Her eşsiz an, dünyanın sonu
– Derrida
Carole d’Yvoire’ın Leonard&Virginia Woolf-Je te dois tout le bonheur de ma vie adlı kitabı, Gizem Şakar’ın çevirisiyle ve Hayatımdaki Tüm Mutluluğu Sana Borçluyum-Leonard & Virginia Woolf başlığıyla Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıktı.
Nicole Kidman’ın Virginia Woolf’u canlandırdığı, Mrs Dalloway üzerinden birbirine bağlanan, üç ayrı zaman diliminde, üç kadının hikâyesinin anlatıldığı Hours (Saatler) filminde izlediğimiz gibi, Virginia zorunlu inzivaya çekildiği evinin yakınlarındaki Ouse Nehri’nde, ceplerine taş doldurarak intihar etmeden yirmi altı yıl önce, Dışa Yolculuk adlı ilk romanını yayınladı. Bundan iki yıl sonra, 1917 yılında ise, Leonard Woolf ile Hogarth Press’i kurdular. Hayatımdaki Tüm Mutluluğu Sana Borçluyum, Virginia ile Leonard’ın “deliliğe” karşı mücadelelerinin kaosunda, evliliğin Leonard’a yüklediği babacan koruyuculuk rolünde ve Virginia’nın bütün asiliğine rağmen, bu koruyuculuğun baştan beri bilincinde olarak çevresinin ürünü olma halini kabul edişinde gizli, hayatın meydan okumasına karşı, küllerinden yeniden doğmalarının bir sembolü, hem bir çift olma ideali hem de bir uygarlık ideali olarak ortaya çıkan Hogarth Press’in sürükleyici hikâyesini anlatıyor. Bu hikayeye Virginia ve Leonard’ın miras alınmış kendi iç dünyalarından başlayıp dönüşümleriyle birbirlerine uzanan yolu yürüyerek varıyoruz.
Babasının ölümünden iki yıl sonra, henüz on dört yaşındayken, annesine Tanrı’ya inanmadığını söyleyen ve böylelikle geleneksel “oryantal” Yahudi kimliğinden ilk kopuşunu yaşayan Leonard, yaşamı boyunca, Yahudiliğin kültürel mirasını reddecek, onu sadece biyolojik bir kimlik durumuna indirgeyecekti. Virginia ise Leonard’ın aksine, evliliğinde dahi sıradanlığın çok dışında bir yaşam sürecek olan ressam ablası Vanessa ile birlikte, sosyetedeki genç kızlar için geçerli olan Viktoryen tüm kurallarla bağını baştan koparmış; içindeki Antik Yunanlı ile Londralı’yı birleştirerek, kendini yeniden var etmişti.

Babasının ölümünün kederini anlatmaktansa, ailece yaşadıkları ekonomik felaketin, hayatını değiştiren talihsizliğini yazan Leonard, “pis bir kerhane”ye benzettiği ilk yatılı okulundan sonra gittiği ikinci yatılı okulda, kendini entellektüel kapasite, çalışma merakı ve sanata ilginin cezalandırıldığı bir sistem içinde bulacak; yeteneklerini ziyan etmeden bir kabuk içinde gizlemeyi öğrenecek ve bu yetisinin yıllar sonra mükâfatını, entelektüeller için eşsiz bir mücevher, adeta Kutsal Toprak olan Cambridge’e girmeye hak kazanarak görecekti. Yeni ve heyecan verici bir dünyaya adım atarken, nihayet içindeki karanlığı geride bırakarak, Cambridge’in tarihi ruhu içinde, kendisi gibi çekingen ve soluk yüzlü Saxon’u, ileride Vanessa’nın kocası olacak olan Clive Bell’i, Virginia’ya evlenme teklif edecek (ve fakat sonra onu reddecek) olan Lytton’ı ve “altın rengi saçları, güneşin bütün ışıklarını emmiş” gibi duran “nefes kesici yakışıklılığıyla” Thoby’yi bulacaktı. Kendilerini “Perikles dönemindeki Atinalılar” gibi hisseden bu genç idealistler, aralarında Bertrand Russell, John Maynard Keynes, E. M. Forster gibi çağın en büyük isimlerinin olduğu, üyelerine “Havariler” denen “Cambridge Conversazione Society’’ye girecekler; Principia Ethica’nın yazarı, genç filozof G. E. Moore’dan aldıkları derslerde, aşk, estetik ve yaratıcılıktan zevk alma ve bilgiyi aramaya dayalı bir yaşam felsefesi bulacaklar; tarihe Bloomsbury diye geçecek ve Leonard’ın yolunu Virgina’yla kesiştirecek olan felsefi grubun köklerini sağlam dostluklarıyla atacaklardı.
Virginia içinse annesinin ani ölümüyle gelen keder, ruhunda, ardarda gelen ölümlerle büyüyecekti. Annesinin ölümüyle içine kapanan, yataklara düşen, uykudan kesilen, yemek yemeyi reddeden Virginia’yı bu keder üzerine konuşurken görmüyoruz. Kuzeni James ve üvey kız kardeşi Laura’nın akıl hastanesinde ölümü üzerine konuşurken de görmüyoruz. Annesinin ölüm gecesinde, babasının onu görmeden yanından geçip gitmesi Virginia’ya bir çifte kayıp yaşatmıştır. Vanessa kendini resim yapmaya verdiğinde, hasta sinirlerine iyi geleceği söylenen bahçe işleriyle ilgilenmeye başlamış, yalnız bir genç kız olarak gördüğümüz Virginia’nın yanında, bu dönemde, üvey kız kardeşi Stella vardır fakat o da iki yıl sonra, hem de balayı dönüşünde, en mutlu bir anda, hastalanarak ölecek ve Virginia dört duvar arasına hapsolmuş bir halde, babasının önerdiği kitapları okuyarak, Yunanca öğrenerek yaşama direnecektir. İki yıl sonra şu satırları yazar: “Bu dünyadaki tek şey müziktir; müzik ve kitaplar ve bir iki tablo. Evliliğin olmadığı bir koloni kuracağım –tabii Beethevon’ın bir senfonisine âşık olmadığınız sürece. Sanat’tan ileri gelmediği sürece hiçbir insani unsur olmayacak…” Yedi yıl sonra Virginia ve Vanessa babaları Leslie Stephen’ı da ölüme uğurlayacaklardı.
Bu dönemde Virginia ile Leonard tanışmış olsalar da birbirleriyle gerçek anlamda tanışmaları yıllar sonrasında olacaktır. Leonard sınavlarında yaşadığı beklenmedik bir başarısızlıkla, umutlarını bir kenara bırakarak vita contemplativa yerine vita activa’yı seçmiş; kendi halinde bir filozof, genç bir Helenist olarak, görev aşkıyla tutuşturulmuş adeta bir fedakârlık ateşiyle, Britanya İmparatorluğu’nun sömürgelerinden birine (Seylan) gitmiş; başarıyla üstesinden geldiği bu görevden, şizofrenik bir halde olduğunu kabul eden bir anti-emperyalist, Leo-Strauss’un Hüzünlü Düşünceler kitabında dediği gibi bir “dürüst seyyah” olarak ayrılmıştır.
Öte yandan, fazla içine kapanık Thoby, fazla genç olan Adrian ve kendisi gibi Viktoryen toplumun baskıcı kuralları dışında yaşayan ve evlilikten kaçan ablası Vanessa’yla İtalya ve Fransa gezisine çıkan Virginia, Paris’te karşılaştıkları Clive Bell’in ablasına kur yapmaya başlamasıyla onu da kaybedeceği korkusuna kapılır. Bu korku yerinde bir korkudur. Gerçekten de Vanessa Clive Bell’le evlenecek fakat bir süre sonra ikisi aşk hayatlarını ayırıp başkalarıyla sevgili oldukları bir hayat seçecekler ve hatta Clive Bell’in kendisine yaptığı kura karşılık veren Virginia’yla ablasının arası bir daha eskisi gibi olmayacaktır. Londra’ya döndüklerinde ise, Bloomsburry mahallesine taşındıkları sırada bir yıl sürecek nöbet Virginia’nın acılarının şiddetli bir dile gelişi olmuştu. Bu dönemde Virginia’nın “deliliği”nin ardındaki dehayı ilk gören Stella’nın bir dostu olan Violet Dickinson’dır. Diğeri ise, Virginia’yı yazmaya teşvik eden ve aslında kendisinin incelikle alay ettiği, Quaker mezhebinin sözcüsü haline gelmiş ve çok da güzel yazan bir kadın olan “Rahibe” lakaplı halası Caroline’dır. Bu iki kadın aynı zamanda toplumun sınırlarını aşan, özgür, güçlü ve bağımsız kadınlardır.
1905 yılı Virginia’nın iyileştiği ve yazmaya dönme izniyle birlikte üniversitede edebiyat ve tarih dersleri vermeye başladığı, adeta canlandığı bir yıldır. Aynı yıl, Vanessa’yla beraber etraflarından yükselen tenkit dolu fısıltıları duymazdan gelerek, Gordon Square’de akşam yemeklerinden sonra toplanan Cambridge’li küçük grubun sohbetlerine katılmaya başlamış, gerçek anlamda özgür ve entellektüel bir deneyime adım atmıştı. Bir yıl sonra ise ölüm bir kez daha Virginia’yı kedere boğacaktır. Thoby yanlış teşhis sonucu yapılan bir ameliyatla ölürken, Thoby’yle eş zamanlı olarak tifoya yakalanmış olan Violet iyileşir. Virginia Violet’ten Thoby’nin ölümünü uzunca bir süre, (en azından Violet iyileşene kadar) saklarken, kendisi için de Thoby’nin ölümünün yarattığı dehşet verici şoku hafifletecek bir yol bulmuş görünmektedir. Vanessa ise Clive’ın üçüncü kez evlilik teklif etmesi karşısında, evet diyecektir.
Leonard’la mektuplaşmalarında yazdığı gibi Virginia, “bazen kimse kimseyle bir şey paylaşmamış ya da paylaşamazmış gibi hissediyor” olsa da ve evlilik konusundaki tüm tereddütlerine rağmen, Leonard’a karşı bir şey hissettiğini, buna bir ad veremese de bu şeyin içinde büyüdüğünü ve onu evliliğe götürmemesi için bir neden olmadığını söyleyerek 1912 yılında Leonard’la evlenir. Lytton’un sevgili dostu Leonard’a “o bu dünyada yeterince zeki olan tek kadın. Yalnızca varlığı bile bir mucize. Ama dikkat et, treni kaçırabilirsin” dediği Virginia, Leonard’ın “inan bana, yalnızca çok güzel olduğun için seni seviyor değilim, gerçi bu önemli bir sebep, öyle de olması gerekir ama aklını ve karakterini de seviyorum; daha önce senin gibi biri karşıma çıkmadı” diye yazdığı, hem tutkuyla hem aklıyla sevdiği kadındı; rüyaya bir şekilde erişmeyi, hayatının biçim değiştirmesini temsil eden, zekası ve hayalgücüyle onu sarhoş ederken her şeyi apaçık gören kadın, varlığını aydınlatacak ideal kadındı. Bir yıl arayla yayımlanan Leonard’ın The Wise Virgins adlı romanı ile Virginia’nın Dışa Yolculuk adlı romanında birbirlerini tamamlayan bir hikâye hissiyatı var gibidir: Zihinsel paylaşımları aracılığıyla birbirlerini özgürce keşfettikleri zamanlarda yazdıkları mektupları, ikisi de, ayrı ayrı romanlarına anatema yapacaklardır.

Fakat evlilikleri büyük bir kaosa dönüşecekti. Virginia’nın sebepleri çok belirgin olmayan Leonard’a karşı cinsel isteksizliği ve aralarındaki cinsel uyumsuzluk, anneliğin yasaklanmasıyla birleşmişti. Annelik konusunda farklı doktor tavsiyeleri olsa da, Leonard için dostu Roger Fry’ın karısı Helen’in annelikle beraber hızlanan akıl hastalığı belirleyici olmuştu. Öte yandan, “kadın deliliği” halihazırda yüzyıllardır en kolay kabul edilen bir olgu olup ardındaki nedenleri araştırma zahmetine dahi girilmemiş bir durumdur. Yine de insan düşünmeden edemiyor: Freudyen bir tedavi Virginia’yı “kurtarabilir miydi”? Varoluşunun tek tanığı olarak yazan bir kadına yazmanın yasaklanması, Londra’nın şehir hayatından uzak bir kır hayatında “istirahat”a zorlanması, Virginia’yı delirten asıl kapan değil midir?
Virginia Woolf’un "Duvardaki Leke" isimli hikâyesiyle Leonard Woolf’un "Üç Yahudi" hikâyesini İki Öykü adıyla yayımlayan Hogarth Press’i oluşturan kaygan ve kaotik, karanlık örüntüler bunlardı. Okuyucuya bu örüntülere bir bakış sunan Hayatımdaki Tüm Mutluluğu Sana Borçluyum, Hogarth Press’in bu ilk yayınını da içeriyor. "Duvardaki Leke", Virginia’nın delilikle sınanan muazzam zihninin bir içe yolculuğu, “gözlerimi ona diktiğimden beri gerçekten de denizde bir tahta parçasına tutunmuş gibiyim” dediği bir lekenin yarattığı, “gerçekle çarpışma tehlikesiyle karşı karşıya” bir “düşünce treni”nin özgürlük, doğa, içgözlem, kesinlik, belirsizlik, şüphe, din üzerine bir bilinçakışı gibi düşünülebilir. Üç Yahudi ise, Leonard’ın on dört yaşında bir çocukken bilinçli bir biçimde kopmaya başladığı Yahudi kimliğine bir bakış gibi.
Kitap annesinin âni ölümüyle onulmaz bir hiçlik duygusuyla başbaşa kalan ve kitaplara sığınırken, insanın geçmişiyle ve ondan aldığı mirasla ne isterse onu yapabileceğini, hiç olmazsa geçmişini kabullenmesi gerektiğini öğrenen yazarın; yaratıcıların önceden var olmayan bir şeye hayat vermeye karar verdiklerinde umutsuzluk, korku ya da kaybın sebep olduğu acıyı bir süreliğine uyuşturabileceklerini söyleyen Régine Detambel’den yola çıkarak, annesiyle babası kadar efsane bir çift olan Virginia ve Leonard’ın, bu birlikteliği ölümsüzleştiren Hogarth Press’lerine canlı ve farklı bir iç bakışı. Gizem Şakar’ın her kelimeyi hisseden ve hissettiren çevirisiyle, “Rimbaud’nun “yoğun ve sonsuz kömür dumanı arasında yağmurun eksik olmadığı kent” dediği, “modern zamanların hakiki Babil’i olan başkent Londra”’da, “Karındeşen Jack’in cinayetlerinin, Oscar Wilde’ın davasının, Sherlock Holmes’un soruşturmalarının, Marx ile Engels’in emekçi sınıflar üzerine yaptığı araştırmaların” soluğunda, Hogarth Press’in bir hikâyesi.






