Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

3 Ocak 2021

Öykü

Ağız Sağlığı

Dilek Karaaslan

Paylaş

4

1


Mustafa’ya yetişemedim. Eğer yetişebilseydim teftişi başarıyla vermiş olacaktım. Ne mümkün. Çocukların arasından ok gibi fırladı oğlan, andı okuyan kızın elinden mikrofonu kaptığı gibi. Ezberden anlatıyor. Denedim, koşar adımlarla merdiveni çıkıp yanına gittim. Mikrofonu yavaşça elinden almaya çalışırken kulağına eğilip fısıldadım. Oğlum, bu burada anlatılacak bir şey değil, ben sana böyle mi dedim? Kenardan izleyen müfettişin yüzü asıldı, seslendi. Bırakın efendim, müdahale etmeyin. Ne diyecekmiş bir dinleyelim önce.

Mustafa devam ediyor, elinde tuttuğu kâğıdı okuyor gibi ama gözleri boşlukta. Günümüzde emperyalizmin baskısı altında geri bıraktırılmış toplumlar, sadece ekonomik ve teknolojik olarak geri kalmazlar. Her ne kadar küçümsense de önemli toplumsal sorunlardan biri ağız sağlığı. İnsanların ağızlarına, dişlerine bakarak o toplumun seviyesi.

Sadece müfettiş değil herkes şaşkın, nasıl ezberlemiş kerata. Çalışıp arkadaşlarına sınıfta okumasını istemiştim, çocukların ağzı fena halde kokuyordu. Çoğunun şimdiye dek diş fırçası bile olmamış. Dünya ülkelerinden, ileri seviyesinden, geri kalmışından örnekler verecek, dişlerini neden fırçalamaları gerektiğini anlatacaktım. Hepsine birer diş fırçası, ufak birer macun almıştım, derste dağıtacaktım.

Bay müfettiş eliyle çocuğu göstererek sordu, Ne saçmalıyor bu çocuk? Ben, Efendim, yanlışlık filan diye geveledim, müdür beyin yüzüne baktım. Özür diler gibi. Müdür bey hızla toparlandı. Bana, seninle sonra hesaplaşacağız dercesine baktıktan sonra bir el işaretiyle müstahdemi binaya koşturdu. Adamcağız saniyeler içinde balkondan sarkıtılan kabloyu, ucundaki mikrofonu Mustafa’nın elinden çektiği gibi toplayıp içeriye kaçtı. Cemal Bey –müdür– hırsla kafasını sallıyor, zavallı Mustafa’ysa bir aşağı bir yukarı bakınıp duruyordu. Müfettiş kükredi sonunda, Oğlum, geç yerine. Sallanıp durma orada. Ellerini hırsla çırptı. Siz de sınıflarınıza dağılın. Marş marş. Çocuklar kovandan boşalan arılar gibi uğultuyla etrafımızdan dolaşıp içeriye koşuştular. Müfettiş gitgide kızaran suratıyla bir süre çocukları izledi, sonra hızlı hızlı soluyarak beni yanına çağırdı.

Bu çocuğu siz mi görevlendirdiniz?

Evet efendim, ama.  

Aması maması yok. Birazdan çocukla birlikte müdür odasına bekliyorum.

Peki, dedim. Arkamı dönüp yürümeye başlamıştım ki, tekrar seslendi. Anlattığı metin her neyse aslını da getirin. Emredersiniz, dedim. Nerdeyse hazır ol durumuna geçip bir baş selamı vermediğim kalmıştı ama, o buna alışkındı. Davranışımdaki ironiyi garipsemedi. Aksine hoşnut görünüyordu. Suçlu bile olsam itaat etmekte kusur etmiyordum. İşin gerçeği telaşlı ve huzursuz olmam gerekirken sadece gülmek istiyordum. Sevimsiz şeyler düşünerek bastırdığım ağız dolusu gülme isteği. Yürürken müfettişlerle polislerin birbirlerine ne denli benzediği geçti aklımdan. Onlar her şeyin en doğrusunu en başından bilirdi, söyleyeceğiniz şey ne olursa olsun “malumun ilanı”ndan öteye gidemezdi.

Basamakları ikişer atlayarak sınıfa çıktım. Mustafa sırasına sinmiş, iki gözü iki çeşme ağlıyor. Neredeyse ergenlik çağına girecek çocuk. Gururu incindi. Yoksuldu, garibandı ama okulun birincisiydi, hâli dokundu bana. Diğerlerine baktım, umarsızdım. Bir ay sonra ilk okuldan mezun olacak yirmi beş öğrenci. Ama ne çocukların etraflarıyla ilgili bir fikirleri var ne de bu Allah’ın unuttuğu ilçede, haftada üç gün yayın yapan televizyon dışında dünyayı tanımalarını sağlayabilecek herhangi bir şey. Kiminin evinde o da. Gazete desen kahvede elden ele gezer, kimsenin evine girmez. Yoksulluklarının bile farkında olmayan çocuklar. Yalnızca bir şeylerin farkında olmalarını, dünyayı anlamaya başlamalarını istemiştim. Emperyalizm ne demek, gelişmiş ülke, gelişmemiş ülke. Tam gününü bulmuşum. Sabahın kör saatinde hepimizi faka bastıran müfettiş. Birazdan onunla birlik olup beni sorgulayacak Cemal Bey. Sınıfta okunacak yazıyı bir heves bütün okula ilan eden Mustafa. Çocuğu yanıma çağırdım.

Oğlum neden orada anlattın, ben sana evde birkaç kere oku, yarın arkadaşlarına anlatırsın, sınıfta tartışırız demedim mi?

Dediniz ama ben herkese anlatacağımı sandım öğretmenim. Hem öyle çalıştım ki, gece kaça kadar? Annem zorla yatırdı. Sabah da erkenden kalkıp hepsini ezber ettim. İki gözüm önüme aksın öğretmenim.

Gözleri dolu dolu yüzüme baktı. Ah be oğlum, niye aksın gözlerin? Çok güzel çalışmışsın ama ezberlemene hiç gerek yoktu. Başını sıvazladım. Dergiden kesip verdiğim yazıyı yanına almasını ve birazdan sorulacak soruları doğrusu neyse o şekilde cevaplamasını istedim. Gülümsedi, güveni yerine gelmişti. Tamam, dedi. Başını salladı. Şortunun üstünden hızlı hızlı pipisini kaşıdı.

Ne yapıyorsun oğlum?

Çok kaşınıyor öğretmenim.

Aman evladım. Bu hareketler ortalıkta yapılmaz, çok ayıp. Sakın müdürün odasında, müfettişin yanında da yapayım deme.

Ne anlatıyorsam bu zavallı çocuklara? Sanki fırçayı, macunu bulabileceklermiş gibi. Düzenleri, öğünleri, tayınları yok. Anaları cahil, babaları işsiz. Gözüm alıştığı için bir süredir zihnimi yormayan halini süzdüm Mustafa’nın. Kirli yakasını düzelttim, önlüğündeki deliği çekiştirip kolunun arkasına getirdim. Hadi gidelim.

Makama vardık. Bay müfettiş müdürün masasına oturmuş burnundan soluyor. Müdürse karşısındaki koltuğa sanki oraya misafirliğe gelmişcesine eğreti ilişmiş. Adam sigarasının dumanını çiğner gibi çekti içine. Uzanıp yeşil, yonca şeklindeki cam küllüğe bastırdı. Mustafa’yı süzdü. Kirli şortunu, rengi solmuş önlüğünün yakasını. Boyası çıkmış, burunları iki parmak geriye kıvrılmış, bağcıkları kopunca, farklı renkte sicimle bağlanmış ayakkabılarını. Yüzünü ekşitti.

Anlat bakalım Mustafa, neymiş okuduğun? Emperyalist ne demek, önce oradan başla.

Oğlanın duraksadığını, okuduğu metinden bihaber olduğunu görünce daha fazla hiddetlendi.

Kemal Bey, nedir bu rezalet, misyonerlik faaliyetinde mi bulunuyorsunuz siz burada?

Estağfurullah efendim, ne haddime. Ben sadece. Biraz dünyayı anlamalarını. Kavramlara giriş niteliğinde. Hem ağız sağlığı. Fırçalama alışkanlığı. Koku.

Susunuz Kemal Bey. Kâfi derecede gevelediniz. Sizin işiniz müfredatı tatbik etmek. Üstünüze vazife olmayan işlere giriştiğiniz için durumu rapor edeceğim. Bu lüzumsuz işlerle uğraşacağınıza çocuklara kitap okuma zevkini aşılayınız. Onlara Necip Fazıl’dan şiirler, Kemalettin Tuğcu’dan, Ömer Seyfettin’den hikâyeler okuyunuz.

Peki efendim, dedim. Başımı eğip beklemeye başladım ama öfkesi dinecek gibi değildi. Elinde çay tepsisi, kapının yanında süklüm püklüm bekleyen çaycıya döndü. Onu da haşladı.

Korkuluk gibi dikilme orada be adam, getir şu çayı.

Adamın iki büklüm eğilerek uzattığı tepsiden çayını aldı, Bir kez daha çemkirdikten -şeker istemez- sonra bardağı yukarıya kaldırıp inceledi. Temiz olduğuna karar vermiş olmalı ki, bir yudum alıp bardağını önündeki formika masaya bıraktı. Gel bakalım Mustafa, dedi. Sırıttı, yüzünde eğreti bir yakınlık ifadesi belirdi. Mustafa, ayakkabısının topuğuna çivilenmiş metal ökçeleri mozaik zeminin üzerinde şakırdatarak yürüdü, müfettişin karşısına gelip durdu. Çocuğun başı adamın göz hizasındaydı.

Sen çok çalışkan bir çocukmuşsun öyle mi?

Mustafa duraksadı, bana döndü, göz kapaklarımla onayladım. Rahatladı, Öyle sayılabilir öğretmenim. Gülümsedi.

Bay müfettiş, Mohaç’ı, Malazgirt’i, Mercidabık, Ridaniye zaferlerini ve Hilafetin Osmanlı’ya ne zaman geçtiğini sordu ardından. Çocuk tıkır tıkır cevap verince yüzü gevşer gibi oldu ama hızla ciddileşti. Kaşlarını çattı. Bunca zaman ayakta dikilmemden rahatsız değildi, o söylemeden oturamayacağımı bildiğimden emir eri gibi beklemeye devam ettim. Peki, dedi sonunda. Gözü çocuğun tıraşı gelmiş, kabarmış saçlarına, rengi solmuş mavi önlüğüne kaydı. Suratı yine ekşidi.

Sana son bir soru Mustafa, bugün günlerden ne?

Perşembe öğretmenim.

Öyle değil, tarihiyle soruyorum.

Bugün Bir Mayıs Bin dokuz yüz yetmiş altı, Perşembe öğretmenim. Mustafa iki elini kısa şortunun altındaki çıplak bacaklarına yapıştırmış, her cümlesinden sonra başıyla müfettişe selam veriyordu. Gülmemek için aksine bir şeye canım sıkılmış gibi, dişlerimi sıkıp, yüzümü astım.

Bugünün özelliğini biliyor musun, hadi onu da söyle bakalım?

Bir Mayıs, Bir Mayıs, diye tekrarladı oğlan, sonra birden aklına gelmiş gibi durdu. Yüzü ışıdı. Bir Mayıs İşçi Bayramı öğretmenim. İşçilerin bayramı.

Sus. Sus bakayım. O ne biçim cevap? Kim öğretiyor size bunları?

Bay müfettiş kızardı, bozardı, renkten renge girdi. Cemal Bey’le göz göze geldik, söze girecek oldu.

Efendim, bizim bunlarla bir ilgimiz yok. Evlerinde zaar.  

Siz lütfen karışmayın. Pekâlâ anlayacağız şimdi ilginizi.

Müdür Bey sustu, büzülüp köşesine çekildi. Müfettiş Mustafa’ya dönüp sordu.

Oğlum, baban ne iş yapıyor senin? 

Çırçır. Çırçırda çalışıyordu öğretmenim. Ama çıkardılar işten. Şimdi işsiz.

Belli, dedi müfettiş, ağzının içinden. Hayır efendim, diye çıkıştı. Ağzını büzüp çocuğun taklidini yaptı. Bir Mayıs Bahar Bayramı’dır. Ba-har. Neymiş, şimdi sen söyle bakalım? Ürkerek tekrarladı oğlan. Bahar Bayramı’ymış öğretmenim.

Hah şöyle. Bundan sonra kim sorarsa böyle cevap vereceksin. Tamam mı?

Çocuk başını salladı, gözleri dolu doluydu. Destek beklercesine kaçamak bakışlar atıyordu bana. Başımı pencereye çevirdim. Hadi bakalım Mustafa, Sen şimdi doğruca sınıfına git, diye buyurdu. Oğlan baş selamını verdi, iki eli bacaklarına yapışık arkasını dönüp koşarak çıktı. Bay müfettiş birazdan önemli bir şey söyleyecek biri gibi yüksek sesle gırtlağını temizledi, çayın kalanını kafasına dikti. Sesini olabildiğince sertleştirerek konuştu.

Şimdi diyeceklerimi iyi dinleyin genç öğretmen. Diyeceklerim size de müdür bey. Bir daha müfredat dışı konulara, yok efendim ağız sağlıymış, kılmış, tüymüş, emperyalizmmiş, katiyen girilmeyecek. Hepsini yazıyorum raporuma. Hem okulun hem sizin notunuzu kırıyorum, haberiniz olsun. O emperyalist dediğiniz. Amerika. Bizim en büyük müttefikimiz. Haberiniz var mı? Aklınızca Amerika’ya düşman mı yetiştireceksiniz burada? Onca memleket çocuğunun kursağına oradan gelen toz sayesinde süt giriyor. Farkında mısınız? Tohumu ayrı, yağı, buğdayı ayrı.

Durdu, yüzü kızardı, boynunda bir damar kabardı. Kravatının bağını gevşetti. Müdürün başı önüne düşmüş, bense ne yapacağımı bilemediğimden öylece dikiliyordum.

Ayrıca bu çocuğun sefaleti hiç yakışmıyor okulunuza. Burası ücra bir yer değil, nihayet bir ilçe. Konuşun babasıyla. Temiz bir kat pantolon, ayakkabı. Değil mi canım?

O ayağındakileri de biz almıştık geçen sene, diye mırıldandım. İmkanlarımız kısıtlı olunca. Ben onu bunu bilmem, dedi. Böyle sefalet, böyle görüntü istemem. Gerekli kurumlara başvurun, aranızda toplayın. Velilerle iş birliği yapın, değil mi efendim? Her şeyi devletten beklememek lazım.

Haksız sayılmazsınız, dedim. Ben de sizin yerinizde olsam beklemezdim. Bu okuldaki çocukların babalarının çoğu mevsimlik pamuk işçisi. Az biraz şansı olanlar Çırçır’da çalışıyor. Enselerinde işten çıkarılma korkusu, her birinde dört, beş çocuk. Tek gıdaları günde üç öğün bulgur, onu da bulabilirlerse tabii. El sabununu görmeden büyüyenler var içinde.  

Bunları söyleyemedim elbette. Yutkundum. Başımı eğip, ellerimi göbeğimin altında birleştirdim, dizlerimi hafifçe öne doğru kırdım. Susup bekledim. Yine zorunlu karakol ziyaretlerinin başlamasını, bir köşede saatlerce ifademin alınmasını ya da defalarca tanışmaya çağırılmayı hiç istemiyordum. Yeterince uysal görünüyor olmalıydım ki, yüzü yumuşar gibi oldu, kaşları gevşedi. Hadi bakalım göreyim seni, dedi. Bir dahaki sefere bu notları tekrar kontrol edeceğim. Ona göre.

Hiç merak etmeyin bay müfettiş, dedim. Gereğini yapacağım, buyurduğunuz gibi.

 

YORUMLAR

Zeynep Beşerler

Harika bir yazı!

3 Ocak 2021

Öne Çıkanlar

Türkiye’de en çok kadınlar kitap okuyorOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

B. Y. Genç

6 Ekim 2025

Savaşın Gölgesinde Çocukluk

Lorenza Mazzetti’nin bence bu romanda mükemmel bir biçimde yaptığı şey, çocuk düşüncesini ve dilini tam da olması gerektiği gibi kullanması.Yıllar öncesinden bir anı üşüşüyor aklıma. 1980’lerin ortaları, ilkokulun başlarındayım. İstanbul’da sitelerden birinde, yeni denileb..

Devamı..

İrem Üreten: "Öykülerin evrenselliği v..

Dilek Karaaslan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024