Robert Redford Hollywood stüdyo sistemi içinde büyük yıldız statüsüne ulaşmış bir oyuncu; Oscar ödülü ve adaylığı kazanmış bir yönetmendi.
Birkaç sene önce en sevdiğim filmler üzerine bir yazı üzerine çalıştığım sırada en sevdiğim aktörler hakkında da düşünmeye başlamış; hatta bu konuda bir yazı dizisi hazırlamaya karar vermiştim. Maalesef o yazı dizisinin kurgusu üzerine çalışmaya başlayamadan dizide yer alacak aktörler aramızdan ayrılmaya başladı ve ben o yazılardan bazılarını planladığımdan daha erken yazmak zorunda kaldım. Tıpkı Alain Delon2 ve Gene Hackman2 yazılarım gibi bu yazı da bir erken yazı. Robert Redford, sinemanın son 50 yılına damga vurmuş; sadece bir büyük Hollywood efsanesi olmakla kalmayarak bağımsız sinemanın doğmasına ve gelişmesine de öncülük etmiş önemli bir sinema insanı 89 yaşında aramızdan ayrıldı
Benim Redford ile tanışmam çok erken yaşlara rastlar. Seyrettiğim ilk Redford filminin George Roy Hill’in sinemanın o büyülü yılı 1969 tarihli kült westerni Butch Cassidy and the Sundance Kid olması elbette bir tesadüf değildi. Benim sinemanın büyülü dünyasına adım atmam ve bir sinefil olmam western filmleri sayesindedir ve dolayısıyla da Hill’in ‘yapılmış en iyi 100 Amerikan filmi’, ‘yapılmış en iyi 10 western’ gibi unvanların sahibi olan benim çocukluk anılarımda özel bir yere sahiptir. Filmi özel yapan çok iyi bir western olması ve sinema tarihine geçen finaliyle müthiş bir sinematografik seyir zevki sunması yanında Robert Redford - Paul Newman ikilisinin dünya sinema tarihine iz bırakan uyumudur. Nitekim bu iki büyük efsaneye olan sevgimin de başlangıcı olan bu filmdir. Çocukluğuma dair bir başka Robert Redford hatıram da bir başka çok sevdiğim tür olan ‘casus gerilim’ filminde, doğduğum sene (1975) çekilmiş Sydney Pollack imzalı The Three Days of Condor (Akbabanın Üç Günü) filmidir. Yavaş bir tempoda akmasına rağmen bir dakika bile azalmayan gerilimi, sofistike senaryosu, Pollack ile yaptığı işbirliği ile sinemada da önemli bir yere sahip olan jazz ustası Dave Grusin’in New York’un o gri atmosferini güçlendiren müziği ile yine sinemaya dair anılarımda çok özel bir yere olan bu film sonrasında artık Robert Redford benim için Marlon Brando, Robert De Niro, Michael Caine, Alain Delon gibi özel olarak takip ettiğim oyuncuların arasına girmişti.

Sonrasında bir başka Redford klasiği olan ve hapishane filmleri içinde özel bir yeri bulunan Brubaker geldi. Redford yıllar sonra, 2001’de bir başka hapishane draması olan The Last Castle’da (2001) da yer almıştı. Gerek eleştirmenler nezdinde gerekse de gişede çok başarılı bir film olamamasına rağmen bu filmi de çok severim.
Zamanla sinema tarihinin klasikleri arasına giren The Sting, The Way We Were, All The President’s Men gibi sinema tarihine damga vurmuş filmlerde seyrettim Redford’u. Lisede İngiliz Edebiyatı dersinde The Great Gatsby’i okurken aynı zamanda da romandan senaryosunu Francis Ford Coppola’nın uyarladığı; Jack Clayton’ın yönettiği ve Redford’un başrolü Mia Farrow, Sam Waterston, Bruce Dern ve Karen Black ile paylaştığı 1974 tarihli filmi seyrediyorduk. Yıllar sonra DVD'si çıktığında koleksiyonuma dahil ettiğim filmlerden biri olmuştu. Bugün bile hala o uyarlamanın Baz Luhrmann’ın versiyonundan daha iyi olduğunu düşünürüm ve bunda en büyük pay hiç kuşkusuz tüm karizmasıyla beyazperdeyi dolduran Redford’a aitti.
Birçokları tarafından ününün ve popülaritesinin doruğundayken, özellikle de 1970'lerden 80'lerin ortasına kadar dönemin en büyük ‘seks sembolü’ olarak kabul ediliyordu. Yakışıklılığı, karizması ve gerçek yaşamdaki zerafetinin beyaz perdeye yansıması sayesinde bu rollere özel bir ışık ve anlam kazandırıyordu. İtiraf edeyim ben Redford’u o rollerde ben sevemedim. Onu sinema tarihinde kadın seyircilerin en favori aktörleri arasında ilk sıralarda yer almasını sağlayan bu rollerini, türü genel olarak sevmemem bir yana, biraz fazla ticari bulurum. Mesela sinema tarihinin en başarılı filmlerinden biri olan ve Redford ile Streep’i bir araya getiren Sydney Pollack’ın yedi Oscar ödüllü Out of Africa benim bir şekilde ısınamadığım ve hatta seyrederken sıkıldığım bir film olmuştur. Havana (Sydney Pollack, 1990), Up Close & Personal (Jon Avnet, 1996), hem yönetmenliğini yaptığı hem de oynadığı ilk film olan The Horse Whisperer (1998) bu tarz filmlerine örnektir. 1990'ların en iz bırakan, gişede büyük bir başarı yakalaması yanında tartışmalar yol açan Indecent Proposal (Adrian Lyne, 1993) oyuncunun niçin oynadığını merak ettiğim bir filmdir. Redford’un romantik dramaları içinde The Way We Were benim için tek istisnadır.
İtiraf edeyim benim için 2000'li yıllardan itibaren Redford’un yer aldığı filmler önceki kariyerinin gölgesinde kalmıştır. Bu filmler içinde oyuncuyu Brad Pitt ile buluşturan Spy Game (Tony Scott, 2001) dışında çok severek seyrettiğim, içime sinen bir Redford filmi olmadı. Örneğin 2007 tarihli oyuncunun hem yönetip hem oynadığı ve başrollerini Tom Cruise ve Meryl Streep ile paylaştığı Lions for Lambs maalesef oyuncu kadrosuna ve Redford yönetimine rağmen başarılı bir yapım olamamıştır.

Sundance Film Festivali
Robert Redford Hollywood stüdyo sistemi içinde büyük yıldız statüsüne ulaşmış bir oyuncu; Oscar ödülü ve adaylığı kazanmış bir yönetmendi. Öte yandan onun sinema tarihine katkısını bununla sınırlamak hata olur. Birçok yeni kuşak sinemacı ve sinemasever için o büyük bir yıldız ve bir ikon değil bağımsız sinemanın gelişimine en büyük katkıyı yapan bir öncüdür. Tamamen kendi inisiyatifiyle başlattığı ve önceleri sadece Amerika içinde ulusal bir etkinlik olan Sundance Bağımsız Film festivali kısa sürede bağımsız sinemacılar için büyük bir küresel platforma dönüştü ve onun sayesinde bugün ‘bağımsız sinema’ ayrı bir kategori olarak sinema tarihindeki yerini aldı. Adını onu bir sinema efsanesine dönüştüren filmden alan festival Steven Soderbergh ve Quentin Tarantino gibi bugün sinema tarihine geçmiş yönetmenlerin ortaya çıkmasını sağlamıştı. Bugün festivale yönelen eleştiriler bir yana onun vizyonu olmasaydı muhtemelen bağımsız sinema bu denli popüler hale gelmeyecekti.
Robert Redford Yeni-Amerikan sineması ile ana akım ticari filmler arasındaki kalmış 1970'ler Amerikan sinemasının en belirgin figürlerinden biriydi. Andrew Pulver onun bu iki farklı yaklaşım arasında bir tür köprü vazifesi gördüğünü söyler The Guardian’daki makalesinde. Keza Peter Bradshaw da onu “Hollywood’u tamamen değiştiren göz kamaştırıcı derecede yakışıklı yıldız” olarak tanımlar.
Sinemaya yakışıklı bir tür ‘poster çocuğu’ olarak başlamış ama zamanla büyük bir oyuncu, önemli bir yönetmen ve bir bağımsız sinema öncüsü olarak bir sinema efsanesine dönüşmüş olan Redford her zaman aykırı ve farklı olmayı başarmıştı. Bunu politik aktivizmi; liberal değerleri, yerli, LGBT ve çevre haklarını savunan bir kamusal kanaat önderi profiliyle de güçlendirmiştir.
Redford’un benim kişisel sinema serüvenim içindeki yeri elbette Butch Cassidy and the Sundance Kid ötesindedir. Redford’un özellikle 1970'lerdeki filmlerinin politik ve toplumsal bağlamı, oyunculuğuyla desYeni Amerikan Sineması’nın derinliği onu benim gözümde ayrı bir yere koyar. O her oynadığı filme ayrı bir ruh ve karakter katar. Oynadığı filmlerde o olmazsa o filmlerin hep eksik kalacağı hissini verir. Etrafındaki tartışmalar, genel olarak kötü bir film olmasına karşın Indecent Proposal bile onun varlığıyla bir başka boyuta çıkar ve seyredilebilir bir filme dönüşür. ‘Ahlaksız teklif’ yaparken bile zarif, centilmen ve çekicidir.
Redford bir stil ikonudur. Amerikan Ivy tarzını ‘casual’ bir şekilde spor bir şıklıkla tamamladığı günlük yaşamında da; Ralph Lauren sofistikeliğinin doruğuna çıktığı The Great Gatsby, denizci kabanını (peacoat) ve gri tweed ceketi bir stil nesnesi haline getiren Three Days of Condor ve benzer bir ceket giydiği Spy Game, yine kendisiyle özdeşleşen ‘aviator’ güneş gözlüğü onu ne giyerse giysin onu başka bir seviyeye çıkarma doğal yeteğinin tipik örnekleridir.
Charlie Teasdale The Guardian’da Robert Redford’u tanımlarken şöyle diyor:
“Redford, modern başrol oyuncusunun prototipini yarattı. O, imkansız derecede yakışıklı ve sıcak karizmasının yanı sıra aynı zamanda mücadeleci, ruh dolu, atletik, bir kitap kurdu kadar zeki ve politik olarak bilinçli biriydi. Arabanızı tamir ederken Walt Whitman'dan dizeler okuyabilen bir matine idolüydü.”
Bu özellikleri onu sadece kendisinden önceki kuşaktan ve kendi kuşağından değil sonraki kuşaklardan da ayırır ve sinema tarihinde çok farklı bir yere konumlandırır. Robert Redford her filminde ’cool’dur ama topluluk içinde bile yalnız olduğunu hissettirir. Bu yüzden de ne zaman bir Redford filmi görsem hep inceden inceye bir melankoli hissederim tıpkı 89 yaşında ve erken sayılmayacak olan ölümünün verdiği gibi.
Bir keresinde şöyle demiş:
“Yaşam temel olarak hüzünlüdür. Mutluluk nadir olarak bazı anlarda gelir ve hepsi ondan ibarettir. O anların tadını son damlasına kadar çıkarın.”
Bu sözlerin tamamına katılıyorum ve onun oynadığı filmlerin de bu nadir gelen mutluluk anlarından bazılarını yarattığına inanıyorum.
En Sevdiğim 10 Robert Redford Filmi:
Redford’un rol aldığı 80’in üzerindeki film arasından sekiz tanesini seçmek çok zor olmadı. Sadece iki film üzerinde karar verirken zorlandım: The Candidate (Michael Ritchie, 1972) ve Spy Game. Yazılarım kapsamında yaptığım her liste gibi tamamen kişisel beğenime ve filmlerle kurduğum kişisel ilişkiye dayandığım için son kertede seçimimi Spy Game’den yana yaptım. Öte yandan The Candidate listeyi 10 film ile sınırladığım için kendine yer bulamadı ama Redford filmleri arasında kesinlikle görülmesi gereken önemli bir yapıttır. Redford’un aralarında Dirk Bogarde, James Caan, Michael Caine, Sean Connery, Edward Fox, Elliott Gould, Gene Hackman, Anthony Hopkins, Hardy Krüger, Laurence Olivier, Ryan O'Neal, Maximilian Schell ve Liv Ullmann gibi oyuncuların da rol aldığı bol yıldızlı ve Richard Attenborough imzalı bir epik II. Dünya Savaşı draması olan A Bridge Too Far (1977) de bu türü sevenler için bir klasiktir; görülmesini öneririm. Orta yaşlı bir beyzbol oyuncusunun neredeyse masalsı bir tonda anlatılan geri dönüş hikayesi dört Oscar adaylığıyla The Natural (Barry Levinson, 1984) da Redford sinematografisinin dikkat çeken filmlerinden biridir benim için.
Bu listeyi hazırlarken Redford’un sadece oynadığı değil yönettiği filmleri de dikkate aldım ve yönettiği toplam dokuz film içinde iki filmi de bu listeye dahil ettim: Ordinary People ve The Quiz Show. Her iki film de çok başarılı birer yönetmenlik örneğidir ve sadece onları çekmiş olsaydı bile onu iyi bir sinemacı olarak hatırlamamızı sağlayacak derecede birer başyapıttırlar.

1. Butch Cassidy and the Sundance Kid (George Roy Hill, 1969)
Robert Redford’un çıkış filmi olarak görülebilecek olan bu western başyapıtını aynı sene vizyona giren Sam Peckinpah’ın efsanevi kült westerni The Wild Bunch ile birlikte okumak ve değerlendirmek gerekir. Tamamen farklı bakış açıları, politik ve tarihsel bağlam ve sinematografik özelliklere sahip olsalar da -The Wild Bunch benim sinema tarihinde en sevdiğim 10 filmden biridir ve western filmleri içinde de ilk sırada yer alır- benzer bir şekilde Vahşi Batı’nın ‘öncü’, yani Amerikayı kuran mitinin ortadan kalmaya başladığı bir tarihsel dönemi anlatırlar. Her iki filmde de Vahşi Batı’nın kuralları ve kendine özgü ahlakının ortadan kalkmasıyla hayatta kalma mücadelesi veren, ‘modası geçmiş’ silahşör-kanunsuzların dekansının hikayesidir. Roy’un filmi daha ‘yumuşak’, hatta ara ara komedi unsurları da içeren ve ortalama seyirciye doğrudan hitap ederken şiddetin şairi Peckinpah sadece içeriğiyle/senaryosunu değil karmaşık, çok-açılı, çabuk kesişleri ve yavaş çekimleri kullanarak sinematografik olarak da devrimci bir westerne imza atar. Ben elbette büyük bir Peckinpah ve the Wild Bunch hayranı olsam da bir western ve sinemasever olarak gönlümde her iki filme de yer var. Sadece finalleri bile bu iki filmi birer efsane statüsüne çıkarmaya yeter. Butch’ın da Kid’in de filmin sonunda kurtulmalarını çok istedim. Belki de kurtulmuşlardır…. Hala çocukluğumdaki gibi buna inanıyorum…
2. The Sting (George Roy Hill, 1973)
Hill-Redford-Newman üçlüsünü yeniden bir araya getiren The Sting efsane statüsüne yükselen sinema başyapıtlarından biridir. Aralarında En İyi Film ve En İyi Yönetmen de olmak üzere yedi Oscar alan film temel olarak bir ‘intikam ve adalet’ hikayesidir ama 1930'ların Chicago’sunda geçen film ‘Büyük Buhran’ sonrasının ekonomik ve toplumsal etkisi altındaki Amerika’nın da bir profilini ortaya koyar ve bu da yapıtı tarihsel ve toplumsal bir bağlama oturtur.
1930'lar’ın geleneksel Hollywood tarzını yansıtan filmin sofistike senaryosu adeta bir Matruşka gibi kurgulanmış; hikayenin temelini oluşturan ‘aldatmaca' birbiri içine geçmiş bir dizi oyundan oluşmuştur.
Sinema, televizyon ve tiyatro tarihinin en başarılı bestecilerinden biri olan Marvin Hamlisch’in Ragtime döneminin en önemli piyanist ve bestecisi olan Scott Joplin’den uyarladığı film müzikleri de sadece o dönemin ruhunu yansıtlamla kalmaz; filmde adeta bir karakter olarak yer alır.
The Sting bugün hala bir büyük klasik olarak kabul ediliyorsa bunu farklı temaların kusursuz şekilde bir araya getirildiği bir yapının üzerine inşa edilmiş olmasına borçluyuz. Film bir taraftan izleyiciyi ‘aldatmaca’ etrafında şekillen şakaya ve onu buna ortak olmaya davet ederek eğlendirmeyi amaçlarken bir yanda da zekice hazırlanmış senaryosu sayesinde şaşırtmayı başarır. Müthiş bir kostüm tasarımı ve sanat yönetmenliği sayesinde son derece şık ve çekici bir yapımdır.
Newman ve Redford'un bir öncek filmlerinde yarattıkları kimyayı bu filme taşımaları, zekice yazılmış senaryosu, nostaljik tarz ve müthiş müzik kullanımıyla zamanın ötesinde ve defalarca izlenebilecek bir klasiktir.

3. The Way We Were (Sydney Pollack, 1973)
‘Ne senle ne sensiz imkansız aşk’ tarzı filmlerin en bilinen filmleri biri olan ve şaşırtıcı bir şekilde Robert Redford ve Barbara Streisand arasındaki mükemmel beyazperde uyumu sayesinde popülerliğini hala koruyan bu romantik dram bir çok listede sinema tarihinin en romantik 100 filmi arasında kendine yer bulur. Solcu ve politik bir aktivist olan entellektüel yahudi Katie ile yakışıklı, beyaz ve apolitik tipik bir Amerikalı üst-orta sınıf (WASP) mensubu olan Hubbell arasındaki ilişkiyi anlatan film aslında yoğun bir politik tona sahiptir. Hatta denebilir ki yüzeyde tipik bir tür filmi gibi gözükürken özünde Amerika’nın zamanla değişen toplumsal ve politik yapısını ve bu değişimle beraber meydana gelen toplumsal/politik ayrışmayı ele almaktadır. Bütün derinlemesine analizler bir yana ne zaman rastlanırsa seyredilmekten bıkılmayan, her daim tazeliğini ve çekiciliğini koruyan bir filmdir.
4. The Great Gatsby (1974)
F. Scott Fitzgerald’ın edebiyat tarihinin en büyük başyapıtlarından biri olan ve toplamda beş kere filme çekilmiş olan The Great Gatsby’nin üçüncü uyarlamasında Redford karşımıza Gatsby rolünde çıkıyor. 1974’de ününün ve karizmasının doruğundaki Redford Gatsby’nin kırılganlığını beyazperdeye mükemmel bir şekilde yansıtır. Mia Farrow’un da Daisy’nin kırılganlığını ve içten içe düştüğü melankoliyi başarıyla yansıttığı filmde Tom Buchanan rolündeki Bruce Dern ve Nick Carraway rolünde Sam Waterston’un ve Myrtle rolündeki Karen Black’in de filmin ruhuna uygun oyuncularıyla bu ikiliyi desteklemesiyle ortaya başarılı bir uyarlama çıkmıştır. Filmin gardrobunu yaratan Ralph Lauren’in Redford’u bir stil ikonu yapmasıyla moda dünyasındaki yükselişini de sağlayan film bugün Luhrmann’ın 2013 tarihli uyarlamasının ardından genç kuşaklar için neredeyse arkaik bir sinema örneği gelebilir ama benim için hala en iyi uyarlama budur ve Redford en iyi Gatsby’dir.

5. Three Days of Condor (Sydney Pollack, 1975)
Hollywood ve sinema tarihinin en ikonik ve verimli işbirliklerinden biri olan ve toplamda yedi filmde bir araya gelen Pollack- Redford ikilisinin bu yapıtı sadece geleneksel tarz bir casus gerilimi değildir. Pollack ve Redford’un liberal politik görüşlerinin de yansıması olarak devleti, iktidarı (gücü) ve gücün yozlaşmasına yoğun bir eleştiri getiren politik bir filmdir. Redford ile birlikte başrolü paylaşan Faye Dunaway’ın oyuncu ile oluşturduğu ekran karizması ve tetikçi Joubert rolündeki İsveçli büyük oyuncu Max von Sydow’un korkutucu soğukkanlılığı sayesinde film müthiş bir seyir zevkine dönüşüyor. Filme yaptıkları müziklerle ‘Film veya Televizyon İçin Yazılmış Orijinal Müzik' dalında Grammy alan büyük jazz sanatçısı Dave Grusin de filme büyük katkı sağlıyor.
6. All The President’s Men (Alan J. Pakula, 1976)
Gelelim siyasi sinemanın epik başyapıtlarından birine… Filmin vizyona girmesinden üç yıl önce gerçekleşen Watergate Skandalını konu alan bu biyografik politik gerilim iki büyük yıldızı, Robert Redford ve Dustin Hoffman’ı politik ve toplumsal temaları filmlerin büyük ustası olarak kabul edilen ve Amerikan toplumda ve politik dünyasındaki yozlaşmayı en iyi anlatan yönetmenler arasında ilk sıralarda yer alan Alan J. Pakula’nın yönetmenliğinde bir araya getiriyor. Sekiz dalda Oscar’a aday olan ve dört tanesini kazanan yapıt etkisi hiçbir zaman geçmeyen filmler arasında yer alıyor. Watergate skandalını ortaya çıkaran ve haber yapan gazeteciler Bob Woodward (Robert Redford) ve Carl Bernstein’in filmle aynı adı taşıyan kitaplarından William Goldman’ın senaryosunu yazdığı film (Goldman bu senaryosuyla ikinci Oscar ödülünü kazanmıştır. İlk ödülü de bir diğer Redford filmi Butch Cassidy and The Sundance Kid’tir) Amerika Kongre Kütüphanesi tarafından kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli’ kategorisine alınmıştır.

7. Ordinary People (Robert Redford, 1980)
The Magger’da yayınlanan ‘Oscar Ödülleri Üzerine: Bana Göre Yapılan Hatalar’ [3] başlıklı yazımda şöyle yazmışım bu film hakkında:
“1981’de şu filmler aday gösterilmiş: Ordinary People, Coal Miner’s Daughter, The Elephant Man, Raging Bull, Tess… Ve Oscar’ı alan Ordinary People filmi olmuş. Tamam, Robert Redford büyük bir sinemacı, karizmatik bir yıldız, liberal, kalbimizdeki yeri ayrı ama karşısında 1980-1990 yılları arasında 10 yılın açık ara en iyi filmi seçilen ve bugün büyük bir başyapıt olarak kabul edilen Raging Bull var. Bugün Ordinary People’ı gösteren bir televizyon kanalı var mı acaba? Daha doğrusu o filmi seyreden var mı? Bunun Robert Redford faktörü dışında tek bir açıklaması olabilir. Akademi üyeleri o an için yürek burkan, ağlatan, yas tutan, iyi oynanmış bir dramı sinema tarihinin dönüm noktalarından birini teşkil eden, sarsan, düşündüren, rahatsız eden, üslupçü mükemmel bir başyapıta tercih ettiler; çünkü ne ile karşı karşıya olduklarını anlamadılar. Scorsese’nin ne yaptığının farkına varamadılar. 18. yüzyılda Picasso ile karşı karşıya kalmak gibi bir nevi. Akademi’nin bu tercihi CBS’in ‘Oscar Tarihinin En Garip 10 Olayı’ sıralamasında 7. sırada yer alıyor. Öte yandan altını çizmekte yarar var, hala bu kararın doğru olduğunu savunanlar da yok değil ama o kişiler de Raging Bull’un sıkıcı olduğunu iddia edenler. Bana kalırsa, kalan diğer üç film de Ordinary People’dan daha fazla hak ediyordu ödülü.”
Robert Redford hakkında kaleme aldığım bu yazıda yukarıda ifade ettiğim fikirlerimin ne kadar da yanlış olduğunu söyleyip bir tür günah çıkarmayacağım. Bugün de aynı görüşlerimi hala koruyorum. Raging Bull dururken ödülü bu filmin alması genel anlamda sinema tarihinde de kabul edildiği gibi en yumuşak ifadesiyle ‘garip’ ve benim tabirimle ‘haksız.’ Öte yandan tüm bu eleştiriler ve 1981 Oscar'ının tartışmalı doğası, Ordinary People'ın kötü bir film olduğu anlamına gelmiyor. Kendi çapında bir başyapıt olan film Oscar’a aday olarak bir biçimde hak ettiği değeri ve onuru da görüyor.
1970'lar Amerikası’nın toplumsal değişimi arka planında kuşak çatışması, aile bireyleri arasındaki yabancılaşma ve yetişkinliğe adım atma bunalımları oğullarını bir deniz kazasında kaybeden ailenin yas süreci içinde anlatan film Redford’un yumuşak, oyunculara alan bırakan az müdahaleci ama etkili yönetmenliğiyle başarılı bir drama dönüşüyor. Redford’un özellikle sonbahar çekimleri filmin tonu, yas sürecinin hüznü ile çok iyi bir uyum sağlıyor. Aile bireyleri arasındaki sorunlar büyüdükçe mevsimin kışa dönüşü de zamanın akışı ile ilişkiler arasında bir paralellik kuruyor. Redford’un oyuncularına alan sağlaması sayesinde film özellikle Conrad rolünde Timothy Hutton, anne Beth Jarret rolünde Mary Tyler Moore ve psikiyatrist Tyrone Berger rolünde Judd Hirsch harikalar yaratıyorlar. Nitekim Hutton bu rolüyle aldığı ‘en iyi yardımcı oyuncu Oscar’ ödülüyle bu kategoride ödül alan en genç oyuncusu oluyor. Filmdeki rolleriyle Moore ve Hirsch de birer Oscar adaylıkları kazanıyorlar. Başlarda düşünülen Gene Hackman’ın finansal konulardan dolayı anlaşaması üzerine baba Calvin Jarret rolünü üstlenen efsane oyuncu Donald Sutherland en iyi oyunculuklarından birini ortaya koymasa da rolün altından kalkıyor.
Bu ağır tempolu ama etkileyici aile dramı bugünün kuşakları için biraz eski tarz görülebilecek sinema anlayışına ve tarihte hep Raging Bull yerine Oscar alan film olarak hatırlanacak olmasına rağmen seyredilmeyi hakeden bir başyapıt.
8. Brubaker (Stuart Rosenberg, 1980)
Brubaker benim için önemi her şeyden önce ilk seyrettiğim Redford filmlerinden biri olması ve özellikle çocukken seyrettiğimden dolayı içeriğinin beni uzun bir zaman etkilemesiyle kişisel sinema serüvenimde sinematografik değerinin çok ötesinde bir yere sahiptir.
Brubaker Redford’un filmleri içinde All The President’s Men de dahil en politik olanıdır. Hapishaneler üzerinden sert bir sistem eleştirisi olan filmin tonu karanlık olduğu kadar karamsardır da. İdealist bir reformcu olan Brubaker sadece hapishanedeki gardiyanlarla değil hem sistemin yozlaşmasının nedeni olan hem de bu sistemden nemalanan yerel politikacılar, emek sömürüsüne dayanan yerel ekonomi ve onun elitleri ile de mücadele edecektir. Film böylelikler kötü adamın aslında bütün bir sistem olduğunu anlatmaya çalışır.
Film ana olarak üç katmanlı bir anlatı yapısı üzerinden işler. İlk yapıda Brubaker yöneticisi olarak atandığı hapishaneye bir tutuklu gibi girer ve içerideki dehşeti ve yozlaşmayı ilk elden görür. Burada seyirciye hapishanenin durumu Brubaker’in gözünden sunulur. İkinci yapı Brubaker’in kimliğinin ortaya çıkmasının ardından reform sürecini kapsar. Burada idealist genç bir yönetici sistemi düzeltme yolunda önemli adımlar atmaktadır ve bu seyirci gözünde bir rahatlama ve umutlanma sağlar. Son yapı ise filmin finaline doğru asıl mesajını ileten ve karamsar yaklaşımını ortaya koyan bölümü içerir. Sistem şiddetle değil ama bürokrasi ve politik manevralarla reformu engellemeye çalışır. Ortaya çıkan skandal sonrasında mevcut düzenin korunması için Brubaker görevden alınır ve hızlıca uygulamaya aldığı reformlar aynı hızla ortadan kalkar.
Filmin bu karamsar final mesajını bir tür kinizm örneği olarak da okumak mümkündür elbette. Bazı yorumlar Robert Redford’un bu rolü oynamasının filmin inandırıcılığına gölge düşürdüğünü de iddia eder. Öte yandan film mesaj verme kaygısından çok mevcut durum analizini yapmayı tercih etmektedir ve bu noktada da ‘organik’ bir politik mesaj kaygısını geride bıraktığı ölçüde iyi bir sanat yapıtı olma yolunda önemli bir yol kateder
Film neredeyse bir belgesel gerçekliğinde çekilmiştir. Bu filmin inandırıcılığı ve etkileyiciliğini arttırır. Bazılarının aksine ben mesaj ve senaryo arasındaki dengenin iyi kurulduğunu ve bu anlamda da temposunun görece düşük olmasına karşın seyir zevkinden de fedakarlık edilmediğini düşünüyorum.
Sonuç olarak Brubaker, politik amaçla yapılmış dikkate alınması gereken düşündürücü bir film. Özellikle geleneksel sinemanın bozuk bir kurumu veya olayı tek başına düzelten kahraman mitini paramparça etmesi ve çok daha karmaşık ve karamsar bir sonuç sunarak yozlaşmanın, siyasi organizmanın içinde uyum sağlayabilen bir hastalık olduğunu ve onu iyileştirmeye çalışanların, çoğu zaman organizmanın bağışıklık tepkisi tarafından dışlanacağını ifade etmesi belki de en büyük erdemi. Film örneğin Redford’un sonraki hapishane filmi olan The Last Castle’da (Rod Lurie, 2001) olduğu gibi bir zafer çığlığı atmayı değil güce/iktidara tanıklık etmenin; yüzüne gerçeği söyleminin ve hatta onunla aslında gerekli olan mücadelenin kasketini ve yüksek kişisel maliyetini anlatmayı tercih ediyor. filmin zamanının ötesine geçmiş kalıcılığı ve konusunun geçerliliği de bu tavizsiz ve kötümser dürüstlüğünde yatmaktadır.

9. The Quiz Show (Robert Redford, 1994)
Robert Redford’un yönettiği dokuz film içinde bence, ona en iyi yönetmen Oscar’ını da kazandıran Ordinary People da dahil, açık ara en iyisidir The Quiz Show. 1950'ler’de, savaş sonrası Amerikasında televizyonun en önemli eğlence aracı olmaya başladığı ve reklam sektörünün de gelişimiyle birlikte Amerikan Kapitalizmi’nin simgesel alanlarında birine dönüştüğü bir dönemde popüler bir yarışma programında meydana gelen skandalı konu alan film muhteşem senaryosu sayesinde sınıf, etnik kimlikler, bürokrasi-iş dünyası ilişkileri gibi toplumsal, kültürel ve politik konuları alan bir sistem eleştirisine dönüşür. Özellikle Amerikan Rüyası adı verilen mitin nasıl yozlaşmaya açık olduğu ve arkasında nasıl bir sosyo-ekonomik ve kültürel bağlam olduğunu çok başarılı bir şekilde anlatan film diğer tarafta gerçek, illüzyon, ahlak gibi konulara da değinerek sistem eleştirisine toplumsal ve bireysel düzeyde de felsefi bir derinlik getirir. Para, şan ve şöhret tarafından aklı çelinen akıllı ve yakışıklı Charles Van Doren rolünde Ralph Fiennes, işçi sınıfından gelen aksanlı, öfkeli yahudi yarışmacı Herb Stempel rolünde John Turturro ve filmin etik pusulasını temsil eden ve gerçeği bulmak isteyen ama bir şekilde aristokrasinin ve elitizmin çekiciliğine kapılan Kongre avukatı Dick Goodwin rolünde Rob Morrow ve Charles Van Doren’ın babası Mark Van Doren rolündeki oyunculuğuyla Oscar adaylığı kazanan efsane aktör Paul Scofield çok iyiler.
Redford gerek oyuncu yönetimi, gerekse mekan seçimi ve gerekse de yaratığı inandırıcı dönem atmosferiyle mükemmel bir yönetmenlik başarısı sergiler. Filmin açık olmayan, hatta karamsar sayılabilecek sonu, ki bireysel idealizmin sistemin yozlaşmasına karşı savaşta yeterli olamayacağı mesajıyla Brubaker’ı hatırlatır, Amerika’nın ve rüyasının, kapitalizmin ve televizyonun geleceğinin bir aynasıdır.
Quiz Show, Robert Redford’un bir liberal olarak Amerikan sisteminin işleyişine tarihsel bakışını ortaya koyan çok başarılı bir filmdir. Redford bu bakışı çok ustaca bir şekilde sinematografik dile aktarır. Sürekli gergin bir atmosferde zekice bir gerilim kuran film hem bu anlamda müthiş bir sinema zevki verir hem de derin bir toplumbilimsel, kültürel, tarihi ve politik bir inceleme yapar. Film, Amerika'nın en sevdiği yeni eğlencesi olan televizyonun, hakikate açılan bir pencere değil, özenle kurgulanmış bir sahne olduğunu vurgular. Bu olay bunun fark edildiği andır; fakat bu konuda gerekli inisiyatiflerin alınmamasıyla birlikte bu kurgulama artık kurumsallaşacak ve televizyon Neil Postman’ın tabiriyle “öldüren bir eğlenceye” dönüşecektir.
Redford’un filmi Stempel ve Van Doren'ın kişisel trajedilerinden hareketle görüntünün dürüstlüğe illüzyonun ise hakikate tercih edilmesinin politik, toplumsal, ekonomik ve kültürel maliyeti dair büyük bir açıklama yapar. Film bize şöhretin yozlaştırıcı etkisi ve medya ile kuşatılmış bir dünyada özgünlüğün ve masumiyetin ortadan kayboluşu hakkında zamanın ötesinde bir seslenişte bulunur.
10. Spy Game (Tony Scott, 2001)
Three Days of Condor sonrasında Robert Redford bir kez daha bir casus gerilimde yer alır. Bu kez rol arkadaşı‘sarışın olmasından ötürü’ ara ara onunla kıyaslanan sonraki kuşağın büyük yıldızı Brad Pitt’dir.
Film standart bir casus gerilim filminden çok daha fazlasıdır. İlk bakışta bir ajanı kurtarmak için zamanla yapılan gerilimli bir mücadeleyi konu alırmış gibi gözükürse de Soğuk Savaş etiğinin ve espiyonaj dünyasının sofistike bir analizini yapar. Soğuk Savaş sonrası dönemin kurumsal casusluk anlayışına yaptığı zekice eleştiri ve Redford-Pitt jenerasyon buluşmasının simgesel değeri benim için onu özel kılıyor.
Spy Game senaryosu itibariyle sofistike ve zekice yazılmış bir filmdir. Buna ek olarak Scott kendine özgü yönetmenlik tarzı hikayeye hizmet etmek için ustaca kullanılmıştır. Sadece aksiyon sahneleri için değil, aynı zamanda Robert Redford’un canlandırdığı emeklilik aşamasındaki CIA yöneticisi Muir'ın düşünce sürecinin hızını, bilgilerin çapraz referanslanmasını ve geçmişe dönük sahnelerdeki kaotik zaman geçişini aktarmak için kullanılan montajlama; şimdiki ve geçmiş zaman arasındaki farkı vurgulayan geniş renk paleti kullanımı ve özellikle Beyrut sahnesinde en mükemmel örneği görülen ve amacı doğal bir gerçekçilik duygusu yaratmak olan el kamerası çekimleri filmi sadece hikaye değil üslupsal seviyede de sofistike bir aksiyon ve gerilim başarısı haline getirir.
Spy Game, birden fazla kez izlenmeyi hak eden, son derece zekice yazılmış ve sinema tarihine aksiyon ve gerilim alanındaki başarıları ve yenilikçi tarzıyla damga vurmuş bir büyük yönetmen tarafından yönetilmiş; gerilimi, aksiyonu sürpriz bir şekilde duygusallıkla harmanlamış bir filmdir. Yukarıda saydığım filmler kadar politik olmasa da, bir düzeye kadar karamsar bir bakış sunar; keza en büyük düşmanın kendi karargahınız olabileceği bir dünyayı anlatır. Öte yandan otoriteye karşı bilgeliğin ve tecrübenin bir zaferidir karşımızda olan. Nathan Muir tamamen ustalıkla, tabiri caizse kaleyi kapısını kırmadan, arka kapıyı açarak fethetmeyi başarır. Sokaklar/saha casus oyununda bir yere kadardır; asıl oyun toplantı masalarında oynanır ve kazanılır.
[1] ‘Alain Delon’a Veda Yazısı’, Oggito 19 Eylül 2024, https://oggito.com/icerikler/alain-delon-a-veda-yazisi/68902
[2] Gene Hackman: Sinemanın Mükemmel Sıradan Adamına Bir Veda, Oggito, Mart 12, 2025, https://oggito.com/icerikler/gene-hackman-sinemanin-mukemmel-siradan-adamina-bir-veda/69146
[3] https://www.themagger.com/oscar-odulleri-hatalar/






