Adalet Ağaoğlu’nun romanları, bütün has edebiyat örnekleri gibi, sonunda varılacak yeri korumaktadır. Orada insan kendini yeniden yaratır, yitirdiklerini bulur, kendi ömründe tüketilmesi olanaksız zenginlikte yorum alanlarıyla karşılaşır.
Roman, gelecek tasarımlarıyla ilgilendiğinde, şimdiki zamandan başlayıp kişileri, hikâyesi ve kurgusuyla birlikte geleceğe doğru ilerlediğinde bile bir geçmiş zaman sanatıdır. Bir zaman sanatıdır roman.
Bütün tanımların öznel ve yerlerine konacak öteki tanımlarca eskitileceğini baştan bilerek, bu yazının sınırları içinde de bizim için geçerliği kesin görünen tanımlar yapabiliriz. Sonunda geçmişten korkmaya gerek yok: geçmiş, özlemle andığımız yerde yaşıyor demektir; hayatımıza giriyorsa bugün, yeniyle de iç içe geçmiştir. Roman sanatı dünü bugüne, bugün yarına, yarını geçmişe bağlayan eşsiz bir dünya içine alır ki bizi, onun içinde hoşnutsuz kalınmaz.
Adalet Ağaoğlu’nun romanlarını da anlatıyoruz aslında. Hem geçmiş ve gelecek sorunsalı içinde kendini oluşturur Adalet Ağaoğlu’nun romanı; hem onun içinde kalıp da dünyanın halini sorgulamadan edemez okur; hem edebiyatın yazınsal dil içinde nasıl yaratıldığına ilişkin sağlam bir örnekle karşı karşıya bulunup onu daha yakından tanıma gereksinimi dayatır; hem de anlatılan, karşı karşıya bulunduğumuz yazarı yüceltecek derinlikte sorunlar, konular içinde değişir.

Yazarın romanla iç içe yaşadığı ve kişiliğini yazınsal metnin gerisine çekip belki görünmez kılmaya çalıştığı yaratım süreci dışında bir de yazar kimliğini öne çıkarmadan yaşadığı günler var. Adalet Ağaoğlu’nun Damla Damla Günler adıyla yazdığı günlükleri yazarın gizli tarihini açığa çıkarıyor. Bir yazarın ömrü onun tarihidir; görünenin, demek bizim kendiliğinden bildiklerimizin altında, karanlıkta kalanı da ancak yazarın vereceği onayla açığa çıkar.
Adalet Ağaoğlu, Damla Damla Günler’i yazmaya başladığında hiç kuşku yok ki gelecekte ne kadarını yayımlayacağına ya da yayımlayıp yayımlamayacağına karar vermemişti. Elbette yazdığı kırk kadar defterde “kendine özel iç dünya” vardır; öyle ki, yazarın tuttuğu iç dünya notlarıyla belleğinde taşıyıp açığa çıkarmadığı gerçekliğin niteliğini şu sözlerle anlatır:
“Ölünce cesedim yakılıp külleri bir uçaktan havaya savrulsun gibi ta derinlerden gelme bir isteğim vardı. Hâlâ da var. Ancak görüldü ki, içinde yaşadığımız şu dar sınırlar içinde bu mümkün değil. O halde defterleri yakıp geçmek en iyisi..”
Kendini yakmakla yazdıklarını yakmak arasında kurulmuş bu özdeşlik aşırı bulunur mu, bilmiyorum; değil mi ki has bir yazardan söz ediyoruz, onda yazdıkları kendi hayatıyla özdeş, bazen ondan da ileridir. Gene de Adalet Ağaoğlu yazdığı günlüklerin tarihsel bir tanıklık olduğu düşüncesine varır sonunda. Edebiyatımızın az bulunur değerlerinden biri olan yazarın günlükleri ya da anıları yazınsal olduğu kadar tarihsel değer de kazanmıştır elbette.
Üç kitapta, 1969’dan 1996’ya, yirmi yedi yıllık bir dönemin tanıklığı içinde neler olabileceği düşüncesi bile heyecan vericidir. Doğrusu, günlük ya da anı biçiminde bu denli canlı tanıklıklar bizim edebiyatımızda çok azken, Adalet Ağaoğlu’nunkinin ne denli önemli olabileceğinin ayırdında olduğumuz söylenebilir mi? Bu günlüklerin kapsadığı dönemler öylesine ateşli siyasal sıcaklıklar içinde yaşandı ve edebiyatımızın öylesine önemli birkaç dönemini içine aldı ki, aynı zamanda okur için toplam 1134 sayfalık, kışkırtıcı üç koca kitaptan söz ediyoruz. Bir yazar için ömrünün en canlı yıllarını böylece yazıya dökmek ayrıca ne denli önemlidir, bunu da değerlendirmek gerekir.
Eşi Halim Ağaoğlu ile.
Bu günlüklerin yazarı, roman sanatımızın hem kurmaca biçimleri, hem de içerdiği sorunların düşünsel derinliği ölçüt alındığında, en önemli romancılarımızdan. Onun, roman sanatının ölmeye yüz tuttuğu ve geri dönülmez bir geri çekilme yaşadığı savlarına verdiği karşılık ortaya koyduğu romanlardır ve bu ilginçtir aslında. Adalet Ağaoğlu aynı zamanda edebiyatın sorunlarına ilişkin düşüncelerini yazdığı yazılarla belirten bir romancı ama yüzeysel bir karşılık vermek yerine, sözgelimi “Dar Zamanlar” üçlemesiyle verdiği karşılık, bizim edebiyatımızda roman sanatının yenilenme kaygılarının en nitelikli düzeylerinden birini oluşturur. Yazının ve Tarihin Bilinci’nde, “Bir ateştop oluşturan: yazı, dil, tarih, zaman. Roman sanatına bütüncül bir yaklaşım, bu dört gerçeğe çarparak anlaşılabilir,” demişim.
Romantik-Bir Viyana Yazı: tarih ve zaman sorunsalları ekseninde kuruluyor. Hayır...da öncelik, dil ve zaman.
Bütün romanlarıNI bu denli kesin tanımlar içine almak olanaksız ama Adalet Ağaoğlu çağdaş roman sanatının başlıca sorunsalları içinde oluşan, o sorunsalların her birini romanın olanakları içinde bütün bütüne kapsamayı, derinliğine işlemeyi başararak tartışan, irdeleyen, kendine özgü sonuçlarını öne sürmekten kaçınmayan bu roman anlayışıyla edebiyatımızın ayrıksı yaratıcılarından biri olmuştur.
Romanlarının şu yanı da az bulunur: Çağımızın somut gerçekliğini yansıtarak ya da olup bitenlere tanıklık ederek değil de; uzun bir zaman dilimi içinde, çağımızın iç dünyasını anlatmak. Bunu önemli bir özgünlük olarak almak gerekir elbette.
Edebiyatımızın bütününü olduğu gibi, roman sanatımızı da çağımızın sorunlarıyla içli dışlılığını hiçbir zaman terk etmeyen bir ana akım içinde görebiliriz. O ana akım çağımızın sorunlarını toplumsal, bazen siyasal duyarlıklarla yansıtma kaygısını hiçbir dönemde yitirmedi, ama hep birbirine yakınlık gözettiği için, çok yönlü bir akım yaratılmasına da olması gerektiği ölçüde katkıda bulunamadı.
Ölmeye Yatmak, Adalet Ağaoğlu’nun ilk romanı, ülkenin uzun bir döneminin hayatını, karmaşık gerçekliğini yazarının ayrıntılar üstüne kurulu ve düşünsel gelgitleri ayırt etmeyi bilen kararlılığı içinde anlatır. Adalet Ağaoğlu’nun roman anlayışının temelidir; sağlam bir temeldir, çünkü ondan vazgeçmeden, onu yadsıma üstüne kurma endişesine gerek kalmadan Bir Düğün Gecesi, Yazsonu, Üç Beş Kişi gelmiştir ardından.

Bu üç roman da sonraki öncekine göre derinleşerek, çağın sorunlarıyla daha derin ilişkilere kurgulanmıştır. Çağın sorunlarını yalnızca tümel sorunlar olarak almadan, birbirine nedensel bağlarla eklenmiş bir dizi insan arasındaki ilişkilerden çıkan sorunlara tümel özellikler kazandırarak...
Hayır... ve Romantik-Bir Viyana Yazı ise, bu derinliğin bana kalırsa doruk noktaları. İkisi de yeterince değerlendirilemedi. Kaldı ki, benim roman sanatımızın doruklarından biri olarak gördüğüm Hayır...’ı olumsuz yargılarla değerlendirenler de oldu. Demek ki diyorum, birbirine bu denli ters yargılar arasında eleştiri kültürümüz zayıflığını koruyor ve soyutlamanın uzağında kalan düşünme biçimimiz eksik-yorumu öznel eleştirinin yerine koyarak edebiyatımızın yetersizliğini rasyonelleştiriyor.
Adalet Ağaoğlu’nun romanlarının seçtiği yorum alanları vardır, hayatı ustaca ayrıştırarak bulunur onlar. Sonra da okuru paylaşmaya çağırırlar. Demek ki onun romanları dışardan verilmiş alanlara gitmez, kendi alanını kendi seçer, yaratır. Romanı başka yerde aramak (popüler edebiyat budur işte) okur için ilk bakışta daha çekici gelebilir, ama sonunda edebiyatı terk ettiği yerdir.
Oysa Adalet Ağaoğlu’nun romanları, bütün has edebiyat örnekleri gibi, sonunda varılacak yeri korumaktadır. Orada insan kendini yeniden yaratır, yitirdiklerini bulur, kendi ömründe tüketilmesi olanaksız zenginlikte yorum alanlarıyla karşılaşır.
Burada da okuru, zorlandığı için terk etme duygusu esir alabilir mi? Belki ama sanmıyorum ki Adalet Ağaoğlu’nun romanlarını seçen okur zor karşısında çabuk pes etsin. O okur anlamaya yanaşır ve kolay anlamı başka yerde bulacağını bilerek gelmiştir buraya. Öyleyse Adalet Ağaoğlu ile okurları arasında nitelikli ilişkiler kurulması kaçınılmazdır. Edebiyatın anlamı tava getiren tezgâhında karşılıklı yardımlaşma yaşanır. Okuma sarkacı yazar ile okur arasında salınırken zamanı sayar, zaman anlamı, anlam biçimi ve tersi...
Okur, işte bu sürecin sonunda çıkmaya başlar basamakları. Yetinme duygusuna gönül indirmemeyi öğrenir. Yazınsal, düşünsel bir yapının basamaklarıdır çıktığı. Burada konumuz Adalet Ağaoğlu’nun roman sanatına getirdiği düzeyse, yüceltici sözler etmekten kaçınmayan bir okur da vardır ve bu satırları yazmaktadır. İyi okurun bazen kaçınamayacağı bir sırta çıkmaktır bu. Oraya çıkmayı göze almadan edebiyatın kılcal damarlarına girmeyi hayal bile edemeyiz. Ana damarlarda akanları biliyoruz da, asıl keşifler kılcal damarlara çıkılan yolculuklarda yapılır.






