Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

1 Şubat 2020

Öykü

Alaca Tepe

Hasan Erbay

Paylaş

4

0


“Gençken babanla az geçmedik bu yollardan,” dedi adam.

“Şu karşıdaki Sağır Tepe'den aşağıya sallandık mı tamamdı, işin zor yanı bitti derdik.”

Gecenin karanlığında, bir kayanın serin gövdesine sırtını dayamış çaresizce bekliyordu. Laf gevelenecek vakit değildi. Bunun farkındaydı adam; ama korkusunu biraz yensin diye yanındaki çocuğa da bir şeyler demesi gerekiyordu. Olsa olsa on yaşındaki çocuk, bu serin temmuz gecesinde tir tir titriyordu. Soğuktan ziyade korkudan titriyor olmalıydı. Yuvasından her an fırlayıverecekmiş gibi bakan gözleri hızlı hareketlerle sağa sola kıvrılıyor, karanlığın içinden gelen sebepsiz her hışırtının izini sürüyordu. Zangır zangır bedenini durdurmak için türlü yollar deniyor, elini ağzına götürüp iki eliyle çenesini sıkıca tutuyor, bir kaplumbağa gibi boynunu içine çekip elleriyle kollarını kavrıyor; fakat yine de içinden gelen bu çırpıntıya mâni olamıyordu.

Adam nefesini çekti, tam dilinden birkaç kelam daha dökecekti ki arkalarından yükselen patırtı soluğunu kesti. Bilmedikleri dilden birileri konuşuyor, ara sıra sertçe bağrışan adamların naraları bir o yakadan bir bu yakadan yankılanıyordu. Adam boynunu öne uzatıp nefesini tutarak, olduğu yerde öylece kalakaldı. En küçük seslere kulak kabartarak bir süre daha gecenin karanlığında etrafına bakındı. Sonra bir fırsatını bulup çömeldiği yerden yavaşça iki karış doğruldu, sırtını verdiği kayanın üstünden geriye baktı. Orada olduğunu belli etmek istemeyen, saklı ama bir o kadar da ürkek bakışıyla, gecenin karanlığında bir kıpırtı aradı.

“Bir gitmediler başımızdan şu mendebur zalımlar!” diye söylendi gerisin geriye otururken.

Büyük bir hınca kapılmıştı. Burnundan soludukça derin derin aldığı nefesi göğsüne sığdıramıyordu. Bulutlu gecede, ara sıra varlığını gösteren çeyrek hilalin suratını belli belirsiz ışıttığı bu adam, varsa yoksa elli yaşındaydı. Yüzünü çevreleyen ele gelmeyecek sakalı, gecenin karanlığında daha da derinleşen göz çukurları, zayıf bakışları ve elinde sımsıkı tuttuğu doldurmalı çift kırma ile vatan savunmasında ter döken bir neferden ziyade bir eşkıyaya benziyordu.

Gecenin geç bir vaktinde, on yaşlarında bir çocukla bu uğursuz vadide sıkışıp kalmışlardı. Çevrelerini saran bolca bodur çalı, tek tük kızılçam ve yamuk yumuk dümbelek kayalardan başka bir de düşman askerleri vardı. Küffar, nereden haber aldıysa bu gece sevkiyat olacağını, akşamdan tertiplemiş olmalıydı bu tuzağı. Karşı tepelerin üstünde hayal meyal görünen Günüy, işgal altındaydı. Memleketin pek çok beldesi gibi düşmanın çizmesi altında çile çekiyor; ama direniyor, boş durmuyor, geriden gelen birliklere destek sağlayan bir uç karakol vazifesi görüyordu. Ezanlar susmuştu, cuma namazına her hafta müsaade yoktu. Yalnızca üç haftada bir selası duyuluyordu.

Adamla çocuğun Günüy'e ulaşması için Menderes'i aşmaları gerekiyordu. Menderes koca bir nehirdir gürül gürül. Öyle her yerinden geçit vermez. İki köprüsü vardır, biliyorlar ki ikisi de tutulmuş; düşman kuş uçurtmuyor. Eldeki cephaneyi Günüy'e ulaştırmak için geriye birkaç muhit kalıyor. Menderes yatağının genişlediği, suyun derinliğinin nispeten azaldığı üç mevkiden biri, şimdi ayaklarının altında boydan boya uzanan vadi; Boyallı.

En güvenli yer diye belledikleri Boyallı'dan, son on beş gündür seksen yükten fazla cephane geçirmişlerdi karşıya. Denizli tarafından gelen cephane ve teçhizat, geceleri yük hayvanlarının sırtında dolambaçlı yollardan geçiriliyor, Günüy’deki milli güçlere ulaştırılıyordu. Bu yükler orada top oluyor, gülle oluyor; düşmanın can damarına sızacak bir yiğidin mermisi oluyordu. Adam, akşam olup sular kararınca Torapan tarafından gelen cephaneyi teslim alıyor, sabah olmadan da Menderes'i aşıp Günüy'ün dibinde, emaneti başka birilerine teslim ediyordu. Bu çarşamba gecesi de yine aynı niyet üzere yola çıkmıştı. Fakat bu sefer yanına köyden biri daha katılmıştı. İşte şimdi yanı başında, kıstırıldıkları bu kaya dibinde, içi kirpi eti gibi tir tir titreyen, kara benizli, pörtlek gözlü, bu ince zayıf oğlan. Cephaneleri taşıyan hayvan sayısı fazla olduğunda ne olur ne olmaz mallara sahip çıkamam diye, üç seferdir köyden bu çocuğu da alıyordu yanına.

“Sen sen ol, bu lafımı unutma,” dedi çocuğa.

Karanlığın içinde sesi başka taraflara gitmesin diye fısıltıyla devam etti:

“Eğer mühim bir şey yükleneceksen sakın eşekle götürme. Böyle çatal işler için her daim katırları kullan. Katır uysaldır, sakindir, akıllı hayvandır. Eşek dediğinin gönlü gevşek olur, bu aksi mahlûk bir fersah öteden bir beygirin kokusunu alır da başlar anırmaya. Hadi bilemedin, şuracıkta yıllanmış bir at pisliği görür de on gün başında dişini ısar icabında. Deh desen yola düşmez, vah desen halden anlamaz… Görüyon işte, bu mühim vazife gürültüye patırtıya gelmiyor. Düşman uyanıverir Alimallah, bir fark etti mi de seni, oracıkta bitirir işini...”

Adam bunları derken, gecenin içinden bir karaltı belirdi az ötede. Çocuk bu defa daha sert titredi zangır zangır; taşın kovuğuna, adamın yamacına sığındı. Çekingen adımlarla karanlıktan süzülüp gelen, bir tilki. Bir anda karşısında kıpırtısız iki insan evladı görünce dondu kaldı gariban hayvan. Sağ ayağı havada, kulakları dimdik yukarıda, uzun kuyruğu sola meyilli öylece kalakaldı. Adam kişeliyor, gitmez; pısalıyor, aldırmaz. Nihayet el yordamı yerden bulduğu badem büyüklüğünde bir taşı fırlatıverdi hayvana da sıvıştı gitti kurnaz mahlûk. Gitti gitmesine ama bu sefer de az ötede, düşman askerlerinin kucağına varmış olacak ki başka bir insan gürültüsü daha koptu gecenin sessizliğinde. Erkek adam korkar mıydı tilkiden? Bak, korktu zalimin neferleri.

Garip tilki gelip geçince bu muhitten, bir şey daha anladı adamla çocuk: düşmanın nefesi enselerindeydi. Belki yetmiş seksen, bilemedin yüz adım. Günbatımından beri belliydi bir şeylerin tuhaf gittiği. Alaca kızıllığın ufku boydan boya sarması boşuna değildi belli ki. Böyle bir kızıllık bu mevsimde az görülen şeylerden değildi; ama o akşamki bambaşkaydı. Yük hayvanlarını bile huzursuz eden bir şey vardı o kızıllıkta. Hayvanlar yola düşmekte isteksiz davranınca, sekiz katırdan oluşan yük kervanını aşağıya, nispeten korunaklı bir alana bırakıp da çıkmışlardı bu sert kayanın dibine. Yine de onca gâvur gözünün arasından, iyi sıyrılıp gelmişlerdi buraya kadar. Hayvanlarla birlikte yürüyor olsalardı, muhtemel ki düşman onları çoktan derdest etmişti. Bir de üstüne onca katır, düşmanın eline geçmiş olacaktı. Bu, ne fena bir şey olurdu öyle! Bugünden sonra gelecek yükleri, cephaneleri ve yiğitlere kuvvet olan onca erzakı neyle taşırlardı suyun karşısına? Bu büyük riski göze alamayan adam, aşağıda başıboş bırakmıştı hayvanları. Nasıl olsa gün ışıyıp vakit sabaha erdiğinde, kendi başlarına köyü bulup gelirdi katırlar. Hem, nicedir alışkındılar o türden bulunup gelmelere.

“Bak, beni iyi dinle; sana bir şey diyeceğim,” dedi adam.

Çocuk, nefessiz dikkat kesildi adamın dudağına.

“Şimdi ben buradan kayıp az ileriye geçeceğim. Yapabilirsem oradan da şu yan tepeye akacağım.”

Çocuk, adamın işaret ettiği tepeye çevirdi bakışlarını. Ayın zarif ışığı, üstüne düştüğü tepeyi cüssesi koca bir dağ gibi yansıtıyordu çocuğun gözüne. Bulundukları yerden daha çorak, tek tük çalının göründüğü koca bir alacalık. Soğuk bir ürperti geçti çocuğun yüreğinden.

“Gitme!” dedi çocuk ısrarla.

“Ben korkarım burada bir başıma. Gurban olam, gitme!”

Sesi çatallandı, dudağı büzüldü. Nahif bedeni bir daha titremek tuttu. Çocuğun, o geceye değin tek başına geçirdiği hiçbir kara gece yoktu. Gözyaşları süzülürken yanağından, adamın koluna sımsıkı sarıldı. Rahmetli babasının arkadaşını, şimdi kendisinin gece yoldaşını bırakmak istemiyordu. Adam sustu, bir müddet öylece hareketsiz kaldı. Çocuğun kendine gelmesini ve bir miktar teselli bulmasını bekleyip bu çetin gecenin en müşkül vazifesini bir kere daha çocuğa anlatmayı denedi.

“Sen, sen Sarı Memed’in oğlusun,” dedi.

Adam fısıltıyla konuşuyordu. Boynunu yine öne doğru uzatmış, yüzünü çocuğa çevirmiş, koluna sımsıkı sarılmış çocuğun kulağına, ardı ardına cesaret verici laflar etmeyi deniyordu. Cesaret mühim şeydi, hele ki böyle zor gecelerde. Çocuğa cesaret lazımdı. Yalnız ona değil; bu beldeye, karşı vadiye, Menderes’in tüm kıyılarına ve topyekûn millete cesaret lazımdı.

“Senin baban bu memleket için, bu vatan için gitti bak Çanakkale’ye; döndü mü geri?”

Babasından bahis açılınca çocuğun ağlaması daha da artmış, hıçkırıkları sert kayanın yamacında yankılanmaya durmuştu. Çocuğun böyle ağlamaya devam etmesi halinde kendilerini ele vereceğini anlayan adam, derhal çocuğun ağzını tıkadı avucunun içiyle.

“Sus dayıcığım sus!”

“Yahu sussana! Küffar beş adım gerimizde! Sus!”

Elini hafif araladığında çocuk nemli titrek bakışlarını adama dikmiş, sessiz nefesler eşliğinde öylece bekliyordu. Alacakaranlıkta, rutubetli bir kayanın dibinde ağlayıp sızlamak mı icap ediyordu, yoksa düşmana yakalanmamak mı?

“Şimdi ben şuradan geçip yavaş yavaş karşı tepeye varacağım. Sen, ne olursa olsun yerinden bir adım bile kımıldama. Düşman seni bulamaz burada, hiç merak etme.”

Adam biraz duraksadı. Esen bir yelden kurdun kokusunu almış da kulağını dikmiş çoban köpeği misali, dikti kafasını. Ardından, hiçbir şey olmamış gibi çocuğa döndü, lafına devam etti:

“Sabah ben gelir seni buradan alırım. Öğlen vaktine kadar beni burada bekle. Hiçbir yere kımıldama. Eğer olur da ben gelmezsem, sen usulca şu vadinin tepesinden köye doğru çık. Oradaki patika yol seni doğrucana köye buldurur…”

Adam, kendisinin az sonra gideceğini söylediği vadinin tam tersi yönünü işaret etmişti çocuğa. O vadinin ucunda, birkaç tepe yukarıdaki kendi köyleri Çindire’den bahsediyordu. Oysa adam biliyordu ki düşman, birazdan içine dalacağı vadidedir. Bile bile, düşmanın üstüne varacaktı. Vatan için canını feda etme sırası ondaydı şimdi. Onlarca askerle bu küçük vadinin her bir tarafını çevirmişti küffar. Çocukla birlikte düşmanın eline geçmektense, yavrucağa bir kurtuluş imkânı vermek niyetindeydi adam. Biri feda edilecekse eğer o, bu çelimsiz çocuk değil kendisi olmalıydı.

“Anladın mı dediklerimi?” diye sordu adam, çocuğun gözlerinin içine bakarak.

Gecenin karanlığında çeyrek hilal yine görünmüştü bulutların ardından. Ay, solgun ışığını vadinin üzerine yayıyordu. İnce bir yel koptu geldi Günüy üstünden. Menderes’in serinliği, çam ağaçlarının hışıltısıyla buluştu. Adam çocuğa bakıyordu, çocuk adama. Gözler çakıştı o esnada ve bir damla yaş, adamın kirpiğinden yuvarlanıp çocuğun omzuna düşüverdi. İşte o vakit adamla çocuğun gözyaşları birbirine karıştı. Sımsıkı sarılmış iki yüreğin çarpıntısı birbirine denk düştü. Doldurmalı çift kırmayı elinden hiç bırakmamıştı adam. Az beriye de silahın izi düştü.

Bir ezanlık vakit sonra çocuğun ağlaması iyiden kesildi, adam elinin tersiyle yanağını sildi. Vatan için ölmek sırası kimdeydi? Ellisinin başında, iş bilen, yol kovalayan bu adamda mı yoksa daha çocukluk kokusu geçmemiş, şehit oğlu, ana kuzusu bu yetimde mi?

Gözlerini havaya, gecenin derin karanlıklarına çevirdi adam. Uzaklara dalıp gitmişken, demek ki buraya kadarmış, diye geçirdi içinden. Bakarken gecenin ufkuna, bir yıldız kaydı, geldi az sonra varacağı tepenin üstüne indi. Çocuk görmedi yıldızı. Sıkıca bir daha sarıldı adama. Adam gülümsedi kaderine. Ardından da çocuğa gülümsedi. Merhamet yüklü elleriyle, usul usul sırtını sıvazladı titrek yavrunun.

“Dediklerimi sakın unutma...” diye fısıldadı.

“Sen gördüğüm en cesur evlatsın!”

Çocuk da biliyordu adamın derin sözlerinin, gece karanlığını delecek gibi keskin bakışının manasını. Sürünerek uzaklaşırken adam, çocuk baktı kaldı arkasından. Gözünün biri adamda, biri ayın parlattığı alaca tepedeydi. Kalbi gümbürdüyor, arada bir nefesi kesiliyor, sonra da bir tavşanın peşinde üç bayır devirmiş tazı gibi hızlı hızlı nefes alıp veriyordu.

Bir müddet sonra adamı göremez oldu. Karanlığın içinde yitip giden adamdan ne bir toz kaldı geriye ne de bir hışırtı. Sabaha çok var mıdır ki, diye içinden geçirdi çocuk. Yapayalnız kaldığı bu kuytu yerde çevresine bir daha bakındı. Ürkek boynunu içine çekti, kollarını kavuşturdu göğsünde. Yeniden bulutların ardına saklanmış hilal, belli belirsiz ışıldıyordu üstünde. Beklemeye başladı çocuk. Uzun uzun bekledi; öğlene kadar bekleyecekti.

Epey bir vakit tek bir çıtırtı dahi duymadı. Gecenin böcekleri, kuşları, kızılçamları, tilkileri hatta yıldızları bile uyuyordu. Aşağıda Menderes uyuyor, sular uyuyor; ama düşman uyumuyordu. Gözkapaklarının artık tahammül edemediği bir anda, bir cayırtı koptu alaca tepenin beri yamacında. Tüfekler patladı, yer gök gümbürdedi, barut kokusu sardı geceyi. Adamlar bağırdı bilmediği dilden, başka adamlar az berisinden karşılık verdi bu bağrışmalara. Önünden, bağıra çağıra eli tüfekli iki karaltı geçti alaca tepeye seğirten. İki düşman askeri. Çocuk oturduğu yerde büzüldükçe büzüldü; yuvarlak bir taş oldu. Nefesi kesildi, soluğu tükendi. Yüreği bir serçeninkinden hızlı çarpıyordu göğsünde, bıraksa uçuverecek.

Gözünü hiç ayırmadan, bir an olsun kırpmadan alaca tepeye baktı. İnce, kalın, sert ve öksürüklü adam sesleri önce seyrekleşti, sonra iyice kayboldu gitti. Ortalığı yine derin, boğucu bir sessizlik kapladı. Çocuk bekledi, bekledi; sabaha kadar bekledi. Nihayet gün ağarmak üzereyken alaca tepenin heybeti azalmaya başladı. Güneş etrafı yakmaya yüz tuttuğunda alaca tepe artık küçücük bir toprak yığınıydı. Gece hayal meyal görünen o koca dağ, işte şimdi gözünün önünde, harman yelinde üç günde eriyiverecek saman yığını kadar bile değildi.

Çocuk, öğleye kadar yerinden bir adım bile kımıldamadı. Susuzluktan çatlayan dudaklarına, açlıktan guruldayan karnına hiç ehemmiyet vermedi. Gelir diye bekledi adamı, ama gelmeyeceğini de biliyordu. Elinde tüfekle giden adamların geri dönmediği zamanlardı.

Güneş iki adam boyuna varınca, korkuyla da olsa yavaşça yerinden kımıldadı çocuk. Akşamdan beri onu koynunda saklayan kayanın üstünden, çekingen bakışlarla çevreyi kolaçan etti. Çömeldi tekrar yerine, ardından bir daha baktı her bir yana. Şen şakrak öten üç beş kuştan, gürül gürül coşan Menderes’ten, uzaklardan haykıran bir eşekten ve az beride kişnemeye duran aygırdan başka canlı emaresi yoktu ortalıkta. İnsan evladı namına kimseciklerin olmadığına kanaat getirdiği o anda, hiç ardına bakmaksızın, alaca tepenin zıddı yönündeki vadiye yöneldi. Çocuk aceleci fakat emin adımlarla uzaklaştı oradan, sonra da çalıların arasında kayboldu gitti. Geceden beri yaslandığı sert kayanın dibindeyse üç şey kaldı geriye: çocuğun gözyaşları, çift kırmalının dipçik izi ve bir milletin nice şehitlerle bezenmiş hürriyet heyecanı.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Kadınlardan Bilgece ve Hınzırca 20 SözOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

9 Mart 2025

Kısa Kısa Roma İmparatorluğu

Hazırlayan: Fulya KılınçarslanAntik Çağ’ın sonlarına doğru Batı’da, Akdeniz’in neredeyse tamamı Roma İmparatorluğu tarafından kontrol ediliyor ve o bölgede yaşayan topluluklar “Romalılaşma” olarak bilinen etkiyle yeniden biçimleniyordu. II. yüzyıla gelindiğinde bu geniş i..

Devamı..

Osmanlı Mutfağından Ramazan Şerbeti Ta..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024