Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

26 Aralık 2023

Kitap

Al Bi’de Burdan Bak!

Sahra Hülya Aydın

Paylaş

0

0


Aydınlık uğruna “Işık, biraz daha ışık”...

“Toplumun genelinin neler döndüğünden haberi yoktur.

Hatta haberi olmadığından da habersizdir”

Sanatın, bireysel ve toplumsal gelişimdeki rolü inkâr edilemez.

Büyük Adam Küçük Aşk, eğer bu filmi izlememiş olsaydım Mezopotamya’nın dilinden yaralandığından, acılarından, kayıpları kadar edebiyat ve sanatından da haberim olmayacaktı. Bütün yakınlarını kaybeden Hejar ve bir yargıç emeklisi olan Rıfat Bey’in İstanbul’da kesişen öykülerini konu alıyor film. Küçük bir Kürt kızı olan Hejar bir akrabası tarafından bir avukatın evine bırakılır. Artık, Türkçe bilmeyen Hejar ile Kürtçe bilmeyen Rıfat Bey aynı evde yaşamaya başlar. Filmi izlediğim günlerde “Fırat’ın ötesine sesimiz duyulmuyor” cümlesini okudum sosyal medyada birinin paylaşımında. Okuduğum bu tek cümle bilincime saplandı. Filmi nasıl ki vizyona girişinden yıllar sonra izlemişsem, bu cümleyi kuranın “Biblo Hayat’ın” yazarı Metin Aydın olduğunu da yaklaşık dokuz yıl önce öğrendim. Kendi kelimeleri bile kendileri ile kavga içinde olan bu insanın “derdi” vardı ve derdi ile de kavgası. Cümlede anlatılmak istenen neydi? Neden? Nasıl? O, duyulmadığı iddia edilen “sesin” içeriği neydi? Eğer bu sorularımın peşine takılmasaydım; dengbej, zılgıt nedir bilmeyecektim, Mem-û Zin’den haberim olmayacaktı ve Ayşe Şan’ın sesini hiç duymamış olacaktım. Kürt yazarların Türkçe yazdıkları makaleler, kitaplar olmasaydı, on yıldır süren ve ömrüm oldukça da sürecek olan Mezopotamya’da yaşayan halklar ve kültürleri ile ilgili araştırmalar içine girmemiş olacaktım. Bir film, bir cümle, bir kitap; yani sanatın açtığı bu perspektif, düşünce dünyamın yapılanmasında edilgen rol oynadı.

Resmi ideolojinin kendi safına çekebildiği kişiler dışında kalanları taşlayanlara neler olduğunu anlamaya çalışmayacaktım. Güya sürekli okuyan ama “okuyan cahil” bir kafayla kendimi zaten ait hissetmediğim bir kültürün içinde, kendi köklerine asit dökmekle meşgul, Fırat’ın ötesinde neler olup bittiğinden bihaber kalakalacaktım! Kürtçe ama Türkçe alt yazılı filmler ve belgeseller olmasaydı, evet, “Fırat’ın ötesine geçmeyen” sesleri duymayacaktım. Dersim’in Kayıp Kızları zihnimi fal taşına çevirmeyecekti! Kürtler (özel olarak da Yezidi Kürtler) ve Süryaniler başta olma üzere birbirinden farklı dillere, inançlara, kültüre sahip insanların bir arada yaşadığı ve birbirlerinin kültürlerinden beslendikleri muhteşem mimari özelliklere sahip Mezopotamya’ya aşık olmayacaktım. Metin Aydın’ın söylemi ile “Masalına mezar olmuş çocuklar” ile ve dayanmakta çok zorlandığım “hikayeleri” ile tanışmayacaktım. Üstelik kendi de başka bir coğrafya da “kendi masalına mezar olan” biri olmama rağmen... İşte bu ayıp bana insanlık ayıbı olarak yeter de artardı. Duyarlı olan birkaç siyaset bilimci ya da bizzat canlı tarihe tanıklık etmiş objektif değerlendirmeleri olan az sayıda aydın-entelektüelle sınırlı değil bu ülkede yaşayan insanlar. Halklar alışılagelen söylemlere inanma eğilimindedirler çoğunlukla. İnsanın kendi ezberlerini bozması çok zordur, başka insanların ezberlerini bozması ise olanaksıza yakın! Dünyanın dört bir yerinde kitapları yayımlanmış olan felsefeci, yazar ve şairlerin ilgili oldukları sanat dallarında verdikleri eserlerden -eserin dilini bilenler hariç-, çeviriler aracılığı ile haberdarız. Bu ülkede malum olan birkaç üniversite dışında, üniversite mezunu insanların çoğunluğu ağırlıklı olarak tercih edilen İngilizceyi gerektiği kadarı ile konuşamaz ve yazamaz vaziyette mezun olurlar. Dil konusunda yasaklamakta gösterilen yıkıcı hassasiyet(!) yapıcı yönde kullanılsaydı, neler olurdu acaba değil de, neler olmazdı kısmını düşünüyorum. Çeşitli ülkelerde uygulanan ana dilinde eğitim bu ülkede genişletilerek ülkenin tümünde, tüm eğitim kurumlarında -ilköğretim ve üniversite de dahil- uygulanmamışsa, yaşadığımız ülkenin demokratik bir ülke olduğundan nasıl söz edilir? Bu durumda siyasetçilerin, aydın ve entelektüellerin demokratik olduklarından söz etmek sadece laf salatası yapmak olur! İçine doğduğu kültürde, haberleri iktidarların güdümündeki medyadan, vizyona giren filmleri benzer sanat dergilerinden takip edip, sahaflarda- kitapçılarda bırakın Kürtçeyi, Kürt yazarların isimlerine bile rastlamadığınız ve politize edildiğinin farkında bile olmayan halkın içinden biriyseniz, ülkenin bir tarafında kopan kıyametten haberiniz olmuyor işte! Farkında olup da bu faşizan tutumu tercih edenler zaten egemen iktidarların suç ortağı!

 Bu Bir Söyleşi Kitabıdır, Metin Aydın’ın yirmi yıllık emeğinin ürünü olan (Red Yayıncılık, 2023) eser okurla buluştu. Sanat camiasının, sanatın edebiyat, resim, müzik vb. alanlarında yetkin isimlerle farklı tarihlerde yapılan söyleşilerde neredeyse tüm katılımcılara aynı soruyu soruyor Metin Aydın, ki zorluğunu iliklerine kadar bilen biri olmasına rağmen: “Siyasetin kader gibi yaşandığı bir coğrafyada sanat-edebiyat yapmak nasıl?” Etnik kimliğin, dilin ve kültürün talan edilirken hayatta kalabilmek nasıl mucize ise sanat yapmak da başlı başına mucize! İnsanların, dillerinden vurulması nasıl hastalıklı bir korkunun paranoyası ve nasıl ırksal bir yükseklik kompleksidir ki, aşağılık komplesinin aslında tam kendisi olduğu açıkça okunuyor. İnternetin yaygınlaşması ile sanatın-sanatçının sesi daha yüksek çıkmakla kalmayıp, daha geniş kitlelere ulaşıyor. Sanatsal faaliyetlerın yanı sıra, konuları ve sunumları da değişiyor hızla. Şarkılar, resimler, şiir ve romanlar, tabi filmler ve elbette danslar da değişiyor, “Dijital çağ” internet çağı sosyo-kültürel etkileşimin sınırlar aşan, sınır tanımayan performansı ışık hızında üretim kadar aynı hızda tüketimi birlikte getirse de göz kamaştırıcı.

Sayın Aydın’ın Bu Bir Söyleşi Kitabıdır adlı buharı henüz üzerinde tüten ama yirmi yılda mayalanan eserinde, sanat dünyasına ismi yazılan sanat insanlarının yaşadıkları zorluklara rağmen üreten insanlar olabilmelerinin yol hikâyeleri de yer alıyor.

Peki, kronik sorunlar ne durumda? Ülkecek travmalıyız, allak bullak eden bir sistemin içinde eğitiliyor, yine aynı çarpık sistemlerin kurumlarında çalışıyor ve bunca çarpıklıkla, çarpılmış insanlarla sosyalleşiyoruz. Ve sanat yapıyoruz! Yazar-şair Metin Aydın’ın edebiyatı insana, insanı edebiyata kazandırdığı engelli koşu ilk gençlik dönemlerinden bu yana süregelmiş. Ateşi, yani bilgiyi ve sanatı çalan, ışığı çalan prometheus’tan ateş çalan bir aydınlık sevdalısı olduğu aşikâr. Düşünen, farkında olan ve iç dünyasında kendi sesi olduğunu gözündeki ışıktan, sözünden anladığı insanları neredeyse “zorlayarak” edebiyatla buluştur(muş)uyor. Hem sığınak, hem özgürlük alanı gibi bir paradoksu barındıran alana çekme çabası sadece sanat aşkı ile açıklanamayacak kadar da insani. “Işık, biraz daha ışık” bu çağrı ışıkların bileşkesinden var olabilecek aydınlığa açık davet olmuş. Ta ki Yeniperspektif adlı, kurucusu olduğu ve editörlük yaptığı internet sitesi ile aktif biçim de “ışık avcılığı” yaptığı o yıllardan günümüze kadar karanlığın kalbinden ışığı söküp almış. Yeniperspektif’te İlk defa yazıları yayımlanan yazarların, bugün tanınan yazarlara dönüştüğü süreç oldukça etkileyici. Sanatın farklı alanlarında sanatla ilgilenen, her biri başka bir değer olan sanatçılarla yıllarca yaptığı bu söyleşilerdeki amacı neydi ki? Kendine hiç sormadım bu soruyu. Sanatçı ne anlatmak isterse istesin, okuyucunun, sanatseverin “anladığını” anlatabilmiştir diye düşünür-dillendirir sanatçıların çoğu, bir kısmı da kim ne anlarsa anlasın ben sanatıma bakarım düsturu ile eserler verir. Öyle diyorlar. Acaba kaç sanatçının amacı sadece yaratmak? Yaratmak yaratıcısına(sanatçıya) neyi anlatır? “Beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra beni kimse okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum” der Tehlikeli Oyunlar’da Oğuz Atay, “Ben kitap değilim” diye ekler. . Yazarı öldükten sonra da anlaşılabiliyor ya da fark edilebiliyor kitap veya bir sanat eseri. İnsan sadece ortaya çıkarttığı eser mi? O eseri ortaya çıkartan etkenlerin hiç mi önemi yok? Acıtasyon ne kadar itici ise, acı bi’ o kadar gerçek yaratıcı... İnsanın kendine acıması ne kadar verimsizliğe-çöküşe neden olan bir tutumsa, acıyı, farkında olduklarını sanat eserine dönüştürmek da başlı başına bir sanat.

Yaşıyorlarken sanat ve sanatçı hak ettiği değeri hakkı ile alsın mı istiyor Metin Aydın haklı olarak. Onları bir kitapta bir araya, adeta bir sanat sokağına kurulmuş yuvarlak bir masa etrafına davet ettiği söyleşiler, her birini sanatla kurdukları bağları ve nedenlerini sorarken, amacı neydi? Hayatta olanların bir araya gelmelerinin zor ama imkansız olmadığı çok sayıda değerli sanatçılarla yaptığı söyleşilerle, her birinin kendi renginde seslerle oluşturdukları gökkuşağının altından öncelikle o sanatçıların kendilerinin mi geçmesini istedi. Sanatçıların yarattıkları eserlerin kimileri aktif biçimde sanatseverlere ulaşırken, bu eserlerin bazıları kültürel birer arkeolojik kazı olmadan ortaya çıkmıyor. Kim diyebilir ki, en azından son birkaç yüzyıldır üretilen, gerçekten edebi değeri olan yazımların hepsinden haberdarım. Sanatsal değeri olan resimleri gördüm. 2003 yılından 2023 yılına değin süren söyleşilerde Şair-Yazar Metin Aydın eserler kadar eserleri var edenlere de dikkat çekmek istemiş. Kendisi ana dilinde yazmadığı için ağır eleştirilere maruz kalan bir yazar, ana dilleri ile üreten sanatçılara sorduğu sorularla; ana dillerine olan sevgilerini, o dille ürettikleri eserlerini, yaşadığımız coğrafya veya sürgünde diyasporada üretkenliğin, olumlu-olumsuz nasıl etkilendiğini konunun bizzat aktörlerine sorduğu sorularla gündeme taşıması, en az sanatçılarımızın her şeye rağmen sanat yapmaları kadar değerli... İki dillilik-çok dillilik ve etkileri kadar tepkilerinin de söyleşildiği konular sanatçı yaraları olarak okunmaya çok müsait ve anlamlı... Bazı söyleşilerin satır aralarında “mahcubiyet“ okunabiliyor. Bireysel olarak konuşma olanağımın olduğu, söyleşilerde yer almayan kimi edebiyatçılar da etkin öge ana dilinde yazmayan insanları “mahcup” hissettiren duygu, ana dile duyulan sevgi ve korunmasına yönelik bilincin ihlali gibi bir mahcubiyet değil. Dikkatimi birkaç yıldır çeken “mahcubiyetin” nedeni kültürel-toplumsal baskı... Kürt aydın ve entelektüellerin(azı istisna) sanatını ana dilleri ile yapmayanları neredeyse aydın camiadan aforoz etmeye kadar ucu gidebilen bir baskı... Mayın tarlasına adım attığımın farkındayım, bu yazıyı yazmaya başladığımda da farkındaydım. İçine doğduğum kültürün elinde patladığım gibi elinizde patlamak varsa, ben hazırım. İngilizce, Almanca, İsveçce vb. dillerde çeviriler yapılıyor ki, sanat evrensellik potansiyelini her daim kalbinde taşır. Kalbe/sanata düşman olmayanlara da ulaşır. Köklerinin olduğu coğrafyadan ilham alarak yazdığını söyleyen yazarların kitaplarını Kürtçe okumayı çok isterdim. Ama bunu gerçekleştiremeyen bu coğrafyada yaşayan pek çok okumayı seven insan gibi, ben de yapamıyorum. Kürtçe bilmeyen pek çok Kürt, Kürt edebiyatçıları ve Kürt edebiyatını Türkçe takip edebiliyor maalesef. Elbette tercihleri olmayan bu durum dayatılmış, dayatanlara karşı haklı oluşan tepki zamanla dile karşı tepkiye da neden olmuş. Sanatın edebiyat ve sinema alanları ile ilgili olanlarının dünyada yaşayan tüm dillere çevrilebilmesini isterdim. Kürtçe okur/yazar biri olabilseydim, Kürtçe yazılan eserlerin pek çoğunu özellikle Türkçeye çevirmek isterdim. İster bireysel anlamda ister toplumsal anlamda ya da ulus bağlamında derdimi anlatmak istediklerime anlatabildiğim ve kesinlikle anlayacakları dilde bana- bize ne yaptığını en çok zulüm ve düşmanlık edene haykırarak anlatmak isterdim. Tüm toplumların sanata, sanatın estetize eden gücüne, sanatın bir araya getiren dinamiğine, sözlerini anlamadığı şarkılarda dans etmeye ihtiyacı var. Dile ve sanata bölücülük işlevi yükleyenler egemen iktidar gibi ötekinden besleniyor. Aileler, okullar, kurumlar hatta sosyal çevre  öncelikle bireyselliği öteleyen insanlar üreterek, kendi içinden; soy-sop, ırk ve daha nice kavramlarla uğruna yaşanacak, en çok ölünecek suni değerler servis ederek kendi konumunu koruyorlar. Baş kaldıran, geleneksel normlara karşı çıkan ve hizayı bozanlara da başı ezilmesi gereken yılan muamelesi yapıyor, ötekileştiriyor. Irili ufaklı tüm iktidar kurumları ve geleneksel toplum hiyerarşik boylamda kendi içinden olanı ötekileştirmek için sanat dili, yazım dili, fikirleri, ideolojisi veya ideolojisizliği, inancı ya da inançsızlığı, köklerine bağlılığı veya köklerinden gına gelmesini bir insanın aforoz edilmesi için yeterli buluyor.

Kendi içinden olanı ötekileştirmenin, ötekileştiren tüm toplumlar için bir mahsuru yok. İnsanlık ailesine mensup olmamıza olanak tanımayan, bizden ve onlardan olma zorunluluğu getiren tüm sistemler canlılığın en büyük düşmanı! Geleneğe, kültüre itaat bekleyenler, şüphesiz hem de hiç şüphesiz kendi sahtekârlarını yaratıyorlar. Sahtekâr olma potansiyeli olmayanlardan da isyancılar çıkıyor ki, bir kısmı da sanatçı olabiliyor. Aidiyet duygusunu koruyabilmek adına bu ülke az sayıda “sahtekâr sanatçı, yazar ve gazeteci” de çıkartmadı hani! Sanatçının özgür olmadığı bir toplumda halk nasıl özgür olabilir? Bu sorunun altını çizme gereği duyuyorum. Kendi ekseni etrafında dönen sanat ve sanatçı kayırıcılığının bir tarafa bırakılarak, sanatın hakkı olan yere yani evrensel boyuta taşınması için gerekli özenin gösterilmesi, sanatsever bir insan olarak beklentim. Tanınmış birkaç yazar-şair ve dilbilimcinin haricinde Mezopotamyalı yazarların internetten kitap satışı yapılan sitelerde, ya eserlerine yer verilmiyor ya da tükenmiş olarak görünüyor. Tanıtım, imza günleri ve reklam konularında, eseri sanatseverlerle buluşturmada yaşanan ciddi eksikler var. Hem Kürtlerin hem Türklerin yayınevlerinden girmesine olanak tanımadığı, ki içlerinde gençler kadar yaşınca zaman edebiyatla hemhâl olmuş sanat üreticisi olan kalem erbapları var. Kiminin etnik kimliğini, kiminin kullandığı dili onaylamadığı sanatçılar, sanatçıların ve insan denilen canlı türünün tam olarak neyi oluyor? Evet, duymuyoruz sizi! Çünkü bütün bir ses yok. İşte Metin Aydın’ın yapmak istediğinin çok sesli bir koro inşa etmek olduğunu ve ancak hep beraber olursak ben de varım sesinin biz de varıza dönüşmesi için çırpındığını en net bu söyleşilerden okudum. Bu kadar ışıltılı bir çağda, ışıltının ve özellikle de insanın kendi ışıltısının en çok kendini kör ettiği hız çağında, karanlığın yerini hızla alan ateş böcekleri ile yani ışıltıyla mücadele etmesi gerekiyor insanlığın. Aydınlık uğruna “Işık, biraz daha ışık”...

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yazarların yazma uğraşıyla ilgili alış..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Şule Kaynar

27 Kasım 2025

Sibel Türker'in Kadın Karakterleri: Gü..

“Elim ateşten korkmuyor,Ülkemin bütün kadınları gibi tırnaklarım kütAteşten sıcak bir tencereyi yanmadan alabilirimKöz basarım yüreğime.Yüreğim nasırlarıyla umudu koruyor,Bir küçük ışıltıyla baharı bekleyenÇekirdek ateşten korkmuyor.”–..

Devamı..

Roman ve Öyküde Karakter Gelişimi

S. G. -. J. Smith

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024