Bir odaya giriyorum, biri benim eski iş arkadaşım, öbürünü tanımıyorum, iki kişi var odada, tanımadığım kişi bana sataşıyor, şakalaşıyor, saçmalama deyip susturuyorum onu, sonra işçilerden biri (evet bir işçi koğuşundayız sanırım, bu söz alan benim köylüm) benim hiç duyulmayan kelimelerin yazarı olduğumu söylüyor, herkesin duyacağı bir sesle, bir işçi daha kapıdan giriyor, elinde kolilerle, ben kolilerin koğuşa ait olduğunu sanıp içinden margarin büyüklüğünde iki paket alıyorum, çok sonraları (bir sokakta ilerlerken) onlardan birini elimden düşürdüğümde, bu küçük paketlerin içinde çikolata olduğunu göreceğim, paketi alıp öbür koğuşa geçecekken (bu arada, paketleri izinsiz aldığımdan bir utanç duymaya başlıyorum, götürüp iade mi etsem acaba, belki şahsîdir), o da ne, yerler ıslak, hatta su akıyor, ayaklarım ıslanıyor, ayaklarımın ayakkabı içinde ıslanmasından hep nefret etmişimdir, (ayaklarımı ayakkabıdan neden çıkarmadım acaba, normalde çıkarırdım), bu yeni geldiğim koğuşta yatacak yer yapıyorum kendime, öbür koğuşta bana yer yokmuş, kuantum sıçraması dedikleri bu olsa gerek – birden sokakta yürüyorum, elimdeki paket düşüyor, eğilip alırken, içindeki çikolatayı fark ediyorum, sokak tanıdık (damacana su sattığım Bodrum sokaklarını andırıyor, çiçekli, ağaçlı böcekli, ne kadar güzeller, eğimli, tatlı yokuşları var) ama bir türlü o evi bulamıyorum (damacana su satarken bazen adresi bulamaz ve çok sinirlenirdim) evet daha önce gittiğim bir evi arıyorum ama bulamıyorum, bir kuantum sıçraması daha gerçekleşiyor bu arada, bu sıçramaları seviyormuşum, mekana bağımlı olmamak bir tür özgürlük, daha önce polisin koğuşa gelip benim kimliğimi alıp gittiğini öğreniyorum koğuş arkadaşımdan, ve bir film sahnesi mi, tanık olduğum bir an mı kestiremediğim bir görüntüde, bir adam bizi aşağılayarak konuşuyor, onun hemen arkasında, sanki o da aşağılananlardan, elindeki balyozumsu şeyi kaldırıp tam indirecekken vazgeçiyor, ama aşağılayıcı adamımız konuşmaya devam ediyor ve bu kez, evet bu kez inmekten vazgeçmeyen, vazgeçmeyen balyozumsu şey, aşağılayıcı adamın kafatasını parçalıyor, vuran adamın (vurulan değil) ağzından beyaz köpükler kabarıyor.
Sessiz bir gökyüzü ve kuzuların otladığı bir kırdayım şimdi, (kuantum demiştik ya, tuhaf karşılamayın) hiçbir çoban yok, ama biri var, hatta birileri. Evet jandarma. Geliyorlar ve üstümde tam üç adet silah buluyorlar (on dörtlü, pompalı ve başka bir silah). Ne iş çoban, der gibi bakıyorlar ve açıklıyorum: Şey diyorum, bu gün benim düğünüm de, köyün tüm çobanları sürülerini bana emanet etti , tabi silahlarını da, baksanıza etrafta hiç çoban yok, çünkü tüm sürüye ben bakıyorum, (eski bir adet, tüm çocuksuluğuyla bu sahneye dekor olmuş, tüm koyun sürüleri ona emanet edilmiş ve geveze çobanlar düğünde eğleniyorlar) evet olay bu, başka bir kasıt yok ve anlayışlı komutan müfrezesini alıp gidiyor, yalnız bırakıp gidiyorlar beni, onlara ‘neden bugünü beraber geçirmiyoruz, akşama da düğün yemeği yeriz’ diyor muyum, ya da bunu demek içimden mi geçiyor, hatırlamıyorum, ama demiş kadar hüzünleniyorum. Sonra, bu kez geçen o sürü ve silahlarını bana teslim etmiş tüm uyanık çobanlarla gene kırlardayız. Bu kez ortada düğün olmadığı için hepsi mecbur gelmiş, onlara onlar yokken yani benim düğünümde yaşadığım yarı komik yarı hüzünlü (şu silah denetimini) olayı anlatıyorum, ama o kadar kötü anlatıcı olmalıyım ki, kimse beni dinlemiyor bile, habire türlü hikayeler araya sıkıştırıp benim hikayemi etkisiz kılıyorlar, susuyorum sonra. Sürümüz de epey uzaklaşmış. Sürümüzün olduğu yerde sayıca bizden fazla bir topluluk görünüyor ve sanki el işareti yapıyor bize. Hikâyeye bir gerginlik katılıyor. Jandarma müfrezesi beni tek başımayken denetim yapmaya gelirkenkinden kat be kat bir gerilim oluşuyor sahnede, yani kırsal kesimde. Ben tek başıma jandarma müfrezesiyle karşı karşıyayken yoktu böyle bir gerilim, hatta denebilir ki o hüzünlü bir karşılaşmaydı. Ama bu kez gerilim unsuru had safhada. İlerliyoruz. Yaklaşınca selam veriyoruz, o da ne, bizi yanlarına çağırıyor. O sırada, gerilimin verdiği efektle, birden üzerimde üç adet silah oluşuyor gibime geliyor (evrimin kısa tarihi gibi, ama bu kadar cinlik evrimin bile aklına gelmez bence). Varıyoruz yanlarına. Ne de olsa komşu köyün çocukları, öyle böyle tanışığız. Gayet nezaketli bir karşılamadan sonra, sürümüzü onların toprağına kadar getirmemizin birtakım sıkıntılara yol açabileceğini, tanrım o kadar nazik bir dille anlatıyorlar ki, neredeyse teşekkür edeceğiz. Suskunluk sürerken, sürümüzün daha da uzaklaştığını fark eden ben, gereksiz gerilimi de sona erdirmek için biraz da, hadi gidelim, sürüler çok uzaklaştı, demek istiyorum.
Bu hikâyenin hüznüyle başka bir sette görünüyorum (mekan değişik ama hüzün hep aynı) dedim ya kuantum sıçraması yaşıyorum, böyle bir fırsat çok nadir geçer insanın eline. ‘Peki ama burası da neresi’ diyorum kendi kendime, niye o kadar kırgınım (ve kime?) ve neden buradan gitmek istiyorum o kadar. Ve tam da kuantuma yakışacağı gibi (ona her şey yakışır sanki) gitmek ihtimali hikâyeye dahil olduğu için müthiş de bir keder var içimde. Parçalara ayırıyorum her şeyi, zamanı, ki gitme anım geç gelsin, biraz daha durayım. Ama gidiyor olmanın hüznü bir kez girdi mi hikâyeye, artık bulaşık kalıyor, silemezsin. Kaldığım her an hem masalsı bir mutluluk demek hem de keder demek artık, bu ikisini her kes mi böyle yaşıyor acaba. Sanmam, başrolünde kuantumun olduğu bir hikâyenin marifetidir bu, normal zamanların hikayesinde böyle şeyler olmaz. Diye düşünüyorum. Gideceğim için küskünüm, ama ‘gitme kal’ deseler buna çok sevineceğimi de sanmam. Dedim ya tuhaf bir durum. Kal deseler halbuki, gideceğim ‘o yeri’ ölesiye özleyeceğim ve kaldığım her dakika ruhumda kara lekeler oluşacak. Bir süre sonra ruhum katran gibi bile olabilir. Sonra o kadar küskün ve kederliymişim ki, kimseyle vedalaşmadan ayrılmışım, bu zakkum ağaçlı yolları olan yerden (bir otel burası ama nasıl da sevmişim, şimdi anlıyorum bunu, denize gidip geldiğim o ağaçlı yolu unutamam, hatırladıkça kederleneceğim). Evet, vedalaşmadan ayrılmışım ve kimse beni görmesin diye acele çıkmışım. Sonradan anlayacağım ki bu acelecilikten kimliğimi burada unutmuşum (acaba unuttum mu gerçekten?). Yolda kimliğimi soruyor polis, her yere bakınıyorum ama yok kimlik, kayıp ve polis ‘tamam’ diyor, kimliğimin olmayışını sorun etmiyor. Polis bile anlamış kederimi ki, kimliksiz oluşumu sorun etmedi, diyorum kendi kendime. Ufak tefek biblolar çaldım oradan, orayı yanımda getirmek için. Ama işte kimliğimi orada unutmuşum.






