Yurdanur Hoca’nın entelektüel birikiminden damıttıklarıyla yoğrulmak, zamanının hep dışına taşan ilkeli ve etik duruşundan hem dile, edebiyata hem de hayata dokunmak gerçekten büyük bir şans ve onurdur.
Ne kadar çok eksildik son zamanlarda. Her kaybın kendine göre çattığı bir sessizlik seremonisi içinde gerçekleşen tevekkül zamanı var. Hafızadan süzülen onca anı bu kez buharlaşmanın tam aksine katılaşarak cisimleniyor. Öbek öbek etrafa konuyor ve konuşmaya başlıyor. Ölümün, birden yok oluvermenin gizini ve etkilerini hiçbir zaman çözemeyeceğim sanırım. Aslında ne kadar yaşamla iç içe. Ben bunu mezarlık ziyaretinde mezar taşlarının arasında oynayan çocuklardan öğrendim. Daha doğrusu onlar bana bu iç içeliği yeniden hatırlattı. Giderseniz görürsünüz, çoğu mezarlıkta orada çalışanların çocukları vardır. Çocuklar için bir biçimde oyun alanıdır mezarlıklar, toprak, mezar taşları, ağaçlar, gül dikenleri, çeşmeden akan sular. Salgından epeyce önce babamla biraz konuşmak için mezarlığa gittiğimde tam yanı başımda oynuyorlardı çocuklar. Bildiğimiz çelik çomak oynuyorlardı topraklar üzerinde. O kadar doğal bir oyun alanıdır ki burası onlar için. Kimi zaman suyla oynuyorlardı, çeşmelerden akan, kimi zaman ağaç dallarıyla çomaklar yapıyorlardı. Kimi zaman da bana bakıp omzuma dokunarak gülümsüyorlardı. Bense anlatıyordum habire, içimden, dışımdan. Musa Ağabey’in çocukları onlar. Ölülerimizin başına bir şey gelmesin diye onları bekleyen emektarların.
Bu yazı amacından sapmadan bir başka yitişin, aramızdan ayrılışının etrafımda toplanan anılarıyla konuşuyorum son birkaç gündür. Kıymetli çevirmen ve akademisyen Yurdanur Salman aramızdan 16 Mayıs 2020 tarihinde ayrıldı. John Steinbeck, Salman Rushdie, Fredric Jameson, Susan Sontag, Erich Fromm, John Berger, Mark Twain, Shulamith Firestone gibi yazarların yapıtlarını Türkçeye çeviren Yurdanur Salman, ardında Kuram Dergisi, Yeni Dergi, Adam Öykü, Yazko Çeviri gibi pek çok nitelikli ve dil ve edebiyatla yakından ilgilenen bizler için kıymetli bir külliyat bıraktı. 1937’de Balıkesir’de doğan Yurdanur Hoca İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Fakültesi’ni bitirdi. Çeşitli üniversitelerde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Ancak 1980 darbesinin ardından Yüksek Öğretim Kurumu’nun (YÖK) kurulmasıyla birlikte çalıştığı kurumdan istifa edip bağımsız bir akademisyen, çevirmen ve entelektüel olarak yaşamını sürdürmeye başladı. İstanbul'da Bebek ve Arnavutköy’de yaşadı ve 2000'lerin ortasına doğru Ege’ye, önce Assos’a sonra Ayvacık Gülpınar Köyü’ne taşındı. Köy çocuklarına ders verdi. Ve son zamanlarına değin çeviri çalışmalarına devam etti.
Benim Yurdanur Hoca’yı yakından tanımam sanırım 2000li yılların başına rastlar (2002). Çevilerini ve kıymetli çalışmalarını sıkı sıkıya zaten okurdum. 1997 yılında Istanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne girdiğimdeyse özellikle çeviri derslerinde daha sık okumaya başlamıştım Yurdanur Hoca’nın ilmek ilmek ve pür dikkatle ördüğü yazın kuramı yazılarını ve çevirilerini. İngilizceden Türkçeye çeviri yaparken Adam Yayıncılık’tan çıkan Ortak Kültür Sözlüğü (hazırlayanlar Yurdanur Salman, Gamze Varım, Serhan Keser) benim başucu kitabım olmuştu mesela. Veya Anton Popoviç'in Yazın Çevirisi Terimleri Sözlüğü’nün Yurdanur Hoca’nın elinden çıkma çevirisi, yazın kuramı, dil ve çeviri konularında hep başvurduğum bir kitaptı o dönemlerde. Kuram Dergisi, Metis Çeviri arşivlerden ve kütüphanelerden çıkarıp hep okuduklarımdandı. John Berger’ın Görme Biçimleri’ni ve denemelerini Yurdanur Hoca’nın tertemiz, saat gibi çalışan çevirisiyle okumaksa paha biçilmezdi. Zaten John Berger ve Yurdanur Hoca da yakın arkadaşlardı. Yurdanur Hoca’nın Arnavutköy’deki o güzelim iki katlı ahşap Rum Evi’ne Berger de konuk olmuştu. İnsan daha ne isteyebilirdi ki? Bu soru 2000'lerin başında Yapı Kredi Kültür Merkezi’nin açtığı “Yurdanur Salman ile Çeviri Seminleri”nde kendiliğinden cevaplandı. Soğuk ve karlı bir kış günü, İstiklal Caddesi, Galatasaray’da başlayan haftalık çeviri seminerleri kısa zaman içinde hayatıma yön verecek ve bana çok değerli entelektüel bir formasyon ve harika dostlar katacaktı. İlk dersin tedirginliği hâlâ hafızamda. Yarı çekingen yarı hayran bir edayla dinlemiştim bütün dersi.
Çok geçmeden seminerdeki katılımcılar ile tahminimizin ötesinde bir bağ kurduk ve bu bağı Yurdanur Hoca ile birlikte kurduk. Birkaç hafta sonra, Yapı Kredi’de ortaya çıkan bir anlaşmazlık sonucu seminerlerimiz Yurdanur Hoca’nın Arnavutköy’deki Dubaracı Sokak’taki ahşap evine taşındı. Hiç aksatmadan her pazar günü dil ve çevirinin inceliklerine, şiir ve öykü, ve deneme çevirilerine, edebiyat sohbetlerine ayırdığımız iki üç saat sonunda deviniyorduk, yenileniyorduk, dönüşüyorduk. Giderek daha da canlanıp şevklendi derslerimiz ve tartışmalarımız. Kimi günler belirlenen saatlerin de ötesine taştığımızdan Yurdanur Hoca, “Hadi aşağıdan balık söyleyeyim, akşam yemeği yiyelim de öyle devam edelim, sonra gidersiniz” deyince keyfimize diyecek olmazdı. O günlerde şimdiki gibi Istanbul trafiği yine insanı canından bezdirdiğinden biz de dersten sonra çoğu kez Arnavutköy-Beşiktaş hattını yürürdük. Yürümelerimize eşlik eden sohbetleri, ukalalık yapmayayım ama, şimdi çoğu insanla yapmak gerçekten zor görünüyor. Biz kendimize o günlerde “Çevirgenler” adını verdik. “Çevirgenler”i Yurdanur Hoca sayesinde yarattık. Hayatımız değişse, yaşadığımız yerler kimi zaman yer değiştirse bile “Çevirgenler” hâlâ sıkı dost.
Hikâyenin bir de Assos bölümü var. Arnavutköy’le yetinmeyip edebiyat sohbetlerimizi ve çevirilerimizi Ege’ye taşıdık. Yazları bir süre Assos’ta Yurdanur Hoca’nın yanında kaldık. Kimilerimiz zamanı el verdiğinde tek tek gitti, kimilerimiz gruplar halinde. Yalnız bırakmamaya çalıştık Yurdanur Hoca’yı. Ben bir keresinde annemle de ziyaretine gitmiştim. O anın kıymetini şimdi daha iyi anlayabiliyorum. İstanbul Üniversitesi İngiliz Filolojisinden üç kuşak bir aradaydık. Yurdanur Hoca, annem ve ben. Annemin dönemindeki hocaları İstanbul Üniversitesi Filoloji’nin ilk kuşağı Vahit Turhan, Mina Urgan, Berna Moran, Sencer Tonguç, Özcan Başkan, Cevat Çapan ve Akşit Göktürk gibi isimlerdi. Yurdanur Hoca aynı kuşağa denk geldiğinden elbette hepsini tanıyordu. Annemle Yurdanur Hoca’nın o güzelim sohbetini büyülenmiş gibi izlemiştim o gün. Ben de üçüncü kuşaktım, sevgili Zeynep Ergun’un, Lale Akalın hocanın kuşağından.
Assos’ta Yurdanur Hoca sabah erkenden kalkardı. Sofrayı birlikte hazırlar, kahvelerimizi koyardık. Günlük çalışmalarımızın ardından denize giderdik. Yurdanur Hoca ile denizde yüzmek bile ayrı bir tecrübeydi. Yüzerken birden İngiliz Edebiyatı bölümünden anekdotlarla sizi şaşırtır şenlendirir, oradan Çiçek Pasajı’ndaki edebiyat masalarına uzanırdı; veya Oğuz Atay ile ilgili bir anısını anlatmaya başlamasıyla neredeyse su yutup boğulmanıza sebep olabilirdi. Şaka bir yana, Yurdanur Hoca’nın entelektüel birikiminden damıttıklarıyla yoğrulmak, zamanının hep dışına taşan ilkeli ve etik duruşundan hem dile, edebiyata hem de hayata dokunmak gerçekten büyük bir şans ve onurdur.
Daha söyleyecek çok şey var. Ama ben bu yazıyı sevgili Yurdanur Salman’dan “Ç.E.V.İ.R.M.E.N.” NE DEMEKTİR? Ağır Bir Soruya Hafif Bir Yanıt” denemesiyle bitireyim. Bu denemesi bence çetrefilli, dikenli bir yolculuğu tıpkı Medusa’nın Kahkahası gibi serer önümüze. Devri daim olsun, birikiminin ışığı, kıymeti sönmesin…

“Ç.E.V.İ.R.M.E.N.” NE DEMEKTİR?
Ağır Bir Soruya Hafif Bir Yanıt
Ç- Çile Demektir
Çevirmenler çileci kişilerdir. Genlerine mazohistlik karışmış olmalıdır. Okuma-anlama, yorumlama, yazma konusunda - bazen - üstün beceriler geliştirmiş olmalarına karşın, ömür boyu zevkle okuma, yorumcu olma, yazarlık yapma gibi daha doyurucu uğraşları seçmezler de, başkalarının ürettiği metinlerle uğraşıp durmak gibi - pek de akıllıca görülemeyecek - bir uğraşı seçerler. Bu seçmeyi neden yaptıklarını, çevirmenlere ancak kendileri –ya da ruh doktorları– açıklayabilir.
E - Emek Demektir
Emeklemek olarak da anlaşılabilir bu. Çünkü çeviri becerisini elde edebilmek için uzun süre yerlerde sürünmek, sayfaların üzerinde emek-le-mek gerekir. Çeviri uğraşının ne denli büyük, uzun süreli, acılı, sancılı –sonunda hep eksiklik ve yetersizlik duygusu bırakan– bir emek harcaması olduğunu ancak, bir sayfa bile olsun çeviri yapmayı deneyenler bilir. Uzun metinler, kalın kitaplar, yaratıcı yazılar çeviren –deviren değil!– çevirmenlerin bunu nasıl ve neden yaptıklarına hep şaşmak gerekir. Toplumsal düzenimiz içinde her emeğin, olumlu ya da olumsuz bir ödülü olması gerektiğine göre, çevirmenler için de belki okurlarının hayır dualarına gereksinme duyan emekçiler ya da kendilerini bilgiyi ulaşılabilir kılmaya adamış Tanrı kulları olarak bekledikleri –ve bazen belki buldukları– bir ödül vardır kendilerince. Yoksa, güzelim emekleri boşa gitmiş demektir.
V - Vasıta/Aracı Demektir
Çevirmen, vasıta/aracı olmayı seçmekle, gene alçak –ama çok alçak– gönüllü davranmaktadır. Atasözü “Alçak eşeğe herkes semer vurur,” der, ama kendilerini bilen çevirmen o tür alçaklardan değildir. Her yayıncı çevirmene istemediği kitabı çevirtemez. Çevirmen etinden kanından damıtacağı, güzel aklından süzeceği metinleri kendisi seçer, kendince yorumlar ve başka bir dilde –organik olarak– yeniden örer. Bu aktarma/iletme/kotarma işine beyninin hücreleri, hücrelerinin çekirdekleri, DNA’ları, akıllı genleri dörtnala koşarak katılır. Katılmıyorsa, çevirmen iyi bir vasıta/aracı/iletken olamamış demektir. Yazın çevirisi yapıyorsa, çevirmenin eski hücrelerindeki kayıtları tam kapasite kullanması, sinir uçlarını daha da uzatması, titreşimlerini arttırması, arada bir delirmesi ya da delirmeye yaklaşması, ama hemen sonra aklını yeniden başına toplaması gereklidir. Yazarlar ve şairler zaten normalin dışına taşmış kişilerdir. Aynı taşkınlığı yakalayabilmek, ama milimetresine dek ayarlayabilmek, aşırı taşkınlığa kaçmamak, azımsanacak beceriler değildir. Çevirmen de o yazar, o şair ölçüsünde oyuncu, yaratıcı, çılgın, renkli, aykırı, ölçüsüz, ince ayarlı, coşkulu, bazen de numaracı (?) olabilmek ister istemesine, ama haddini bilmek zorundadır. Vasıta vasıtadır: Vasıtalığının ölçüsünü bilmek durumundadır!
İ –İş Ama Çok Zorlu İş– Demektir
Çevirmenlerin işi hiç bitmez. En iyisi bu işe hiç başlamamaktır, ama çevirmen –her nedense ya da her nasılsa– başlamıştır bir kez. Yazar tek bir metinle uğraşır; belki metnini yeniden yazar, kısaltır, uzatır, değiştirir; metin onun tekelindedir, kafasındadır, elindedir, metnini istediği dozda ayarlama, istediği yerde kesme, istediği dönemeçten istediği hızda ya da ya da kopuklukta döndürme özgürlüğüne sahiptir. Çevirmen –isteyerek seçmişse– yazarına bir yandan sevgi duyar, özenir; bazen de kızar; gene de büyük bir saygıyla yaklaşmak zorundadır ona!
Çevirmen, kölesi olmadan izlemek zorundadır yazarını. Tanımak, bütün yapıtlarını okumak, o yapıtları açıklamaya yardımcı olacak kaynaklara başvurmak zorundadır. Zaten özgün dili öğrenebilmek için yeterince çile çekmiştir gençliğinde. Şimdi de o yazarın, o yapıtın özgün dilini çözmek için daha çileli bir yola girmiştir. Kendi metnini –ürke ürke –üretmeye girişir. Bu ilk çekiştir –derin bir iç çekiş de olabilir bazen elbette! Biçem yakalanmamıştır, anlam tam çözülememiştir, titreşimler aynı incelikle aktarılamıyordur! Ara vermek gerekmektedir; hava dağıtmak gerekmektedir. Hava değişimi bile gerekebilir bu aşamada! Neyse, başlanmış işi bitirmek, ama mayayı da tutturmak gerekir. Bütün bunlar çevirmenin, kimsenin anlamadığı, belki tahmin bile edemediği dertleridir. Bu arada çevirmenin benzi iyice sararabilir; bunu ancak onu çok sevenler –belki annesi, sevgilisi, can dostları falan– fark edebilirler. Bu gibi dertler içinde çevirmen başladığı metnin çevirisini, birkaç yazımdan, binlerce düzeltmeden ve ince ayarlamadan sonra, ama her zaman başlangıçta tahmin ettiğinden çok daha uzun bir sürede tamamlar. Yayıncısına teslim ederken –hiç kurtulamadığı “eksiklik” duygusu nedeniyle– boynu biraz büküktür, özür diler gibidir. Yayıncı da bunu hemen sezerek çevirinin telif hakkını düşük tutma ya da çeviri ücretinin ödenmesini erteleme fırsatından yararlanır. İşte çeviri, çevirmenin başına, metni çevirmenin getirdiği o zorlu işin dışında böylesi işler de açar. Evet, çeviri çok zorlu bir iştir!
R –Rahatsızlık Demektir
Bir çeviriyi tamamladıktan sonra çevirmen rahatlama isteği duyabilir, çünkü yorulmuştur, ama –çevirisine ilişkin olarak– içini hiçbir zaman bir rahatlık duygusu kaplayamaz. “O sözcüğü kullanmasaydım”, “O tümceyi öyle bitirmeseydim”, “Keşke son paragrafı daha vurucu kılsaydım”, “Kahraman iç çekerken ‘of’ sözcüğünü dört yerine beş ‘f’ koyarak yazsaydım”, “Küfürleri pek fazla sansür uygulamadan kullansaydım”, “İngiliz mizahının dozunu Türk mizahının dozuna çıkarmasaydım”, vb. vb. gibi pişmanlıkların getirdiği rahatsızlıkla günlerce dertli dertli dolaşır. Basılmış metni eline aldığında, ‘of’u yazarken kullandığı dört harfin, ikiye indirilmiş olduğunu görünce intiharın eşiğine gelir, ama bütün bunları her nasılsa atlatır... Hatta aynı yazarın ikinci bir kitabını çevirmek için aynı yayınevince ikna bile edilebilir. Bu da hiç anlaşılabilir bir şey değildir. Çevirmenimiz iyice rahatsızdır gerçekten!
M –Marifet/Beceri Demektir
Çevirmenin bir “dil canbazı” olması beklenir. Canbazlık, canıyla oynamak anlamına geliyorsa, çevirmen gerçekten canını tehlikeye atmaktadır. Uzun ve derin anlamlı metinlerin içine dalmak gözüpeklik ve çeşitli marifetler, beceriler edinmiş olmayı gerektirir. Bu marifetler, tıpkı derin sulara tüpsüz dalmayı öğrenmek gibi yavaş yavaş, sınaya deneye, düşe kalka, canını dişine taka taka edinilmiştir. Çevirmen bu marifetleri geliştirmemişse, gereken düzeyde edinmemişse, metnin derinlerinde ya da sığlarında boğulması işten –onun işlerinden biri– bile değildir. Bu gibi nedenlerle boğulan –yazarını da boğmuş olan– pek çok çevirmen vardır ama onların, üstünde adları yazılı mezarları olmadığından kimse ruhlarına hayırdua –ya da başka bir şey, hele hele anlamsızlıkta boğdukları metinlerden parçalar– okumaz, Marifetlerini geliştirmiş, bilemiş olan çevirmenin çevirilerini okumaya doyum olmaz. Bir çevirmenin geliştirebileceği üst-marifet ya da meta-beceri, mayayı tutturup tutturamadığını bilebilmesi, kendi pişirdiği aşın tadına –kayınvalidesinin bakacağı gibi acımasızca– bakabilmesidir!
E –Er-iş-mek Demektir
Her iyi şey sabır işidir, ama çevirmenlik –özellikle de yazın çevirmenliği– “Ya sabır!” işidir. Tıpkı Sisiphos’u, taşı yeniden tepeye çıkarmak üzere, bunun bilinci içinde aşağıya inerken takdir ettiğimiz gibi, çevirmeni de –hangi haklı ya da delice nedenle olursa olsun– başından kalktığı metnin çevirisine yeniden dönerken takdir ederiz. O kararlıdır, yazgısını kendisi seçmiştir, ermiş sabrıyla çalışması gerekir –zaten yazarın metnindeki gerçeklere, biçemin dozuna, dilin binbir oyununun işleyişine ve 99’uncu sayfaya yeni ermiştir– ayağı daha yeni suya ermiştir! Bu noktada bu metni bırakmak ya da sabrı, emeği, çileyi gevşetmek olmaz. Bu bilgiye birinci kitapta erişmek o kadar da kolay olmamıştır, ama ikinci, üçüncü, dördüncü kitaplarda çevirmenin kendisiyle ilgili olarak hikmetine erdiği gerçek şudur: “Bir kere yaptım, bir daha yapabilirim. Belki daha da kolay yapabilirim. Ne de olsa bu işin nasıl yapılacağını, en çözülmez görünen kesimlerin yeterince uğraşınca çözülebilir olduğunu, bitmeyecek gibi görünen uzun metinlerin bir gün gelip bittiğini yaşayarak gördüm. Bu da bana yeter! Bu metnin de sonuna er-iş-ebilirim.”
N –Neden Demektir
Bazı kişiler, “Neden çeviri yapmayayım, dil biliyorum ya!” derler. Yayıncıların çoğu yabancı dil bilenlere, “Neden-bize!-çeviri yapmıyorsunuz?” derler. Bazı çevirmenler de en son kitaplarını teslim ettikten sonra bile kendilerine, “Neden çeviri yapıyorum ben?” diye sorarlar. İlginç olan soru –anlamsız gibi görünse de– bu sonuncusudur, çünkü insanın giriştiği anlamlı ya da anlamsız işleri, uğraşları zaman zaman –iş işten geçtikten sonra bile– sorgulamasında yarar olabilir. Çevirmen, “Neden çeviri yapıyorum?” sorusunun yanıtını kendine hiçbir zaman açık seçik veremeyecektir, ama onun yanıtlaması beklenen başka bir soru vardır: “Nasıl/Ne kadar/Ne ölçüde iyi çeviri yapıyorum?” Elbette burada “iyi çeviri”yi belirleyen ölçütlerin ne olduğu sorusu akla gelebilir. Bu ölçütleri saptayabilmek son derece güçtür. Çeviri kuramı ne derse desin, bu sorunun yanıtı çevirinin okurunda gizlidir. Kitabın kaç okura ulaştığı, ulaştığı okurların neresine ne kadar ulaştığı da bilinemez. Bu nedenle de çevirmen bir yandan çileli uğraşını sürdürürken kendine, “Neden çeviri yapıyorum ben?” sorusunu sorup durmadan edemez.






