Talin Azar ile İstos Yayın aracılığıyla okurla buluşan yeni romanı Ev, İskenderun Sancağı, 1934 hakkında konuştuk.
Serkan Parlak: Talin Hanım, yeni romanınız Ev, İskenderun Sancağı, 1934 geçtiğimiz günlerde İstos Yayın etiketiyle okurla buluştu. Kurmaca türlerle olan ilişkiniz, yazma serüveniniz ve yeni romanınızın ortaya çıkış sürecini anlatabilir misiniz?
Talin Azar: Dönem romanları ve biyografiler her zaman ilgimi çeken türlerdi. Yazma serüvenim İTÜ’de doktora araştırmalarım sırasında başladı. Beyoğlu, Galata ve Harbiye bölgesindeki mekânsal değişimi yüzyıl geçişlerinde değerlendirirken hikaye zenginliğine kapıldım. İlk romanım Kuklacı’da baba tarafımdaki Rum köklerimi, Ev’de ise anne tarafımdaki Arap dilli Ortodoks köklerimi araştırma amacı güdüyordum. Her iki romanda da belirli dönemleri ele aldım. Kuklacı’da Tatavla ve Rum kültürüne odaklanırken, Ev’de Hatay’ın Sancak, Fransız Manda Yönetimi, Özerk Hatay Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti’ne ilhak dönemlerine odaklandım.
Ev ilk haliyle Türkiye Hikâyelerini Anlatıyor kolektif projesinde kısa hikâye olarak yayınlanmıştı. Fransız ünlü kadın pilot ve direnişçi Maryse Antoinette Hilsz 1934 yılında, Arsuz’da mensubu olduğum Sayek Ailesinin sahil evinde on gün kadar ağırlanmış. Bugün depreme rağmen halen ayakta olan evin inşa edildiği 1924 yılından 2. Dünya Savaşı’nın bitimi ve Suriye, Lübnan gibi devletlerin bağımsızlaştığı 1946 yılına kadar geçen süreyi anlama motivasyonuyla kısa hikaye sonradan romana dönüştü.
SP: Her ne kadar okuma ve yazma deneyimleri, işçilik ve gözlem gücü önemli olsa da romanınıza başlarken ilham kaynaklarınız neler oldu? Bu soruyla ilişkili olarak şunu da sormak isterim, romanınızın taslaklarını nasıl oluşturdunuz?
TA: İskenderun ve Arsuz’daki tarihi değerdeki kiliseler, okullar, atıl kalmış konsolosluk binaları, müstakil evler… Fransız Kadastro haritaları... Bugünkünden hayli farklı olan sokak isimleri... Maryse Hilsz’in biyografisi… Ünlü pilot tarafından aileye ulaştırılmış imzalı fotoğraflar ve kartpostallar... Seda Altuğ gibi değerli araştırmacıların tezleri... Sancağın ticari sicil kayıtları… Yaşlılar ve akrabalarla yaptığım sözlü tarih görüşmeleri… İskenderun’da halen devam eden sofra ve davet alışkanlıkları... Ve bölgenin Arapça ve Fransızcayla harmanlanmış çok dilli, çok kültürlü yapısı...
Romanımın taslağını evin inşasından ve Maryse’nin uçuş tutkusuna kapıldığı çocukluk yaşlarından 2. Dünya Savaşının sonuna kadar devam eden 22 yıllık kronoloji üzerine kurdum. İlk taslaklar zaman çizelgeleri şeklindeydi. Çünkü döneme damgasını vuran bir çok tarihi gelişme vardı. Bu gelişmelerin farklı gruplar üzerindeki etkileri değişebiliyordu. İskenderun Sancağını ilgilendiren tarihler kadar Fransa’daki politik gündem, Hitler ve Faşizmin yükselişi ve buna tepki olarak direnişin örgütlenmesi, Türk ve Arap milliyetçiliğinin dinamikleri de kronolojiyi besledi. Çizgisel bir anlatımın olduğu bu form romanın taslaklarıydı diyebilirim. Sonradan zamanda sıçramaların olduğu daha hareketli bir form için çalıştım.

SP: Talin Hanım, kamusal dış mekâna odaklandığınız uzmanlık ve doktora çalışmalarınıza ek olarak yürüttüğünüz kolektif ve bireysel kurmaca, kurmaca-dışı üretimlerinizde toplum-mekân ilişkisi üzerine düşünmeye, üretmeye devam ettiniz. Romanda “yer”in ürettiği tarihselliğin peşinden giden bir yazar olarak elinizdeki malzemeyi kurgu için yeniden üretip dönüştürürken nasıl bir süreç işliyor; özellikle mekânlar, atmosfer, diyaloglar söz konusu olduğunda?
TA: Yerin ürettiği tarihsellik derken on yıllar arasındaki kıyası, değişimi ve sosyolojik çıkarımları algılıyorum. İskenderun sembol binalarıyla eski kent planının işaretini zaten veriyor. Onlardan yola çıkarak eski kadastro haritalarına yakından baktıkça sokağın eski halinde yürüyebildiğimi hissettim hep. Kuklacı’da da Kapalı Çarşı ve etrafının geçmişini yazarken böyle hissetmiştim. Eski fotoğraflar, dönem filmleri, anı kitapları da atmosfer için işaret veriyor. Örneğin Halep’in Baronları’nı, Serdar Korucu’dan Sancak Düştü’yü okumuştum yazım aşamasında. Belli sahnelemelerde etkilendiğimi düşünüyorum.
Diyaloglar ve dil yapısı ise bence bugüne göre çok farklılık göstermiyordu. Arapça ve Türkçenin hayli karıştırılarak kullanıldığı bir bölge. Ben de Arap dilli ve Frankofon bir ailede büyüdüm. Bir cümlede üç ayrı lisandan kelime kullanıldığı olur. Bu yaklaşık yüz yaşında olan, hikayenin geçtiği evde bugün de öyle. Diyalogları yönlendirense gündem oldu. O dönemin haberleri, havadisleri, endişeleri ya da heyecanları diyalogların içeriklerini besledi.
SP: Okurlar olarak metni okurken aslında bizi sadece anlatıcı ilgilendirir. Yazar bizi ilgilendirmez, yaşam öyküsü dahil. Değerlendirmelerimizi anlatıcı üzerinden yaparız. Kurmaca metinlerde çözülmesi en zor konulardan olan anlatıcı meselesi hakkında yeni romanınızda ne gibi problemlerle uğraştınız?
TA: Evdeki karakterlerin her birinin arada kalışının romanın temasını oluşturmasını istedim. Bu, dönemin içerdiği belirsizliği, muğlaklığı anlatmanın iyi bir yolu gibi geliyordu bana. Bu yüzden her karaktere geçişte bakış açısını değiştiriyordum. Bu da okumayı zorlaştırıyordu. Başa dönüp alt bölümlerin her birini tek bir karakterin bakış açısından anlatacak şekilde düzenledim. Böylece kahramanların hem kendi içindeki çatışmayı hem de toplumsal olanla çatışmasını daha rafine ve kolay takip edilir bir hale getirebildiğimi düşünüyorum.
SP: Romanınızın arka kapak kazısında “1934’te ünlü Fransız pilot, Maryse Hilsz’in uçağının hayatlarının tam ortasına düşmesiyle Arsuz’un önde gelen ailelerinden Maliklerin kaderi sonsuza kadar değişir. Ev, İkinci Dünya Savaşı’nın eşiğinde, İskenderun Sancağı’nın Hatay’a dönüştüğü, eski siyasal ve toplumsal aidiyetlerin hızla geçerliliklerini yitirdiği sancılı bir değişimin ortasında, bir şehir ile bir ailenin geleceğinin iç içe geçtiği sürükleyici bir roman. Talin Azar, Paris’ten Beyrut’a uzanan geniş bir coğrafyada sert siyasi rüzgârların estiği bir dönemde, mevcudu korumak ile değişmek arafında bocalayan köklü bir ailenin hikâyesini anlatıyor. Kimlik ve aidiyet kaygılarının gölgesindeki Malik evinin sakinlerinin geleceğe ve birbirlerine dair farklı beklentileri giderek dağılmaya evrilirken, gerçek ile kurgu arasındaki sınırlar belirsizleşiyor,” deniyor. Romanında ele aldığınız temel meseleler ve izlekler hakkında neler söylemek istersiniz?

TA: Maryse Hilsz’in eve gelişi manda dönemini anlatmak için bir alegori olarak düşünülebilir. Misafir ediş, misafir oluş, ev sahipliğinin koşutları, iktidar alanlarının sarsılmazlığı gibi konular aklımı kurcalıyordu. Kimse mevcut düzeninin değişmesini arzu etmezdi. Fakat, Fransa’dan gelen etkileyici misafirin hayatlarına girmesiyle ev ahalisinin yediden yetmişe değişmesi kaçınılmazdı. Çünkü Maryse Hilsz öleceğini bilse tutkularının peşinden giden bir kahraman. Bir direnişçi. İkilemde kalan, seçimlerinde zorlanan diğer karakterlerin aksine ne istediğini hep bilen, zihni net birisi. Aşk karşısında bile direnç gösterebiliyor. Bu yüzden bir rol model, bir ideal. Erk sahibi de denebilir. 2. Dünya Savaşında Alman orijinlerine rağmen Fransız direniş ağında yer almış. Bu gene de belli koşullar altında dönüşüme uğramayacağının, arada kalmayacağının garantisi değil. Romanın temel izleği de tam olarak direnişle kontrast içinde olan ‘arada kalma’ meselesi.
SP: Hikâyeler iç evrenimizin, kozmik yapımızın yansımaları olarak dünyayı daha katlanılabilir hale getiriyor. Hikâyeler ötekilere yazılıyor, öznel alana hitap ediyor, tesir etmeleri gerekiyor. Günlük hayatta katlanamayacağımız gerçekler hikâyede, romanda katlanılır hale geliyor. Bu saptamalardan hareketle Türkiye Hikâyelerini Anlatıyor (2017) ve Tanıdık Yabancılar projeleriniz hakkında neler söylemek istersiniz?
TA: Gerçek bazen kurgu olamayacak kadar şaşırtıcı, kurguysa bazen gerçek olamayacak kadar monoton olabiliyor. Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nin Türkiye Hikayelerini Anlatıyor projesi gerçek hikayelerden oluşuyordu. Tanıdık Yabancılar’da ise buluntu fotoğraflar gerçek ancak eşlik eden kısa hikayeler tamamen hayal ürünüydü. Aylin Sayek’le hikayelere çağrı yaptığımızda tuhaf tesadüflere şahit olduk. Kaleme alınan kısa öykülerde yazardan gizlenmiş bilgiler, yer isimleri hatta kişi isimleri bile aynı olabiliyordu. Hayaller bazen hakikatlere çok yakın olabiliyorlar. Üzerinde titizlikle durulunca empati yeteneğimiz yükselebiliyor ve olası dünyaları etraflıca hayal edebiliyoruz.
SP: Talin Hanım, sizce romanda, öyküde, şiirde döneme göre bazı konular, izlekler ön plana çıkıyor mu? Son dönemde geçmişle hesaplaşma, ilişkiler, kadınlık ve erkeklik durumları, aile ve bireysel yabancılaşma mesela?
TA: Evet, mutlaka… Ben yazınımızda giderek daha cesur hesaplaşmalara girildiğini görüyorum. Özellikle minör edebiyata alan açan İstospoli gibi yayınevlerinin desteğiyle yüzleşmeler artıyor. Son dönemde tabu olan tabu olmaktan hızla çıkıyor. Bunu özellikle gayrimüslim politikalarını eleştiren yayınlarda biraz da şaşırarak fark ediyorum.
SP: Son olarak sizi etkileyen roman ve öykü karakterlerini sormak istiyorum.
TA: Genelde anı, tarih ve biyografik anlatıları okumayı seçiyorum. Ama Ev’de Anna Karenina’yla kol kola yürümek, ondan etkilenmek istedim. Hem çok güçlü bir aşk romanı olduğu için hem de karakterlerin iç çatışmalarını, toplumsal sıkışmalarını, arada kalışlarını mükemmel bir formda sunduğu için.
Roman ve öykü karakterlerini bir çırpıda seçmek zor ama Holden Caulfield, Esther Greenwood, Simon, Mevlüt Karataş, Levin, Kitty ve Yourcenar’ın yangınlar kadar tutkulu karakterleri ilk aklıma gelenler.






