“Kuyularımızı biz yaratırız”
Ayla Kutlu, Zehir Zıkkım Hikâyeler
Beyaza Beyaz, Ayşegül Savaş’ın 2021 yılında White on White adıyla yayımladığı ikinci romanı. Yazarın Walking on the Celling (2019) ve The Anthropologists (2014) adlı iki romanı daha var. Ayrıca The Wilderness (2024) adlı bir deneme kitabı da var. Öykü ve denemeleri de The New Yorker, The Paris Review, The Yale Review gibi dergilerde yayımlanmış. Ben Ayşegül Savaş’ı, İş Bankası Kültür Yayınları tarafından Haziran 2025’te Yeşim Seber’in çevirisiyle yayımlanan Beyaza Beyaz romanıyla, tanıdım. İyi ki de tanıdım.
Roman, ortaçağda çıplak vücudun ikonografisi üzerine çalışma yapmak üzere bir Avrupa şehrinde ev kiralayan adsız anlatıcı tarafından aktarılıyor. Şehre taşınan anlatıcının kiraladığı daire, akademisyen Pascal ve ressam eşi Agnes’e ait. İki katlı dairenin üst katı Agnes’in şehir ziyaretleri esnasında kalabilmesi için, rahatsızlık verilmeyeceği taahhüt edilerek ve izin istenerek, Agnes’e ayrılıyor.
Anlatıcının evdeki ilk günleri, ortaçağ metinlerinde çıplaklığın envanterini çıkarıp heykeller üzerinden bizzat görmek üzere aylık planlamalarla geçer. Ev sahiplerinin de ilgi alanında olması zaman zaman onların çalışmalarını incelemeye de götürür. Agnes’le daha hiç tanışmadan sergide gördüğü bir resmi üzerinden şu izlenime kapılır:
“Resimlerin biçimsel kısıtlanmışlığı imgeler karmaşasının altında yatan bir hayret duygusunu bastırıyordu. Bu bir bakıma Agnes’le ilk buluşmamdı.” (s.12)
Bu bir bakıma bizim de Agnes’le ilk buluşmamızdır; Agnes’in girift yapısının yansıması da bu izlenimle okura metnin başından verilmiş olur. Bir süre sonra Agnes’in şehre gelişiyle karşılaşmalar ve ayaküstü sohbetler başlar. Agnes oldukça zariftir ve kiracısını rahatsız etmemek için tüm önlemleri alır. Tıpkı son zamanlarındaki çalışmalarını, sükûnete ulaşmak etrafında şekillendirdiği gibi evdeki varlığı da sükûnet içerisinde süzülmektedir.
Sanat üzerine başlayan sohbetleri zaman içerisinde aile, çocuklar, annelik, evlilik gibi konularla genişleyip derinleşir. Ancak konular genişleyip derinleştikçe diyaloglar monologlara dönüşür. Agnes sürekli anlatırken anlatıcı sessizce onu dinlemektedir ara sıra Agnes’in sorduğu soruların ya da onay beklentisinin pek az bir kısmına yanıt vermektedir; bunlar bazen bir kafa sallayış bazen de bir sessizce başka bir yöne bakıştan ibarettir. Dışarıdan kusursuz, belki de imrenilen, bir hayatın görünmeyen yönleri, gizleri ve suskunlukları her an çatlayabilecek sırça fanusu, incecik bir pamuk ipliğini imlemektedir. Nitekim kopuşlar, yeniden doğuşlar, biten süreçler ve yeni başlayan süreçlerle hayat devam etmekte ve dünyaya baktığımız yerden her şey alımladığımız gibi, kurduğumuz bağlarla ama kontrolsüz bir akışta gerçekleşmektedir.

Agnes’i, anlatıcıyla birlikte, dinlemek ve görmek onun, dinamiğini kendisinin belirlediği dünyasında bir nevi anlamlandırma patikaları açmayı gerektiriyor aslında. İlk patika yavaşlamanın sağaltıcı gücü üzerine mesela.
Boş bir ruh hâli elde etmenin anlamlandırma, odak ve çalışma noktasında oldukça kıymetli bir yeri olduğuna değiniyor Agnes, boş bir ruh hâli elde edene kadar, düşüncelerini ve aklındaki artıkları tekrar tekrar elekten geçiriyor ve sürecin sonunu, tek bir anın içinde derinlere inmek gibi bir şey olarak tanımlıyor. Bütün sessizlik hâllerinin içerisinde daha başka, daha durgun hâller mevcut. Buna ne kadar uyumlanırsa hâlin içerisinde keşfedilecek o kadar çok yer buluyor ve gündelik eylemlerine yansıtıyor; yemek yemesi yavaşlıyor, yürümesi yavaşlıyor. En basit eylemde olanın peşine düşüp var gücüyle gözlemliyor ve bunu belleğinde bir şölene dönüştürüyor. Her gün saatlerce boşlukta oturuyor ve odaklanması gerektiğinde görüşünü taptaze bir hâlde buluyor. Bu taptaze hâli koruyabilmek adına kötü bir yemeyi yemeyeceği gibi kötü düşünceleri de zihnine sokmamaya gayret ediyor. Ve bu, her anlamda, dışarıdan baktığında kendini daha iyi bir formda görmesine olanak veriyor.
Agnes, mükemmeli arayan hâliyle saatlerce müzedeki resimleri kopyalayıp sonunda ustaların eserlerini çağdaşlarından ayıran şeyin belki de mükemmel olmayışından kaynaklandığını görerek en büyük sanat eserlerinin, ki bunu sanatın her alanı için kabul edebiliriz, derinliklerdeki bir yerden sökülürcesine çıkarıldığı ve kusursuz benzerlerinin yanında rahatsız gibi göründüklerine kanaat getirir. Derinlerde bir yerlerden çıkarılan her şey bir hassasiyeti gerektirir ve şöyle der:
“İnsan sanatın hayatı gelip geçici anlarında yakaladığını bir kez görsün rafine ve duygusuz zanaatkârlıkla kolay kolay tatmin olmazdı.” (s.20)
Sanat alanındaki bu farkındalığı yaşamlarındaki kusursuzluğu derinleştirmek için kullanmaz Agnes. Eşi Pascal ve çocuklarıyla olan ilişkisinde doğru bulmadığı yönleri, rahatsızlıklarını dile getirmemiş; eleştiri alacağını düşündüğü yönlerini gizlemiştir. Bu da mükemmelin mümküne ettiği eziyeti gösterirken; mükemmeli aramanın daha iyi bir mümkünü yok ediciliği yönünde de ikinci bir patika açar. Kendi hayatlarımıza baktığımızda da ilişkiler, iş, çocuk yetiştirmek vs. mükemmelin zorlandığı her alanda daha da belirginleşen kusurlarla karşılaşırız. Agnes’in anne olmakla ilgili tavrı da ulaşamayacağını düşündüğü bir mükemmellikten vazgeçiş anına denk gelir.
Agnes her daim çok güzel bulunan zarif bir kadındır, yaptığı resimler beğenilmekte, insanlar onun etrafında dönmektedir. Bütün bunları dışta mütevazı bir tutumla kabullenen ama içte bozulmasından ödü kopan bir tutumla karşılamaktadır. Çocuk sahibi olmadan önce hatırladığı en güçlü duygu hayattan aldığı hazdır. Ancak fiziksel olarak kendinde gördüğü ufak tefek değişimleri yaşlılığa yormuş ve gençliğinde alışkın olduğu “ağırsızlık” hâlinin bir anda elinden kayıp gittiği endişesine kapılmıştır.
“İnsanda var olan korkuların, kişinin kendi çöküşüyle ilk karşılaştığı anda kesin şeklini aldığı söylenebilir.” (s.41) çıkarımında bulunur.
Tam da bu noktada istikrarlı bir çöküş yaşayarak hayatına devam etmenin tahammül edilemezliği, içinde bulunduğu yaşamdan bir an önce vazgeçmeye zorlar Agnes’i kendini zorlayacak; narin güzelliğinden ve özgürlüğünden vazgeçerek kendisini bir başkasına, çocuğuna/çocuklarına feda edecektir. İşte çocuk sahibi olmasının mantığı budur. Bu tutumla sağlıklı bir bağ kurulabilir mi, bilmiyorum. Fakat Agnes’in annelik tanımına tüm kalbimle katılıyorum:
“Kadınlar anneliğin bedelinden bahsederken ellerinden alınıp bir daha da tam olarak geri verilmeyen zamanı kastederdi. Ama kaybedilen sadece bu değil, aynı zamanda bencil olma, tek hedefe odaklanma kapasitesiydi.” (s.65) Anne olduktan sonra en son ne zaman bir şeye tüm kapasitemle odaklandım bilmiyorum. Ya da ne zaman bir film açıp tamamen bomboş onu izleyebildiğimi de. Her zaman içinin ve aklının bir köşesini kurcalayan bir his ve eski kendinle buluşmanın imkânsızlığı…fakat Agnes’ten ayrıldığım nokta bunun bir gün normal akışında seyredeceğine olan inancım. Agnes ise buradan çıkışın olmadığını ve çocuktan sonra her günü atlatmak için çabalamak gerektiğini savunur.
Kendi çocukluğuna döndüğünde annesiyle mutfakta geçirdiği zamanların kıymetini, kokusunu ve hissiyatını anlattığı pasajların ardından kızının kendisiyle olan güncel ilişkisinde, kızının mutfağa birlikte girmek, birlikte yemek pişirmek istediğini fakat bunları yaparken sürekli kamerayla fotoğraf ve video çekmesinin tuhaflığını vurgular.
“Keyif aldıkları şeylere kendinden geçercesine ilgi gösteren ve bunları sergilenecek ritüellere dönüştüren eğitimli kadın kuşağından kızına buradaki samimiyetsizliği nasıl göstereceğini bilmiyordu.” (s.55) Aslında Agnes’i tanıdığımız kadarıyla bu samimiyetsizliği göstermeyeceğini çünkü kızıyla olan kusursuz anne-kız ilişkisini bozmaya cesaretinin olmadığını biliyoruz. Bu da güncel ve evrensel bir hâle dönüşmüş durumda elbette. Agnes’in, benmerkezciliğin çoğalarak grotesk boyutlara geldi, dediği yerde hâlisliğin aranması olanaksızdır. Bu evrensellik, anlamı aramanın ve kendini konumlandırmanın bir yolu olabilir. Anlatıcının çalışmaları esnasında şahit olduğumu aktarımlar çıplaklık bağlamında manastırla kurulan ilişki üzerinden anne rahmi ve ölümün eşiği gibi hayatın çıplaklığa izin veren alanlarını belirtirken Tüm hayatın içinde eski çağlardan beri kalın kumaşlarla sarmalanan krallar, kraliçeler, soytarılar, tacirler her daim kostüm ve törenlerle bir faaliyet telaşesiyle oyalanırken hayatın iki çıplaklık hâli arasındaki kısacık bir mola olduğunu ortaya koyar. Bu da Schneider’ın söylemini hatırlatır. Nihayetinde insan, der, boşlukları doldurmak için düşünen bir varlıktır anne karnıyla başlayan ilk boşluktan gömüleceği son boşluğa kadar hayatı anlamlandırmaya çalışır. İşte bu bütün boşlukta Agnes’in kiracısına derin anılarını anlatması ve zaman zaman savunularda bulunması zaman zaman da onay beklemesi, kendini boşluk içinde konumlandırma çabası olarak okunabilir.
Tüm bu anlatılar sırasında, okura, anlatıcının mesafeyi artırdığı, sessizleştiği ve incecik bir rahatsızlık duygusuna kapıldığı sezdirilir. Anlatıcının Agnes’in anlatılarını “adlandırılmayan dert” olarak anmaya başladığı ve uzaklaştığı dönem, Agnes’in evine döndüğünü görürüz. Bir süre sonra şaşırtıcı bir telefonla şehre geri döner ve evliliğinin bittiğini söyler. Eşi Pascal’ın hayatında başka bir kadın vardır ve çocuklar bunu bir noktadan sonra anlayışla karşılayıp sağlıklı anne baba ilişkilerine devam etme isteğindedirler. Agnes tüm bu olan bitene kırgındır; dağılmıştır ve kendini yeniden kurma çabasındadır. Eşinin onu eleştirdiği yönlerin kusursuz bir evlilik için kendini susarak törpülediği noktalardır ve artık başka bir insan olmuştur. Susmanın başkalaştırması da üçüncü anlam patikası olarak kurulur. Pascal’ın birkaç kitap almak için şehirdeki eve gelmesi ve anlatıcı ile karşılaşması Agnes hakkında konuşmalarına sebep olur. Pascal’ın sözünü ettiği Agnes, metin boyunca tanıdığımız Agnes’den farklıdır. Pascal, Agnes’in onu arayarak sürekli ve çok konuşmasından rahatsızdır ve bunu yeni tanıştığı kiracısına dahi anlatır bir ruh hâline gelmiştir. Susmanın başkalaştırdığını anlatarak telafi etmeye çalışan Agnes de iç hesaplaşmasını dışa vurmaktan çekinmez bir hâle gelmiştir. Geçmişine dönüp kurcalamaktadır ve her seferinde yeni anlam alanları açmaktadır.
“Kendimizi benzerlerimiz üzerinden kurarız. Arzularımızın yükünü taşısın diye kendimize hayaletvari ikizler yaratırız.” (s.117) der, fakat yolun sonunda görürüz ki Agnes kendisine bir ikiz değil bambaşka bir ben ve bambaşka bir persona yaratmıştır. Tüm bunların iç dökümü için de şövalesinin başına oturup bir resim çizmeye koyulur. Diyalog monoloğa; monolog da anlatıcının merkezde olduğu bir esere dönüşür.
Anlatıcıya baktığımızda, bazı durumlarda bana çok fazla gelen -çünkü Pascal şehre kitap almaya geldiğinde neden ilk kez gördüğü kiracısına dert anlatsın ve bir karşılık beklesin ki diye düşünmüştüm- anlatılara maruz kalıyor. Mesafeli ve ilgisiz bir duruşu var; anlatıların karşısında oldukça tepkisiz ve kendini soyutlama çabasında. Tüm metin boyunca çıplaklığın anlamı peşinde koşarken yanı başında bir imge olarak ruhsal bir soyunuşla somutlanan bir durum söz konusu. Anlatıcının metnin sonunda, Agnes’in, kendisini anormal bir biçimde resmetmesinden duyduğu rahatsızlık, mesafeli ve ilgisiz duruşunun yansısının duygusuzluk izlenimiyle anormal bir çizim biçiminde dışavurumudur.
Mantegna yağlıboya yüzlerde öznenin yaşı ne olursa olsun zamanın izini görmemizi sağlar, der John Berger; Çağdaşları arasında resmini onun yapmasını istemezler ve tedirgin olurlarmış. Hiç şüphesiz, göz ardı edilemeyecek olan gerçekleri görünmeyenle birlikte ortaya koyduğu için. Agnes de yaptığı çizimle, aylardır anlatırken bir yandan da derin bir gözleme tâbi tuttuğu adsız anlatıcıyı hissizliğin iziyle estetize ederek resmetmiş ve tedirgin etmiştir.
Beyaza Beyaz, anlam patikaları bağlamında açık bir yapıt; benim anlam patikalarım kusursuz bir estetiğe sahip ikircikli bir karaktere, Agnes’e çıktı. Olay örgüsünü olduğu gibi vermekten çekinmedim çünkü mesele tam da bir yere varmada değil, yolculukta. Görünmeyenin yok ediciliği ve kırılganlığı arasındaki incecik bir çizgide ilerliyor metin; detaylarıyla zarif, çok zarif bir anlatımla…
KAYNAKLAR
Ayşegül Savaş, Beyaza Beyaz, çev. Yeşim Seber, İş Bankası Kültür Yayınları, 2025
Michel Schneider, Okumak ve Anlamak, çev. Nazlı Ceyhan Sümter, Kolektif Yayınları, 2017
John Berger, Katya Berger






