yenilik bile görmedi. Onun daima kısa ve bol paçalı pantolonu, cübbeye benzeyen ceketi, elindeki tespihi hiç bir zaman değişmedi. Yalnız eskiden rengi ağaran fesinin etrafına bir sarık sarardı, şimdi koyu renkli bir kasket giyiyor, o kadar... Söylediğim gibi Hacı Macit’in en değişen tarafı bu acaip kasketi idi.
Hacı Macit gençliğinden beri tamir yüzü görmemiş küçük caddeyi her zamanki gibi yürüyerek geçti ve Beyoğlu İstiklal caddesine çıktı. Bu karanlık ve sessiz köşeden bol ışıklı ve gürültülü caddeye çıkış onda hiçbir tesir bırakmıyordu ve o her zamanki gibi kaldırımların kenarından seğirterek Cihangir’deki küçük odasına doğru yollanıyordu. İleride bir kalabalık vardı ve Hacı Macit biraz durmaya mecbur oldu. İşli ve işsizlerin çokluğu Tokatlıyan otelinin önünde sıklaşıyor. ajurlu perdeler arasından meraklı gözler içerisini gözetliyordu. Parasız ve zevklerini tatmin etmeyi yalnız gözlerinde, bakışlarında arayan bir kısım Beyoğlu delikanlıları birikmiş, içeride dans edenlere bakıyorlardı. Geçen kalabalık bu yerinde sayanlar yüzünden güçlükle hareket edebiliyor ve dar kaldırımları adeta bir mania gibi kaplıyordu. Hacı Macit bunun için olduğu yerde durmaya mecbur oldu.
Fakat arkadan gelenler onu ittiler ve o da ilerleyerek Tokatlıyan’ın önüne kadar yürüyebildi, Onun danslara gitmek, eğlenmek adeti değildi. İşin daha garibi lakabı hacı idi amma namaz da kılmazdı. O dinle dinsizlik arasında, muallakta duran, ne iyi, ne fena tanınan bir adamdı. Aktar Hacı Macit’i hiç bir yerde bilmezlerdi. O cemiyette yalnız, vücutsuz, şahıssız, sahipsiz bir gölge idi.
İçinden gelen bir iğrenişle evvela içeri baktı, ne görecekti ki... Dans... Dört erkek ve dört kızın sarmaş dolaş dans ettiğini seyredecek kadar budala değildi o... Fakat yerinden kımıldayamadı, sıkıldı ve çarnaçar içeri bakmaya mecbur oldu. Evet gördüğü şeyler düşündüğü gibiydi, yalnız bir kaç şeyi düşünememişti. O da dans eden erkeklerin çirkinliği, yaşlılığı ile kızların güzelliği ve bol, çok bol bir aydınlık... Bu üç şeyi kafası birdenbire almamıştı.
Baktı, bir daha baktı, burnunu, sakallı yüzünü cama dayayarak içeridekileri iyice görmek için gözlerini daha fazla açtı. İlk defa olarak böyle sevmediği bir görünüş karşısında imrendi, kıskandı, ve açılan kalabalığı yararak yürüdü. Yürüdü. Ve bu sefer sinirli hızlı hızlı yürümeye başladı. İşte tam kırk senedir bu yolları eskitiyor, büyüyen, küçülten, değişen, eskiyen bu aynı mağazaların önünden geçiyordu. Tam kırk sene bu... Fakat hiç bir vakit kendinde bugünkü gibi eğlenmeye meyyal bir his bulmamıştı. Düşündü. Daha ne kadar yaşayacaktı, belki bir dakika, belki bir sene... Daha fazla yaşayamazdı. Altmışına basmıştı. Gözlerinin önünden, kaynaşarak, gülüşerek ve dertleşerek geçen insanlar gibi, bütün hatırlayabildiği yaşayışı geçti. Daha henüz yirmisindeyken o küçük mahalledeki aktar dükkanını işletmeye başlamıştı. O zamandan beri... Hayatını değiştiren bir hareket, hiç olmazsa küçücük bir sergüzeşt aradı, bulamadı. Evet... O zamandan beri bütün hayatını küçük, bir adam bile sığmayacak dükkanla, bakır mangallı ve iğri demirlerinin üzerinde havlusu asılı karyolalı dar odası arasında geçmişti. Bu ne üzücü, ne yeknesak hayattı. Hacı Macit daha çok, çok fazla düşündü. Kendi haline acıdı, ağlamak istedi, gözlerinden yaş çıkmadı. O bütün yaşayışınca neye, ne için çalışmıştı. Koyu renkli kasketini taşıyan kafası bu sorguyla burkuldu; alnı daha fazla kırıştı ve kendi kendine cevap verdi: Hiç... Bu renksiz, çirkin kelimeyi birkaç defa tekrar etti. Hiç, hiç, hiç...
O yalnız para kazanmak için çalışmıştı. Kimin için, ne için, kime vermek için çalışmıştı, bunu kendisi de bilmiyordu. Utandı kendisinden. Kazanmak, kazanmak için, yalnız biriktirmek için kazanmak... Tam kırk sene yüksek ayaklı sandalyesinde oturarak kazanmak için kazanmıştı. Hayatı ne boş geçmişti.
Halbuki herkes az çok kazandığını yiyor, eğlencesini biliyordu. Demin gördüğü manzarayı düşündü. Bol ziya altında dans eden çiftler tekrar gözünün önüne geldi. O da isteseydi onlar gibi eğlenebilirdi. Fakat hasislik, bilgisizlik onu kırk yıl bir azıcık bile olsun gülmekten men etmişti. Dans eden çirkin erkekler, güzel kız ve kadınlar bol bir aydınlık...
Hacı Macit dayanamadı, hoşuna giden manzarayı tekrar görmek istedi. Baktı gideceği yolları çoktan geçmiş, Taksim’e gelmişti. Döndü koşa koşa, soluya soluya Tokatlıyan’ın önüne geldi, tekrar içeri baktı. Bu sefer dans edenler azdı. Fakat güzel roplar giymiş kadınlar, siyah elbiseli erkeklerle gülüşerek konuşuyorlardı. Yarap bu ne tatlı manzara idi. Ne tatlı idi bu manzara. Fakat Hacı Macit hoşuna giden buralardan istemeyerek ayrıldı. Karanlık sokağa saptı, kuytu odasına geldi. Kapısının paslı kilidini çevirirken bile hep o dans eden, gülüşen çirkin ve güzel çiftleri düşünüyordu.
Odasına girdiği vakit köşedeki küçük dolaba ilerledi, gözü zorla açtı ve büyükçe bir tahta kutu içinde senelerdir yatan paralarını, sararmış yatağının içine döktü. Ölü bir ışık saçan ampulün altında dağılan çil kuruşlarla, yırtık liralara uzun uzun baktı. Evvelâ içine bir emniyet geldi, fakat sonra kendi kendine sordu... Bunlar neye yarardı ve şimdiye kadar neye yaramıştı? Kırk yılın hiçbir şeye yaramayan kazancını süzdü ve sonra aklına o çirkin adamlar gibi güzel kızlarla eğlenmek geldi. Kağıt ve kuruşlardan bir tutamını sökülmüş cebine tıktı ve duvardaki çiviye asılı kırık ayna parçasına bir baktı. Çirkindi, sakallıydı, fakat zararı yoktu, çünkü parası vardı, parası vardı, hem de çok...
Sevine sevine Tokatlıyan’ın yolunu tuttu. Beş dakika sonraki hülyalar, karşısında oturacak güzel kadına söyleyeceği sözler ve... ve... Şimdiden kızarmaya başladı, utanacaktı. Bundan sonra hep eğlenecekti, buna karar verdi.
Hacı Macit, Tokatlıyan’ın kapısından girince, etraftakiler hayretle onu süzdüler ve sonra güldüler. Gözleri açılmış, ışığın altında şaşkın şaşkın etrafına bakınan bu adam buraya yabancı idi. Bu sefer garsonlar ve hizmetçiler hızlı hızlı güldüler.
Hacı Macit şaşırmıştı. Korktu. Utandı. Bir şey sormak ister gibi otel üniformasını giymiş bir çocuğa rastladı, fakat çocuk böyle bir adam hiç görmemişti galiba, dudaklarını bükerek, alay edici bir hal takındı. Hacı Macit çekindi, bir kez daha etrafına bakındı, herkes onunla alay ediyordu. Onun da izzet–i nefsi yok muydu? Çıktı, kendini hızla caddeye attı.
Kırk yılda bir kere, bir gün belki de birkaç dakika gülmek ve eğlenmek istemişti. O da olmadı, yürüdü, odasına geldi ve karyolasına oturdu. Düşünüyor ve artık yaşamak istemiyordu. Altmış yaşında bir dakika gülmek isteyen bir adam, hiç olmazsa bir kerecik eğlenmek istemiş, ona bile nail olamamıştı. Bunun için o ne günah işlemişti ki! Kendini çok zavallı buldu. Artık o yaşamamalıydı.
Alnını pencerenin kenarına dayadı ve gelen geçenleri seyre daldı, birden gözü sallanarak, şarkı söyleyerek, arada sırada hafif nara atarak geçen bir adama takıldı. Ve kesik sesiyle çağırdı.
– Ali... Ali...
– Ne o be... Ne istiyorsun be adam?
– Bir dakika buraya gelir misin?
Ali tükürerek:
– Aç ulan kapıyı, dedi.
Ve Hacı Macit Ali’yi odasına aldı.
Hacı Macit’in bu yalnız, gölgeli ve karanlık odasına giren Ali yarı sarhoştu. Sallanarak, dudaklarını intizamsızca aralayarak garip bir şarkı mırıldanıyordu. Odaya girince Hacı Macit’in yüzüne baktı. Bu korkak ve loş yüzlü adama hükmetmek ister gibi bir vaziyet aldı, karyolaya, ayakları eğilmiş karyolaya oturarak:
– Yine ne istiyorsun? dedi.
– Hiç dedi. Çok basit bir şey. Beni öldüreceksin.
Ali şaşırmıştı.
– Ne dedin be! diye bağırdı.
– Kolay bir şey a canım, beni öldüreceksin.
Ve ötekinin cevap vermesine meydan vermeden devam etti:
– Evet ben ölmek istiyorum, sen de beni öldüreceksin. Düşün Ali, kırk sene bu budalaca hayat bana fena geldi, beni bitirdi...
Ve dolaba ilerleyerek küçük bir kutu çıkardı. Ali’nin kucağına koyarak:
– İşte dedi, bir jilet kutusu, aç, bir tane al ve benim damarlarımı kes.
Ali bu işe hayret etmişti:
– Bana ne ki, sen kendini öldürsene. Mahkeme mahkeme süründürecek misin beni?
Hacı Macit yalvararak:
– Ben kendi kendimi öldürecek kuvvet bulamıyorum. İradesiz, zayıf bir adamım. Kendi kendimden çekiniyorum, korkuyorum. Sen beni öldür.
Ali kaçmaya hazırlanıyordu. Hacı Macit diz çökerek ellerine sarıldı:
– Ne olur Ali, acı bana. Benim gibi bir budala böyle yaşayamaz. Bak bütün bu paralar senin olur. Damarımı kestikten sonra jiletin üstünden parmak izlerini sil, bu paraları cebine at ve kaç buralardan.
Ali somurtuyordu. Fakat Hacı Macit yalvarmaya devam etti.
– Daha ne istiyorsun. Para... Para var. Hiçbir delil aleyhine dönmeyecek. Jileti elime sıkıştırır ve kaçarsın.
Ali’nin bu işe akıl yatmıştı. Küçük kutuyu açtı, paslı bir jilet çıkardı. Hacı Macit’e:
– Haydi, uzan bakalım şu yatağına. Aç kolunu.
Hacı Macit yerinde titriyordu. Olan olmuştu. Ali, mecalsiz ihtiyar Hacı Macit’i karyolasına zorla yatırdı. Evvelâ bütün paraları cebine doldurdu ve sonra Hacı Macit’in kolunu sıvadı, ince ve paslı jileti damarının üstüne bastırdı ve sonra ne yaptığını bilmiyormuş gibi kaçtı.
Hacı Macit inleyerek, yattığı yerde titredi. Sararmış yatak çarşafı damarından akan kanla yavaş yavaş kırmızılaşıyordu.
Hacı Macit inledi. Yavaş yavaş kendinden geçti, uyur gibi göçtü ve öldü. Yalnız yanık renkli tavana dikilen gözleriyle, kırık dişlerini gösteren ağzı açık kalmıştı.






