Gazze söz konusu olduğunda siniyor tüm ilham perilerim.
Yeni taşındığım bu şehirde “mahsur” kalmış gibiyim. Orhan Pamuk’un Kars’ta mahsur kalan Ka’sı gibi hissediyorum. Bu his, sanırım, ne olduğunu bilmeden hep sıra dışı bir şeyler olmasını beklememden.
Bu şehirde her gün başka bir kimliğe bürünüyor insanlar. Böylece hiçbir şey yaşlanmıyor sanki, ama hiçbir şey gerçek de değil.
Bu kentin dar sokakları ve taşları Antakya’nın sokaklarını çağrıştırıyorlar ama burada kenti oluşturan, taşlar değil de, sessizlik sanki.
Yine de burada kime sorarsanız, çok seviyor şehrini. Olması gereken de bu zaten. Ama benim Antakya’yı sevme şeklimden farklı bir sevme şekli bu: Herkesin kenti sevdiği, ama kimsenin ona dokunmadığı bir sevgi gibi.
Çocukluğumun şehri Antakya’yla kıyaslıyorum dünyanın bütün şehirlerini. İnsanın memleketi çocukluğudur çünkü.
Kent, taş binalardan değil yüzlerden, emeklerden ve hikâyelerden oluşur. Bir şehri sevmek, onun halkını sevmektir. Şehirle barışık olmak, insanın kendisiyle barışmasıdır bir bakıma.
Antakya, anıların tuzağı bir şehir. Künefe, Kıbbit fırın, Ebuğannuj ama en çok, Proust’un madeleine keki gibi, Paskalya çöreğinin kokusu geri çağırıyor çocukluğumun şehrini. Bir de zeytin tabii. Orada ilk zeytin hasadının kokusu, dünyanın anlamından da daha güçlü.
Ama o eski Antakya, Prévert’in Brest’i gibi, yok artık:
“Barbara, Brest’te yağıyordu yağmur ve sen gülüyordun. Şimdi o şehir yok artık; çocuklar yok, gülüşün yok...”
Aynı “mevcudiyetsizlik” hissine Midyat’ta da kapılmıştım, Uzaktaki Mor Gabriel Manastırı, soluk bir çizgi gibi uzanıyordu, sabahın pembe buğularının içinde. O mesafeden var mıydı, yok muydu, anlamak güç.
Sonsuza dek uzanan bir düzlük başlıyordu Manastırın ardından: Hiçbir ev, hiçbir ağaç yok, yalnızca rüzgârın uğultusu. Yine de gizli bir ruh dolaşıyordu o uğultunun içinde; kayıp bir cennetin ruhu...
Gazze ile ilgili haberlere bakıyorum. Savaşın sebep olduğu molozu, yıkıntıları kaldırmak, kirlenen yer altı sularını temizlemek 20 yıl kadar sürebilirmiş. Hamas’ın tünellerinin köstebek yuvasına çevirdiği arazinin üstüne inşaat yapmaksa, çökme tehlikesi nedeniyle, neredeyse olanaksızmış. Tünellere tonlarca çimento döküp temeli tahkim etmek gerekiyormuş. Anlayacağınız, her Gazzeli, nihilist şiddetin karanlık dehlizlerinde kaybolan bir “köstebek”.
Gazze söz konusu olduğunda siniyor tüm ilham perilerim. Bir Ahmet Kaya şarkısındaki öğüde tutunup “birer birer yargılayıp asıyorum iyi niyetlerimi”. Olsun. Sanat, Gottfried Benn’in ifadesiyle, iyi niyetliliğin tam tersiymiş zaten.
Dünyanın bu hallerini gördükçe Beckett’e sığınmak istiyorum. Gazze’de kadının biri Al Jazeera muhabirine bir şeyler söylemek için açıyor ağzını. Ama kelimeler ansızın düğümleniyor boğazında. Beckett’in, “Not I”ndaki ağız gibi, ağzı öylece açık kalıyor kadının. Çünkü Gazze, dilin sürekli kırılıp, anlamın dağıldığı bir yer. Çünkü orada susmak, varoluşun son sınırı.
Dışarıya sonsuz gibi uzanan çölümsü ovada, taşın toprağın, her türlü ev eşyasının, arabanın ve darbelenmiş panzerlerin iskeletleri. Gazze’de dünya, sanki bir morgun bekleme salonu ve evleri yıkılmış, sevdiklerini kaybetmiş insanlar yeryüzü Hades’inde yürüyen birer gölge gibi. Gazze’nin çocukları ise Neruda’nın şiirindeki çocuklar:
“Öldü çocuklarım; ellerinde oyuncaklar, gözlerinde deniz...”
Kırılgan ateşkesi fırsat bilip harabelerin arasında oynayan çocuklar, kardelenler gibi: ölüm kışının beyaz sessizliği arasından, küçük bir çiçek cesaretle kaldırıyor başını.
Dünden beri silahlar sustu ama Gazze, Camus’nün, “annemin sessizliği” dediği “ev” hâlâ. Ya da Rilke’nin evi gibi:
“Bir ev vardı, karanlık bir nehir gibi; ben o nehrin kıyısında bir taşın altında uyuyordum.”
Sağlamı kaldıysa eğer, her pencere bir göz, her boşluk bir tehdit gibi. Çünkü oraya buraya serpiştirilmiş 2.000 ile 6.000 civarı patlamamış mühimmat var.
67 bin ölüm bana, İsrail’de her evin yalnızca taş, tuğla, pencere, kapı değil; içinde saklanan suçun yankısı da olduğunu söylüyor. Çünkü bu ülkenin kentleri, tıpkı tarihin dumura uğrattığı bilinçler gibi, geçmişin yıkıntıları üzerine kurulu.
Şehir kendi acısını dışarı kustukça, büyümüş moloz yığını, büyümüş ölüm dağları. Şehrin kadraja giren yüzü, sabahın ilk ışığında bir mezarı çağrıştırıyor. Hiçbir şey hareket etmiyor, zaman ise çoktan ölmüş sanki.
Antakya’nın ve Mardin’in Hristiyanları bana, sayıları artık birkaç yüz kişiyi geçmeyen Gazze’deki Hristiyanları çağrıştırdı. Bu insanların durumu, Hz. İsa’nın çarmıhta “Eloi, Eloi, lama sabaktani?” (“Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?”) çığlığındaki çaresizliğe benziyor.
Tarih boyunca Doğu Hristiyanlığı hep bir varoluş mücadelesi içinde. Baskıcı, faşizan rejimlere karşı çile ile bir “tanıklık” sürdürmüşler. Onlar tarihin enkazının “şehit” halkları.
Gazze’deki Hristiyanların toprakla, dinler üstü aidiyet bağları var. Filistin, bu Hristiyanlar için neden İncil’in coğrafyası değil? Bu sorunun çok katmanlı yanıtları mevcut.
Kitabın sonundan başlayayım o zaman: Çünkü onların aidiyet duygusu, dini değil, kaybedilmiş bir yurdun metafiziği.
Hatırlayın; Filistin ulusal kimliği, 20. Yüzyılın başında seküler ve çok-dinli bir bilinç olarak doğmuştu. Osmanlı’nın son döneminde Kudüs, Hayfa, Nasıra ve Gazze’de Arap entelektüel sınıfının önemli bir kısmı Hristiyan’dı.
Filistin Kurtuluş Cephesinin (FKC / PFLP) sosyalist lideri George Habash, edebiyat kuramcısı Edward Said, halkbilimci Tawfiq Canaan, komünist parti üyesi yazar Emil Habibi gibi isimler, Filistin milliyetçiliğini dini değil, kültürel bir ortaklık olarak tanımladılar.
Yani, Filistin kimliği başlangıçta ümmet kavramı üzerine değil, medeniyet ve toprak bağı üzerine kurulmuş seküler bir kimlikti: Toprağın kendisiyle, onun taşları, zeytin ağaçları ve mezarlarıyla kurulan bir bağ...
Şehir dediğin, İstanbul gibi, toprakları, milletleri, vatanları ve kıtaları harmanlamalı bence. Hem toprak için hem toprakla yaşamaktan uzak, “yalnız” yaşamanın bir yolunu yaratmalı; hem Öteki için yaşamaktan hem birlikte yaşamaktan oluşan yalnız yaşamanın yolunu...
“Nekbe” döneminde, Hristiyanlar da Müslümanlarla birlikte aynı travmayı yaşadılar: Evlerinden sürüldüler, mülksüzleştirildiler, göç yollarında öldüler. Trajik deneyimler, din farkını silen bir ortak travma bilinci doğurdu. Çünkü Filistin, yitik topraklar kardeşliği; yaşamın uçurumuna birlikte tutunma isteğinin mekânı.
Edward Said’in söylediği gibi: “Filistinli olmak, bir kaybın hatırasını onurla taşımaktır.”
Anlayacağınız Filistin, hep sürgün hep kimsesiz varoluşun son sığınağı. Bu topraklar, onların geçmişi ama geçmiş- İsrail ve Filistin’in köktendincileri sağ olsunlar- artık kimsenin yaşayamayacağı kadar dar bir yer.
Orada sömürge ideolojisi, kentleşme kalıpları üzerinde güçlü bir iz bırakmış görünüyor.
İki dünya, iki kader: bu bölmelere ayrılmış, bu ikiye bölünmüş dünya, hep İngiliz sömürgeci imparatorluğunun eseri. İngiliz sömürgeciliği yalnızca haritayı değil, kaderleri de böldü. Kıbrıs’a, İrlanda’ya, Sudan’a, Malezya/ Singapur, Hindistan/ Pakistan/ Bangladeş bölünmesine bakın.
Katar / Bahreyn / Birleşik Arap Emirlikleri: Tüm Basra Körfezi boyunca, kabileleri ve hanedanları bölerek yönetti İngilizler.
Kudüs örneğinde olduğu gibi, topraklar üzerinde “ulus” ve “inanç” eksenli parçalanmalar oluşturdular.
Sömürgecilik derken Sykes–Picot Anlaşmasını, doğurduğu coğrafi, siyasal ve kimliksel kırılmalarıyla birlikte, anmamak olmaz. İngiliz subayı T.E. Lawrence’ı anmamak olmaz. Bugünün savaşları, isyanları, kimlik krizleri, o “cetvelle çizilmiş haritanın” yankıları bir anlamda .
Arabistanlı Lawrence’a gelince; o, “Doğu’nun bağrına sokulmuş paslı bir hançer”, Osmanlı’nın Arap topraklarındaki isyanları körükleyen bir İngiliz ajanıydı. Nazım Lawrence’ın ölüm haberinin ardından Tan gazetesinde yayınlanan bir yazısında onu, İngiliz emperyalizminin Doğu’daki entrikalarının bir yüzü olarak nitelendirmişti:
“Lavrens öldü diyorlar... Canı cehenneme diyorum. Cehenneme inandığım için değil, küfür etmek için... Öldüğüne inanmıyorum. Yine bana öyle geliyor ki, bu sivri çeneli, yılan gözlü adam günün birinde yeryüzünün bir bucağında bir yangın kızıltısıyla bir kan kırmızılığını gözlerinde tutuşturarak hortlayıverecek!” (Tan, 21 Mayıs 1935)
İngilizlerin “böl ve yönet” siyaseti, sömürgeciliğin bitişiyle ortadan kalkmadı; sadece biçim değiştirdi. Bu kez, bölünmüşlüğün mirasçıları sahneye çıktılar: Köktendinciler Tanrı adına, etnik milliyetçiler ise köken ve kavim adına aynı sınırların etrafında tahkimatlar kurdular. Çünkü, aidiyet, kimlik ve inanç üzerinden siyaset yapmak, sömürgecinin bıraktığı en kullanışlı araçtı.
Sömürge sonrası dönemin Biz/ Onlar ikiliğinin kalıcılığı, bugün de geçerliliğini koruyor.
Kimliğin, bir bütünü kurmak değil, ötekini dışlamak için, bir ‘hapsedilme biçimi’ olarak işlevsel olduğunu Amin Maalouf Ölümcül Kimlikler’de ne güzel anlatır.
Beyrut’ta da rastlamıştım; sömürgeci arketipin “çok kültürlülük” diye pazarladığı dinsel bölünmelerin fonunda, zenginliğin yoksullukla omuz omuza durduğu, kent manzaralarına ‘barok’ bir görünüm kazandıran o tuhaf evrene.
Uzlaşmaz karşıtlıkların damgasını vurduğu; Doğulu kültürel referansların Batılılaşmayla sık sık çarpıştığı; kapitalist ethos’un kimi zaman utanmazca öfkesini kusup, ressentiment’inin –hıncının– karşılığı olan bireyselciliği, “benden sonra Nuh tufanı”cılıkla sergilediği çok şehir gördüm ben: varsıl ile yoksulun, üstencilik ile aşağılanmanın gerilimlerine yığınak yapan toplumsal öfkenin, sonunda nihilist şiddet patlamalarına dönüştüğü şehirler çok gördüm.
“Bir gün, ufkun çizgisinde bir şeyler belirdi; belki dağlar, belki bir şehir. Fakat hiç kimse yaklaşmadı, hiçbir şey olmadı. Her şey başladığı gibi bitti” diye yazıyor Buzzati “Tatar Çölü”nde.
Şimdi Gazze’ye, tüm aidiyetlerden ve ölümcül kimliklerden soyunmuş olarak, “çıplak” olarak ‘yaklaşmanın zamanı’. Beckettçi karamsarlığı kırmanın zamanı. “Yaşamak şakaya gelmez” çünkü; ölmek şakaya gelmez.
Nasıl da güzel söylemiş sevgili Tezer Özlü: “Her şey boşuna, ama her şey bu boşunalıkla anlamlı”






