Baştan sona saçmalık…
Dan Brown’ın şifre kırma konusunda kendini kanıtlamış kahramanı Robert Langdon, yeraltı laboratuvarları ve bilincin doğası üzerine yeni düşünceler içeren başka bir komplo teorisi romanıyla raflardaki yerini aldı.
Nihayet döndü. Dan Brown’ın son on yıl içinde yazdığı tek roman olan Sırların Sırrı, bizi bir kez daha dünya üzerindeki tek simgeler sistemi profesörü olan ve Loafer ayakkabılarından, balıkçı yaka kazağından bir de Mickey Mouse kol saatinden tanıdığımız Robert Langdon’a götürüyor. Peki Langdon hakkında yeni bir şeyler öğreniyor muyuz? Hayır. Hâlâ o kadar ünlü bir isim ki, hayatta hiçbir akademisyenin başına gelmeyen şeyler onun başına gelmeye ve lüks oteller terliklerine monogramını işlemeye devam ediyor. Hemen hemen her şey için kullandığı şifre aynı: Dolphin123, çünkü iyi bir yüzücü. Mesajlaşmaktan ve video oyunlarından hoşlanmayacak kadar eski kafalı, bir o kadar da tutucu. Harry Sally’yle Tanışınca’yı hiç izlememiş ama o meşhur seks sahnesinden de haberdar.
Şu zamana kadar Brown’ın ne denli beceriksiz bir yazar olduğuyla ilgili söylenmesi gereken her şey cümle cümle söylendi. Korkmayın, hâlâ umut yok. “Zarif” gibi bir sıfatın peş peşe gelen iki cümlede de kullanıldığı, çanların çalmak yerine “bangır bangır bağırdığı” ya da bizden “Asansör kapıları gümbürdeyerek açıldı ve Langdon açık havayı görünce anında bir rahatlama hissetti ama bu duygunun etkisi anında hayal kırıklığıyla azaldı” gibi garip bir cümleyi analiz etmemizin istendiği bir romanda, romanın Penguin Random House editörlerinden birine ithaf edilmesi de, aynı kişiye romanda ufak bir rol verilmesi de ancak meta-kurgusal bir şaka olabilir.

Brown hakkında sormamız gereken asıl soru, onun neleri yanlış yaptığı değil, neyi doğru yaptığı. Çünkü bariz bir biçimde bir şeyleri doğru yapıyor. İşte yoğun bir biçimde başlayan ve giderek yoğunlaşan bir olay örgüsü. İlk cümlelerde Prag semalarında salınan ölü bir kadının ruhuyla karşılaşıyor, birkaç sayfa sonra da Langdon’ın noetikle uğraşan yeni kız arkadaşının bilincin doğasıyla ilgili, evren hakkında bildiğimiz her şeyi alt üst edecek yeni bir keşif yaptığını öğreniyoruz. Göz açıp kapayana kadar Langdon otelin yangın alarmını çalıştırıyor ve çoğunuza aptalca gelecek ama durup dururken suları buz gibi olan bir nehre atlayıp Çek gizli polisinin hedefi haline geliyor. Bu arada ciddi ciddi golem olduğunu düşünen biri topuklu botları, dramatik pelerini ve kil kaplı kafasıyla etrafta dolaşıp insanları öldürüyor.
Ve her zamanki gibi hikâyeye pek etkisi olmasa da olay örgüsüne hareket kazandıran bir mesele ve onu gizlemeye çalışan karanlık, güçlü, uğursuz varlıklar var. Bu sefer konu bilinç – ölüm gerçekten de her şeyin sonu mu? Kötü karakterinse öteki romanlara göre bir hayli sıkıcı olduğunu söyleyebilirim. Ne albino bir rahiple karşılaşıyoruz ne de dövmeli delilerle.
Birisi Langdon’un sevgilisinin yakında yayımlanacak olan kitabını yok etmeye kararlıdır. (Sunucular hacklenir, basılı el yazmaları çalınır falan filan) Ve “aman tanrım bu her şeyi değiştirir işte” anı, bir dizi süslü püslü teknik terimle birlikte gelir: Üç boyutlu girdap paradigması, benzimidazobenzofenantrolin. “Elektrolit çözeltisine üç milimol glutamin ekleyerek iletkenliği değiştirmeyi önerdim – onların yaptığı da tam olarak bu.”
Romandaki tuhaflıklardan biri de Brown’ın asıl meseleden kopup geçmişe yaptığı dönüşlerin ve Wikipedia tarzı bilgi yığınlarına duyduğu sevginin hikâyedeki hızlı akışı kesintiye uğratmaması. Mesela gizemli Yahudi yazar Franz Kafka’nın Prag’da doğup büyüdüğünü, orada çalıştığını, hatta karanlık ve sürrealist romanı Değişim’i orada yazdığını, Prag’daki ABD elçilik binasının 1656 yılında, tek bacaklı bir kont tarafından inşa edildiğini ve şu an elçilikte, bölgedeki ABD çıkarlarını temsil etmek üzere yirmi üç personelin çalıştığını öğreniyoruz. Görünüşe bakılırsa birileri hep vurulacak, minibüsün arkasına tıkılacak, ihanete uğrayacak ve son anda bir şifre çözecek.
Nihayetinde bu bir Dan Brown romanı. Baştan sona saçmalıklarla dolu ve mantıksızlığı da cabası. Bu tür romanları seviyorsanız keyifle okuyacaksınız.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






