Anlam Arayışının Peşinde: Naif. Süper
2 Haziran 2018 Edebiyat Kültür Sanat Roman

Anlam Arayışının Peşinde: Naif. Süper


Twitter'da Paylaş
0

Karmaşık gibi görünen meseleleri oldukça yalın ifadelerle aktaran Loe, hayatın anlamı ve varoluş gibi derin konuları anlatırken bile yüzümüzü güldürüyor.
Sibel Yılmaz

Dünya dönmeye devam ettikçe insanoğlunun bıkıp usanmadan cevaplarını arayacağı sorular olacaktır. Bunların başında kuşkusuz ki insanın kendi varlığıyla ilgili sorgulamaları gelmektedir: Biz kimiz, varoluşumuzun anlamı ne, başımıza gelen iyi, kötü olaylardan ne kadar sorumluyuz? Soruları artırmak mümkün. Kurgusal dünyaların yaratıcıları da bu meseleler üzerine kafa yordukları için anlam arayışı edebiyatın temel izleklerindendir. Bunun son örneklerinden birini Norveçli yazar Erlend Loe’nin Siren Yayınları tarafından basılan Naif. Süper romanında görebiliriz. Loe, ülkemizde önce YKY’nin yayımladığı Doppler romanıyla tanınmıştı. Naif. Süper, 1996’da, Doppler ise 2004’te yazılmış. Naif. Süper’in anlam arayışının peşinde olan kahramanı oldukça genç. Henüz yirmi beş yaşında. Aynı zamanda anlatıcı da olan bu kahraman, yazarla aynı ismi taşıyor. Anlatıcının ismini romanın sonlarına doğru yazılan bir elektronik postadan öğreniyoruz. Olay örgüsünün başında Erlend, her şeye karşı ilgisini kaybetmiş ve tam anlamıyla dibe vurmuştur. Doğum gününün ertesinde yepyeni kararlar alarak bambaşka bir hayat yaşamaya başlar. Eşyalarını satar, stüdyo dairesini boşaltır, ara sıra yazılar yazdığı gazeteden istifa eder ve yüksek lisans eğitimini yarıda bırakır. Bir süreliğine yurt dışına giden abisinin evine yerleşir.

Modern hayatın dayattığı kalıpları ve yaşama biçimini reddederken ona çocukluğundaki saf duyguları anımsatan oyunlar sayesinde kendini daha iyi hisseder kahramanımız.

Erlend’in bu yeni yaşamındaki en önemli uğraşları, oyun oynamak ve listeler yapmaktır. İçine sürüklendiği anlamsızlık girdabında yeni yaşamına nereden başlayacağını bilemez ve her şey manasız gelir ona. Geleceğe dair hiçbir planı yoktur. Ne yapması gerektiğini düşünürken birçok liste hazırlar. Sahip oldukları, sahip olamadıkları, küçükken onu heyecanlandıran şeyler, o güne kadar gördüğü hayvanlar, sokakta yürürken gördüğü şeyler vb. hakkında çeşitli listeler hazırlar. Oyun oynamaksa Erlend’in dünyanın karmaşasından uzaklaşmak için bulduğu bir yöntemdir. Oyun, bizi çocukluğun naif günlerine geri döndürür çünkü. Kaybettiğimiz masumiyeti hatırlatır. Modern hayatın dayattığı kalıpları ve yaşama biçimini reddederken ona çocukluğundaki saf duyguları anımsatan oyunlar sayesinde kendini daha iyi hisseder kahramanımız. Erlend, bir gün oyuncak mağazasına girer ve kırmızı bir top satın alır. Böylece yaşam karşısında tekrar heyecan duymasını sağlayacak bir meşgale bulmuştur: topu duvara fırlatmak. Top atmaktan sıkılınca bir çakma tahtası alır ve bütün gün bununla oynar. Oyunlar ve listeler dışında başka bir sığınağı daha vardır Erlend’in: kitaplar. Zaman ve evren hakkında bir kitap okuyup düşüncelere dalar. Paul Davies isimli bir profesör tarafından kaleme alınan bu kitap, kahramanımızın kafasının daha fazla karışmasına neden olacaktır. Kitabı okudukça hayata ve gerçeklere dair ne kadar çok şeyi bilmediğini fark eder. Üstelik bunlar okulda da öğretilmemiştir. Evrenin bir sonu varsa eğer mücadele ve hareket gerekli midir? Kitabı okudukça sorular artar. İşin içinden çıkamayan Erlend, sonunda dayanamayıp profesöre çeşitli sorular yönelttiği bir e-posta atar. Sorulardan biri şudur: “Ben dünyaya gelmeyi istemedim. Hiç kimse istemedi bunu. Evrenin büyüklüğü ve karmaşıklığı kendimi miniminnacık ve sorumluluktan muaf hissetmeme neden oluyor. Yapacak tek anlamlı şeyin iyi vakit geçirmeye çalışmak olduğunu duyumsuyorum. Bu duyguyu anlıyor musunuz? Siz de böyle hissediyor musunuz?” (s. 101)

Erlend, bir iyi bir de kötü arkadaşı olduğunu söyler. Kötü arkadaşı Kent, Erlend’in içinde yer almak istemediği bir dünyaya ait değerleri temsil eder. Yakın arkadaşı Kim ise uzakta olduğu için birbirlerine faks çekerek haberleşirler. Kitapta faks metinleri olduğu gibi kullanılmış. Bunun dışında mektup, müsveddelere yazılmış notlar, belediyeye ait yeniden yapılandırma projesinin raporları, kütüphanede yapılan araştırma sonuçlarının dökümleri gibi birbirinden farklı basılı ve yazılı materyallere yer verilmiş. Bunlar kitap sayfalarının büyük bir çoğunluğunu oluşturuyor ve belli bir amaca hizmet ediyor ama bazıları kitapta yer almasaydı da olurdu diye düşünmeden edemedim. Olay örgüsünün sonlarına doğru Erlend, abisini ziyaret etmek için Amerika’ya gider. Amerikan toplumuna eleştirel bir gözle baksa bile orada yaşayan insanların da benzer amaçlarla yaşama sıkı sıkı bağlandıklarını görür. Hepsi iyi bir aile, araba ve para sahibi olmak istemektedir. Erlend, burada oyun yaratma hevesine abisini de davet eder. Örneğin New York Halk Kütüphanesi’ne gittiklerinde bilgi sistemine Norveççe bir kelime -genellikle küfür- yazıp arama motoruna basarlar. İki kardeş Amerika’da keyifli vakit geçirir. Erlend, bu yolculuktan daha iyimser bir bakış açısına sahip olarak döner. Yolculuk onu değiştirmiştir. Ayrıca Norveç’te onu bekleyen sevdiği insanlar vardır. Biri yeni tanıştığı kız arkadaşı Lise, diğeriyse minik komşusu ve dostu Børre. Erlend’in insanlarla kurduğu ilişkiler, vurdumduymaz tavırları, içtenliği ama en çok da başkalarının ne dediğini umursamadan kendi işine bakması bana Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın başkişisi Holden Caulfield’i hatırlattı. Gerçi Erlend, Holden gibi ağzı bozuk biri değil ama onun kadar dobra ve açıksözlü. Üstelik oldukça sempatik. Erlend, bir yerde “Büyükbabam iyi adamdır gerçekten. Ben de iyi biri miyim, merak ediyorum doğrusu. Benim kuşağımda iyi biri var mı, merak ediyorum.” (s. 26) diye sorar. Bu cümleler, onun kendi çağına yönelttiği bir eleştiri olarak okunabilir. Onun tek istediği şey iyi bir insan olmaktır.

Doppler’in mizahi ve ironik üslubuna rağmen ciddi bir modern yaşam ve kapitalizm eleştirisi içermesiydi. Naif. Süper ise adından da anlaşıldığı gibi daha naif bir hikâye anlatıyor.

Erlend Loe edebiyatının en belirgin iki özelliği, dilinin sadeliği ve mizahı kullanışı. Karmaşık gibi görünen meseleleri oldukça yalın ifadelerle aktaran Loe, hayatın anlamı ve varoluş gibi derin konuları anlatırken bile yüzümüzü güldürüyor. Bu durum, hem Doppler hem de Naif. Süper için geçerli. Olay örgüsü, izlek ve anlatım yönünden birbirini tamamlıyor iki kitap. Doppler romanında orta yaşlarını süren, iyi bir eş ve aile babası olan Andreas Doppler, bir gün ormanda bisikletten düşer ve ani bir kararla ormanda yaşamaya başlar. Naif. Süper’in başkişisi Erlend de ormanda dolaşmayı ve bisiklete binmeyi çok sever. Kitabın başında kullanılan ve Gary Fischer’a ait olan “Bisiklete binen herkes benim dostumdur” sözü Loe’nin yaşam felsefesini yansıtan bir motto gibi düşünülebilir. İki kitap arasındaki en temel fark ise Doppler’in mizahi ve ironik üslubuna rağmen ciddi bir modern yaşam ve kapitalizm eleştirisi içermesiydi. Naif. Süper ise adından da anlaşıldığı gibi daha naif bir hikâye anlatıyor. Yine de yazarın hayata bakışı yansıtılmış kitap boyunca. Özellikle doğa ve hayvan sevgisi, oldukça çocuksu bir tavırla işlenmiş Erlend’in gözünden. İki kitabı da henüz okumadıysanız Naif. Süper’den başlayın derim. Doppler’le çıtayı çok daha yükseklere taşıyor çünkü yazar. Erlend Loe, anlam arayışını felsefi bir düzlemde ele almıyor belki ama bu kitabı okuyan herkes bu dünyadaki varlığı ve kendi yaşamının anlamlı olup olmadığı üzerine düşünecektir. Mutlu olmak ve beklentiyi karşılamak için Erlend’in de dediği gibi plan yapmak değil, hayal kurmak gereklidir öncelikle. Erlend’den ilham alarak hayallerimizin listesini çıkarmaya başlamanın tam zamanıdır belki de.

Erlend Loe, Naif. Süper, Çeviren: Dilek Başak, Siren Yayınları, İstanbul, 2018.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR