Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

6 Kasım 2024

Hayat

Arzu Erkan: Neden Feministim?

Haden Öz

Paylaş

0

0


Feminizmin her bir hareketin, her ilişkinin, her okulun, ekolün, eserin, sistemin içinde kendisine yer bulduğu teori ve pratikler mümkün olmadıkça, gerçekçi bir eşitlik mücadelesinden söz edemeyiz.

Simone de Beauvoir, 1975’te katıldığı bir televizyon programında neden ve nasıl feminist olduğunu, İkinci Cins adlı kitabının yayınlanması ardından hemen her kesimden gelen tepkileri, Fransa’da feminist hareketin kürtajın yasallaşması için verdiği mücadeleyi, kadınların ataerkil toplumlarda nasıl müebbet bir hapis cezasına çarptırıldığını, sınıf mücadelesi ile feminist mücadelenin nasıl iki ayrı kulvar olduğunu ve birbiriyle karıştırılmaması gerektiğini, kadınların kurtuluşuna dair önerileri ve daha birçok şeyi anlatıyor. 

Üzerinden yarım yüzyıl gibi bir süre geçmesine rağmen Beauvoir’ın dile getirdiği sorunlar ve toplum eleştirisi yerli yerinde duruyor, dersek abartmış olmayız. Kadınların ikinci cins olarak görülmesi sorunu ne yazık ki geçmiş yüzyılların sorunu değil. Yeryüzünün hemen her kilometre karesinde kadınlar hâlâ sırf kadın oldukları için temel insan haklarından mahrum bırakılıyor, şiddete maruz kalıyor, öldürülüyor. 

Bu ataerkil zulüm karşısında kadınlar bulundukları hemen her alanı geçmişe oranla daha güçlü ve daha örgütlü bir biçimde mücadele alanına çeviriyor elbette. Eğitim, sağlık, barınma, boşanma, kürtaj hakkı gibi taleplerle sokakları dolduruyor, patriyarkanın onlar için kurduğu hapishanelerin duvarlarında gedikler açıyor, o duvarları yıkıyor ve “kızkardeşlerine” ulaşıyorlar. 

Biz de (Simone de Beauvoir’dan ilhamla) geçmişten bugüne kadınların bu haklı mücadelelerinin sesine kulak verelim istedik ve feminist akademisyen, yazar, sanatçı, siyasetçi ve aktivistlerle neden feminist olduklarını feminizme yöneltilebilecek temel sorular üzerinden konuştuk. 

Haden Öz: Bu söyleşi dizisi bir nevi "feminizme giriş" niteliğinde olacağı için feminizmin ne olduğuyla başlamak yerinde olur diye düşünüyorum. En yalın tanımıyla feminizm nedir? Genel kabul gören veya sizin kendi tanımınız da olabilir. 

Arzu Erkan: Feminizm toplumsal cinsiyet eşitliği yoluna adanmış bir yaşam, bitmeyecek olan bir mücadele, bir felsefe, bir politika, bir dünya görüşü, bir onarım ve bir hayatta kalma yoludur. Buna sıklıkla sorulan bir soruya cevaben, tersten de yanıt vermek mümkün: Hayır kadının erkekten üstün olduğunu savunan, erkek düşmanı bir yaklaşım değildir. Tüm varoluştan insanlar arası eşitliği gözetir, bu uğurda mücadele eder.

HÖ: Sizin için kırılma noktası nasıl ve ne zaman oldu? Ataerkiye ilk itirazınız, isyanınız neydi?

AE: Erken çocukluk yaşlarından itibaren tabulara, aklıma yatmayana meydan okuyarak başlamış hikâyem. Henüz beş yaşındayken kadının “ikinci sınıf” olduğunu gözlemlememle: “Bana abi deyin, ben oğlanım” diyerek yanlış bir yerden başlamış isyanım, itirazım. “Kadın olmak ne fena!” Esasen eşitlik mücadelesi vermekten çok ataerkiyle işbirliği yapan, eril güce sahip olarak var olmanın, eşitlenmenin mümkün olduğunu sanan o bildik hikâye... Şimdi günümüzde ataerkiyi sürdüren pek çok “erkek gibi kadın”ın yaptığı gibi. Kadın kimliği ile dişilikle özdeşim kurmam üniversite sonrasına kalacaktı. “Erkek Fatma” olarak, oğlan çocuklarıyla oynayarak, etek giymeyerek, “erkek gibi” oturarak, konuşarak, küfrederek, erkeksi olarak mücadele verdiğimi sandım bir süre. Bildik kadın rollerini reddederken, kendiliğimden uzaklaşarak, esasında ataerkinin ekmeğine yağ sürerek. Sonra aklıma yatmayan her şeye isyan etmek, tabulara meydan okumak, kurallara karşı çıkmakla geçti bir dönemim de. Sonra yeniden onay arayıcı taraf… Ve sonra diğeri… Her ikisi de döngülenmeye devam ediyor içimde. Sanırım yaşam boyu böyle sürecek.

İç Anadolu’nun bağrında doğmuş ve tıp fakültesi için İzmir’e gelene kadar orada “hayatta kalmış” bir kız çocuk ve genç kız olarak ataerkinin türlü çeşit halleri ile ben de sınandım. Kılık kıyafetten, davranışlara, arkadaş seçimlerinden romantik ilişkilere, dini, sosyal ve politik baskılardan, regle, bekârete (bakınız TedX konuşmam) ve her türden tabuya dair sayısız örnek verebilirim. Tabii bunlar İzmir’e geldiğimde azalmışsa da son bulmuş değil(di). Hâlihazırda on altı yaşındaki kızımın da belki evimizde değil ancak içinde bulunduğumuz toplumda ataerkiden nasibini aldığı muhakkak.

Bir yandan yetiştiğim yöreye göre daha modern ve özgürlükçü iken öte yandan ataerkiyle belli ölçüde uzlaşı yapmaya çalışan eğitimci bir aileden geliyorum. Seksenlerin yıkıcı siyasi olaylarından nasiplerini epeyce almışlardı. Evde siyaset konuşmaktan kaçınılırdı. Eğitimi her şeyin önüne koyan, diğerkâm, Atatürkçü, Cumhuriyetçi bir çizgide yetiştirildim. Büyüdüğüm evde bütçe hesabından yatırımlara, ev işlerinden dış işlere her şey tartışmasız bir biçimde iş bölümü ve bir ahenk içinde yürürdü (Bu eşitlikçi yaklaşımları sonraki beraberliklerimde görememek beni şaşkınlığa uğratmıştı.). Buna rağmen kadına ve erkeğe, dış dünyada atfedilen toplumsal cinsiyet rollerine uygun davranmaya iten sözlü ve sözsüz bir yönlendirme vardı. Bir taraftan aydınlık bir geleceği kurma hayali ile “okutulurken” diğer yandan kısmen aile ve çevrem, daha çok da toplum tarafından öyle veya böyle baskılanmaya devam ettim. Eğitim almam, sanat ve sporla uğraşmam, aydınlık bir geleceği kurmamız için didinseler de “el âlem ne der” müessesi iş başındaydı. Bana her ne kadar “biz sana güveniyoruz” mesajı verilse, topluma/erkeklere güvenilmeyeceği mesajı verildi. Bunun genç yaşlardaki yakın ilişki deneyimlerimde başımı epeyce derde soktuğunu, terapilerimin önemli bir konusu olduğunu söyleyebilirim.

Hâlâ en nefret ettiğim sözcüklerden biri “kız kısmı”dır. “Kız kısmı çok konuşmaz, çok gülmez, kız kısmı hizmet eder, ev işi yapar, ağır olur, gelin olur…” Ama işte aynı zamanda da “elinden her iş gelir, başarılı olur, güçlü olur…” Elinin hamuruyla erkek işine karışmasın ama erkeğin yaptığı işleri yapsın. Söz sahibi olmasın ama her işe koşulsun, kağnıya koşulur gibi. Yani kızlar/kadınlar her şey olsun, ama göze batmasın. Çok olsun ama az olsunlar.

Bir yandan güçlü cesur başarılı kendi ayaklarının üzerinde duran olurken bir yandan “orospu”,“yollu”, “sinirli”, “t.şklı”, “huysuz”, “uyumsuz” olmamak, erkeklere pabuç bırakmamak, dile düşmemek, ahlak dışı bir şey yapmamak gibi bir misyon olunca arada sıkışıp kalıyorsunuz. Ergenlik döneminde “ben evlenmeyeceğim, evlensem de gelinlik giymeyeceğim, bekâret kavramına inanmıyorum” derken dilimle, yaşam öykümde bu toplumsal aşamalarından tamamından sınanarak geçtim.

Neden sonra kendi kimliğini, cinselliğini, arzularını reddetmek değil bunları dolu dolu yaşayarak bir var oluş ve eşitlik mücadelesinin mümkün olacağını öğrenecektim. Bu açıkçası benim için yıllar süren terapilerden, alana dair araştırmalarımdan ve nihayetinde sosyal medyanın da hayatımıza girmesi ile benim gibi kadınların olduğunu görmem, onlarla dayanışmamla değişti.” Zıpçıktı, başıbozuk, eski köye yeni adet getiren” bir kız/kadınken, ”öteki” iken, yalnız olmadığımı ve asla yalnız yürümeyeceğimi gördüğüm zamanlarda, ait olduğum sürüyü bulmuş oldum. Bir hakaret ya da istenmeyen bir özellikmiş gibi bana feminist dendiği zamanlardan sonra kendimi feminist olarak tanımlamam epey zaman almış şimdi baktığımda.

Tıp fakültesi ve psikiyatri uzmanlığı ve psikoterapistlik sürecinde aldığım eğitimlerin çoğunun da kadını ikinci cins olarak gördüğünü/yok saydığını yine yıllar içinde fark ettim. Feminist Terapi ile tanışmam, uygulamam ve psikiyatri ve toplum psikolojisine dair tüm yazı ve bilgilendirme materyallerimi, verdiğim eğitimleri toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinden ele almam da böyle başlar. Üyesi ve birçok biriminde görevli olduğum Türkiye Psikiyatri Derneği Kadın Ruh Sağlığı Çalışma Birimi, Tabipler Odası Kadın Konseyi ve işbirliği içinde olduğum kadın ve LGBTİ+ hareketi alanındaki sivil toplum kuruluşları da şu an olduğum kadın ve mesleki kimliğime, feminist bilincime çok katkı sağlamıştır.

HÖ: Evde, sokakta, işte; kısacası hayatın her alanında bir kadının sadece kendi yaşadıkları üzerinden feminizme varması, yani erkek karşısında ikinci cinsolduğunun bilincine varması ne derece mümkün?

AE: Bunu evde ya da dış dünyada deneyimlerken farkına varıp bununla mücadeleye çalışan öncü kadınlar var. Öğrenilmiş çaresizlik içinde kanıksadığı pek çok durumun aslında “ikinci cins” olmak olduğunu, ya da yaşadığı deneyimin eşitsizlik/ şiddet olduğunu zaman içerisinde, kadın hareketi ya da psikolojik destek sayesinde fark eden özneler var. 

Bu ikinci cins haline günümüzde o kadar çok örnek var ki… Sağlık alanından örnek verecek olursam, tıbbi araştırmalar, tanı araçları ve muayene yöntemleri, ağrı şikâyetini ciddiye alma ve tedavi düzeyi, verilen anestezi, ağrı kesici dozu, geliştirilen aşılar, tedaviler, hastane ekibinin giydiği kişisel koruyucu ekipmanlar, araç koltukları, araç güvenliği, emniyet kemerleri, toplantı salonlarının iklimlendirmesi, işyerleri ve binalardaki mimari, alt değiştirme, emzirme alanlarının yokluğu/koşulları… Her şey ama her şey erkekleri ya da kadının ikincil konumunu esas alarak tasarlanıyor. 

Pandemide gerçekleşen bir etkinlikte Euripides’in, Troyalı Kadınlar eseri ve aynı isimdeki filmi yorumlamak üzere görev aldığımda yaptığım okumalar, antik çağlardan bu yana süren kadının ikinci cins oluşunu tıpkı bugünden bir kesitmiş gibi anlatan çarpıcı örnekleriyle karşıma sermişti. Yıllardır bu alanda çalışan ve okuyan biri olarak buna şaşırmış olmam şaşkınlık vericiydi çünkü bunca yıllık mücadele ile halen bir arpa boyu yol alamamış gibi hissettirmişti. Kazanımların ve değişimin bir o kadar çarpıcı olduğunu bilsem de… Yani ezelden beri olan kadına yönelik ayrımcılık ve şiddet öyle sistematik ki; sanat eserlerinden, söylencelere, dini eserlerden, üretilen politikalara, medyada sunulanlardan popüler kültüre, alına satılan her şeye, zihinlerimize yani her yere öyle sirayet etmiş ve öyle normalleştirilmeye çalışılmakta ki… Buna topyekûn uyanmak, uyanıp da gereğini yapmak öyle kolay değil. Bunun en belirgin örneklerine onlarca seans psikoterapi desteği aldıktan ve yaşam için güçlendikten sonra kendisi olabilmeye başlayan kadınların (ve elbette bazı erkeklerin) yaşadığı aydınlanmalarda tanık oluruz. “Meğer ben neler yaşamışım, nelere katlanmışım?” İşte bu uyanışla birlikte eylem ve değişim başlar. Sonra da bu kadınlar çevresini aydınlatır. Hareket dalga dalga, nesilden nesile büyür. 

HÖ: İçine doğduğumuz aile, bir parçası olduğumuz aile, delicesine kopmak istediğimiz aile, kopamadığımız aile, kaçtığımız aile, sığındığımız aile, kurduğumuz aile... Sizin için aile nedir ve feminizmin neresine düşer? 

AE: Toplumsal cinsiyet rolleri bakım rolünü kadına atfettiğinden; geçtiğimiz yüzyılda çocuk gelişimindeki olmazsa olmaz etkileşimin anne-bebek ilişkisi olduğu vurgulanırdı. Oysa günümüzde bebeklerin bakım veren rolündeki diğer kimselere de çoklu/eşzamanlı bağlanma deneyimlediği gösterildi. Anne, baba, bakıcılar, nineler, dedeler, kardeşler ile bebek arasında bağlanma gerçekleşebilmekte. Çocuğun fiziksel ihtiyaçların yanı sıra ruhsal gereksinimlerine de ilgi gösteren; şefkatli, empatik, oyun oynayan; birbiri ile ilişkileri de sağlıklı olan ebeveyn figürlerine ihtiyacı vardır. Şanslı azınlığın ailesi…

Toplumsal cinsiyet rolleri kadına şefkatli, bakım veren ve ilgili ebeveyn; erkeğe de sevgisini göstermeyen, otoriter, mesafeli rolünü atfeder. Geleneksel rolleri reddeden erkek, “erkekliği” sorgulanarak toplumca yıpratılır, “kadınsı” denilerek değersizleştirilir; eş ve çocuğuyla ilişkisi zedelenir. Erkeğe atfedilen roller sakıncalı, kadına atfedilenler ise her iki ebeveyn için gereklidir. Toplumsal cinsiyet rollerinden özgürleşmek kolay olmasa da; yaşamın her alanında eşitlik, iş bölümü ve dayanışma; sağlıklı nesiller için esastır. Gün geçtikçe pek çok kadının kamusal alanda, üretimde rol aldığını; erkeklerinse ev işleri ve çocuklarının bakımlarını üstlendiğini; yemek yedirme, alt değiştirme, uyutma, oyun oynama gibi pek çok görev ve etkileşimde rol aldıklarını görmek son derece sevindirici. “Annelik-babalık” görevleri ve “kadın-erkek” rolleri olarak sınıflandırmaktan uzaklaşıp; “ebeveynlik” görevlerine odaklanmalıyız. Boşanmış ailelerde de her iki ebeveynle de; geleneksel rollerden bağımsız, nitelikli etkileşim sürdürülmeli.

Hangi coğrafyada hangi ailenin içine doğacağımızı seçme şansımız yok. Bazılarımız için aile en temel ruhsal ve varoluşsal ihtiyaçlarımıza önemli ölçüde erişebildiğimiz bir yuva iken bazılarımız içinse ihmal, eşitsizlik ve şiddete maruz bırakıldığımız birer zindan olabilir. Sözünü ettiğimiz şiddet biçimlerinin, cinsel istismar, kadın ve çocuk cinayeti faillerinin sıklıkla bir aile üyesi ya da yakın çevreden olduğunu biliyoruz. Aile içi şiddet en yaygın görülen şiddet türü; cinsel şiddet bunun en sık biçimi, ensest en fazla gizli kalan şiddet türüdür. Kadın cinayetlerinin yarısından fazlası eşler ya da eski eşler tarafından gerçekleştirilir. Eğitim hayatından yoksun bırakılma, erken yaşta zorla evlendirilme ya da suça sürüklenme de aileler kaynaklı diğer istismar biçimleri.

Yani eşitsizlik ve şiddet en çok yakın ilişkilerde, aile bilinen insanlarca uygulanıyor, örtbas ediliyor, sürdürülüyor. Kutsal aile miti, ataerkinin çarkını döndüren en güçlü kollardan biri. Bu mite kuvvetle itiraz etmeliyiz. Pek çok insanın terapi odalarında anlattıkları travmatik yaşantıların çoğu aile üyeleri ya da yakınlarıyla ilgili. Çocukluk çağı travmalarının önemli bir bölümü de öyle. Çocuğun üstün yararını gözetmeyen bir ailenin kutsanacak tarafı olamaz. Kendi atalarından getirdiklerini değiştirip, dönüştüren ve yanlışları beraberce düzeltip birlikte iyileşen aileler olduğu gibi kök ailesi ile bağları kopartarak, sonradan edindikleri, kan bağları olmayan “seçilmiş aileler” ile huzur bulan kişiler de var. “Bir çocuğu büyütmek için bir köy gerekir” denir. Çekirdek aile, geniş aile ya da işte o köyün geri kalanı… Hepsinin eşitliğin sağlanmasında ya da bozulmasında rolü var. Sosyal medyadaki kitlesel tepki, örgütlenme, dayanışma ve mücadeleler sayesinde, “ailelere rağmen” neler başarılabildiğini görüyoruz. Dayanışma kültürü ve örgütlenme bu nedenle de çok önemli.

HÖ: Kadın hareketi sınıflar üstü bir hareket mi? Dünyanın en yoksul bölgesinin en yoksul evindeki bir kadınla, dünyanın en zengin bölgesinin en zengin evindeki bir kadını aynı paydada ve safta buluşturan nedir? 

AE: Kadının kendisi ayrımcılığa uğrayan bir sınıf. Yoksulluk, çeşitli olanaksızlıklar, düşük eğitim düzeyi ve dezavantajlı olmak, maruz bırakılan kadınları çok daha olumsuz etkilese de eğitimli ve iyi olanaklara sahip kadınların da eşitsizliklerden farklı boyutlarda nasiplerini aldıklarını görüyoruz. Örneğin şiddet üst düzey gelir ve eğitim düzeyine sahip birçok kadının maruz bırakıldığı sorun olmaya devam etmekte. Dahası bu kadınlar için de ayrımcılıkla/şiddetle etkin mücadele etmenin halen çok kolay olmadığını görüyoruz. Örneğin feminist bilince sahip, örgütlü kadınlar arasında dahi cinsel şiddet yaşadığını bir sağlık çalışanına rahatlıkla açıklayabilme oranı %51 bulunmuş.

Pandemi döneminde yürüttüğümüz bir araştırmada ulaştığımız toplam 9447 kadının yüzde 34,2’sinin (3232 kadın) pandemi döneminde en az bir şiddet türüne maruz bırakıldığını saptadık. Katılımcıların yaş ortalaması 34’tü ve %80,2’si (7571 kadın) üniversite ve üzeri eğitime sahipti. Eğitim, refah ve bilinç düzeyi ve konuya duyarlılığı yüksek olan, kentsel yerleşimli 9447 kadının bir kısmı pandemi öncesinde de şiddet görmekteyken, yüzde 34,2’si sadece pandemi döneminde en az bir şiddet türüne maruz bırakılmıştı ve buna kayıtsız kalmıştı. Ne yardım arayabilmiş, ne durumu değiştirebilmiş ne de harekete geçebilmişti. Dahası, diğerlerine göre üst düzey eğitimli olan grupta yer alan 2979 kadın(şiddet görenlerin %92.2’si), yaşadıkları şiddetin adını tam olarak koyamıyordu.

Eğitim ve bilinçlenme, ekonomik bağımsızlık, eşitsizlik ve şiddetle mücadele için önemli olsa da yeterli değil. Aydınlatılması ve çözüme kavuşturulması gereken psikososyal diğer etmenler hayli belirleyici. Kadınları aynı paydada buluşturan hangi konumda olurlarsa olsunlar, o konuma özgü araçlarla ezilen, ayrımcılığa uğrayan bir sınıfın üyesi olmaları ve eşitlik mücadeleleridir. 

HÖ: Feminizm de başka hareketler gibi bir bütün değil elbette. Birbirleriyle uyuşmaz görünen, tartışmalar içinde olan, birbirlerini dışlayan feminizmler mevcut. Ortak bir paydada buluşmak neden önemli? Bütün feminizmleri kapsayan bir feminizm mümkün mü veya olmalı mı? 

AE: Yaşamın diğer alanında nasıl fikir ayrılıkları, birbirinden farklılaşan sağ ya da sol yaklaşımlar, dünya görüşleri ve inanç sistemleri varsa, feminizmi (eşitliği) savunan insanlarında birbirinden ayrıştığı ve ortaklaştığı taraflar olacaktır. Diğer türlüsü feminizmi kadınlara ve kadınlığı da tek bir prototipe indirgemek olmaz mıydı? Öznelerin deneyimleri ve içinde yer aldıkları koşullar, dünya görüşleri, kaynakları bağlamında, eşitliğe ulaşan yola varmada farklı kuramlar ya da yöntemleri yeğlemeleri gayet olağan. Her gün en az üç kadını katleden bir sisteme karşı sağ kalma mücadelesi verirken bir yandan diğer yandan feminizmin teorisini üretmek, hayata geçirmek, sınamak, gözden geçirmek ve genel geçer hale getirmek nasıl mümkün olsun? Ataerki nasıl bin yıllardır varsa, feminizm de mücadele içinde yeni bakış açıları ve yollar denemeye devam ettikçe değişecek, dönüşecek. Kapsayıcılığının artması ve kesişimlerin olması son derece önemli. “En doğrusu benim yaklaşımım” denilip dayatıldığında orada feminizmin değil ataerkinin sesini duyuyoruz. Çok okumaya, öznelerin deneyimlerine kulak vermeye, sohbetlere, tartışmalara, birbirimize, farklılıklara alan açmaya ihtiyacımız var. 

HÖ: Başka bir dünyayı mümkün kılmak için mücadele eden sosyalist, komünist, anarşist hareketlerle feminizmin ilişkisi nedir veya nasıl olmalıdır? Ortak bir mücadele zemini mümkün mü? 

AE: Feminizmin her bir hareketin, her ilişkinin, her okulun, ekolün, eserin, sistemin içinde kendisine yer bulduğu teori ve pratikler mümkün olmadıkça, gerçekçi bir eşitlik mücadelesinden söz edemeyiz. Ortaklaşmak kolay değil ancak asli hedef olmalıdır. 8 Mart gece yürüyüşlerinde bunun mümkün olduğuna dair işaretleri görüyoruz. Tersini de… Sosyal medyadaki yıkıcı tartışmalarda da neredeyse imkânsız gibi göründüğünü de... Ama her devrim gibi bu da “rağmen” olacaktır, olması hedeflenmelidir.

HÖ: Dünyanın birçok yerinde kadınlar, hem kendi hakları için hem başka toplumsal sorunlar için bütün engellemelere rağmen sokakları bir mücadele alanına dönüştürüyorlar. Pandemide dahi bu böyleydi. Özellikle son yıllarda neredeyse hiçbir hareket kadınların cesaretinin, kararlılığının, mücadelesinin kıyısından dahi geçemiyor. Bunu en güzel, bir 8 Mart eyleminde açılan "Umutsuzluğa kapılırsan bu kalabalığı hatırla!" pankartı ifade ediyor sanırım. Bu cesaret, bu kalabalık ve bu mücadele sizce meyvelerini veriyor mu?

AE: Vermez olur mu? Haksız, gücünü vazgeçmemesine ve örgütlülüğüne borçlu, haklı da öyle. O nedenle örgütlenmeye ve direnmeye devam. Milyonlarca insanın ve egemen sistemlerin işine gelen kaç bin yıllık patriyarkanın kolaylıkla alaşağı edilmesini beklemek safdillik olurdu. 

Feminist bir yaklaşımla büyümesine eşlik ettiğim kızım ve onun gibi pek çok genç, küçük yaşlarından beri resimlerinde, şiirlerinde, yazılarında yalnızca benim aktardıklarımın değil bu hareketin etkilerini belirgin olarak gösteriyor. Okullardaki kulüplerde ve sivil toplum kurumlarıyla yürüttükleri etkinliklerde akranlarıyla harika işlere imza atıyorlar. Benim çocukluk ve gençliğimde sahip olamadığım pek çok bilgiye, kaynağa, sosyal ağa ve dayanışma ruhuna sahip bu gençler işte bu hareketlerin meyveleri. Çeşitli konuşmalar için davet edildiğim etkinliklerde ve sosyal medyada bir araya geldiğim pek çok lise ve üniversiteden gençte ve yetişkinlerde, kadın erkek demeden hepsinde eşitlik bilincini, değişim enerjisini ve mücadele azmini görüyorum. Bu dalga dalga yayılıyor. Daha ne isterim?

HÖ: Özellikle "Me too" hareketiyle birçok alanda kadınlar maruz kaldıkları cinsel, duygusal, psikolojik ve ekonomik şiddeti ifşa ettiler. Bu hareketlerin kadın mücadelesindeki yeri nedir? İfşa öncesi ve sonrası durumları değerlendirdiğinizde kadınlar açısından artıları ve eksileri nelerdir? 

AE: Faillerin kollanmasına ve yaşananların gizlenmesine daha fazla hizmet etmesine izin verilmemesi açısından beyanlar ve gerektiğinde ifşalar önemli. "Me too" hareketini ve yaşadıkları travmaların üstesinden gelmek üzere bu adımları atan kimselerin yaşadıkları şiddet deneyimlerini, kişisel iletişimler veya sosyal medya aracılığıyla, kendilerine ve diğer maruz kalanlara güç verecek şekilde paylaşmalarını hayli önemsiyorum. Faillerin kurdukları bu düzen, cinsel suçlara, şiddete maruz kalan kimseler sesini çıkarmaya devam ettikçe; dayanışma ve her türden fail karşısında alınacak güçlü tavır sayesinde yıkılabilir.

Ülkemizde kadınların %30’u en az bir kez ısrarlı takibe, %15’i cinsel şiddete maruz kalmakta, %49’u yaşadıkları cinsel şiddeti kimseye anlatmadıklarını söylemekte. Genel olarak şiddete maruz kalanların %92'si resmi kurumlara bildirmemekte, çevresine anlatan kadınların ise %39’u şiddeti bilen kişilerden hiçbirinin kendilerine yardım etmediğini aktarmaktadır. Dillendirmesi ve hak araması, yardım alması bu kadar zor olan bir konuda kimi zaman bazı özneler ifşa yoluna gitmek zorunda kalmaktalar. Bunun zorluğunun hakkı teslim edilmeli.

“İfşa” bir yardım çığlığı, bir dayanışma, bir öz savunma aracıdır. Diğer yöntemlerin mümkün olmadığı koşullarda, fail çok güçlü konumda ve kitlelerce korunuyor ise, yaşananları ortaya çıkaracak başka yol olmadığında, olay hukuki olarak zaman aşımına uğradığında, adli süreç işlemediğinde vb. durumlarda amacına ulaşma olasılığı artacaktır.

Bunu yaparken kişilerin kendini korumayı ihmal etmemeleri önemli. Maruz kalan kimse, şiddetin yarattığı travmaların etkisi altındayken, bir de ifşa etmek zorunda kalmanın güçlüklerini göze alarak, bir yandan olayları ilk günkü gibi yeniden yaşar ve haklılığını ispata uğraşırken, diğer yandan failin, destekçilerinin ve kitlelerin saldırısına uğrayabilir. Kişiler şiddet ve cinsel şiddet yaşantılarını, terapi ortamlarında mahremiyet içerisinde paylaştıklarında dahi bazen haftalar süren ruhsal kötüleşme, yas tutma süreçleri olabiliyor. Bu yüzden uygun ruhsal durum, sosyal destek ve hazırlık olmaksızın bu akıma kapılıp, geçmişte başına gelenleri -kimliklerini açık ederek- olduğu gibi sosyal medyada paylaşma sürecinin sakıncaları olabilir. Bu paylaşımın ilk başta rahatlayıcı ve iyi hissettiren bir tarafı olduğu, yüreklendirici ve güçlendirici olduğu tartışılmaz. Ancak bunu takip eden süreçte gerekli desteği göremediklerinde yeniden travmatize olma ya da edilme riski söz konusu olabilir. 

Bu konuda iyi düşünerek karar verilmeli, hazır hissetmeden ifşa gibi bir yöntemi uygulamaya mecbur hissetmemeli, kişiler hazır olmadan buna zorlanmamalı. İfşanın iyi bir dayanışma ağı içindeyken, diğer kadınların deneyimlerinden ve kadın örgütlerinden, avukatlardan, ruh sağlığı uzmanlarından destek alarak gerçekleştirilmesi ya da ifşa sonrasında acilen bu desteklere başvurulması önemli. Olay sadece bir ifşa olarak kalmamalı, maruz kalan ile dayanışarak failin içinde bulunduğu kurum ve oluşumların, adli sürecin faile yaptırımlarda bulunmasının takipçisi olunmalı, maruz kalan yalnız bırakılmamalıdır. Cinselliğin tabu olduğu bir toplumda bir kadının kendisinin toplumun belli bir kesimi tarafından damgalanacağını, hedef haline geleceğini tahmin ettiği halde, bu ifşayı başka çaresi kalmadığı için gerçekleştirdiği göz önüne alınmalı.

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de alanda çalışan çok sayıda disiplinden uzmanlar ve aktivistler bir araya gelerek, ifşaların nasıl yapılması gerektiği, hangi durumlarda yapılması/yapılmaması gerektiği, uzun dönemde yarar ve zararları konusunda düşünüyor, araştırmalar yapıyor, fikir alışverişinde bulunuyor, tartışıyor, çerçeveler belirlemeye çalışıyoruz.

HÖ: Erkeklerin feminist mücadeledeki yeri nedir? Feminist erkekler mi, pro-feminist erkekler mi, yoksa erkekler işine mi baksın? 

AE: Geçmişten bugüne, diri diri yakılmaktan, akıl hastanelerinde çürümekten sağ kurtulan kadınların ve –sayıları az da olsa- erkeklerin, eşitlik için savaşımları sayesinde çok yol kat edildi. Ne ki, eşitsizlik hâlâ sürmekte. Toplumsal şiddet hâlâ ilk önce kadın ve çocukları hedef alsa da elbette erkek özneleri de hedef alıyor. 

Erkekler değişmeden “erkeklik” nasıl değişecek ki? Ya da tersi de geçerli. Erkeklerin de buna kafa yormayı iş edinmesi gerek. Bana göre erkeklere burada düşen rol kendilerine bakmak ve eşitlik için hem kendi değişimlerine, hem hemcinslerinin değişimlerine çabalamak, kadınların binlerce yıllık bilgi ve deneyimlerine kulak vermek ve dayanışma içinde mücadele etmek. Erbilmişlik içinde, tahakkümü bu kez burada sürdürerek değil.

Halihazırda kadının söz sahibi olması; iş ve akademik yaşamda, siyaset ve ülke yönetiminde yer alması gibi son derece önemli kazanımlar, eril tahakküm tarafından hızla aşındırılırken; yeni eşitsizlikler, yeni kadınlık ve erkeklik sorunlarını karşımıza getiriyor. Kadınlığın, “Potansiyel eş ve anne”, “Evinin kadını, çocuklarının anası” olmak görevlerine(!); her daim başarılı, bakımlı, entelektüel, sosyal, güler yüzlü ve üretken olmak gibi yeni görevler eklenmiş durumda. Tüm gün çalışan bir kadının yardım almaksızın evde her işe yetişmesi, bakıcı olmaksızın tam donanımlı çocuklar yetiştirmesi, “bir yandan göze diğer yandan gönüllere hitap etmesi” bekleniyor. Toplumun gözündeki “Hiç” noktasından çıkıp, “Hepsi” olmaya çalışırken kadın; hem kendi ile hem de ötekilerle yarışmak zorunda bırakılıyor, ruhsal ve bedensel olarak tüketiliyor. Eril düzende kendisine dayatılan erkeklik rolünü reddeden erkek de, toplum “ikinci cins” görülerek değersizleştirilerek başka türden bir şiddete maruz bırakılmakta. Bu düzen içerisinde kadının da erkeğin de; ne ilişkilerden, ne de yaşamdan keyif ve doyum alması mümkün görünmüyor.

Ebeveynlik rolleri ve ailede de öyle. Örneğin, çocuğun fiziksel ihtiyaçların yanı sıra ruhsal gereksinimlerine de ilgi gösteren; şefkatli, empatik, oyun oynayan; birbiri ile ilişkileri de sağlıklı olan ebeveyn figürlerine ihtiyacı vardır. Babaların eşleriyle sağlıklı iletişimleri ve ruhsal iyilikleri çocuklarıyla ilişkilerini ve sağlıklı bağlanma sürecini olumlu etkiler. Sağlıklı bir baba-çocuk etkileşimi, çocuğun yaşam boyu sosyal, duygusal beceriler ve sağlıklı ikili ilişkiler geliştirmesini destekler, olası davranışsal ve psikolojik bozuklukların gelişmesi riskini azaltır. Babaların çocuklarına davranışları, çocukları büyüdüğünde onların ebeveynlik ve eş olma işlevleri ve partner seçimleri açısından rol model olacaktır. Babaların çocuk gelişiminin her aşamasında etkin rol alması; herhangi bir cinsel varoluştan çocuklarıyla, ayrımcılık yapmadan, toplumsal cinsiyet eşitliği açısından rol model olacak nitelikte, dengeli ilişkiler kurması önemli ve gerekli.

Ülkemizde babaların yarısı çocuklarıyla hiç oyun oynamıyor, yüzde doksandan fazlası çocuk bakımını annenin sorumluluğu olarak görüyor. Kuşkusuz bu durum babaların kendi çocukluk deneyimlerinin bire bir yansıması. Örneğin şiddete tanık olanların/maruz bırakılanlarım %40’ı şiddet içeren bir ilişki kurar. Kendi içsel çatışmalarını, bireysel çabalar, eşlerinin desteği ya da psikolojik destek alarak çözen babalar; ruhsal iyiliğe kavuşur; çocuklarıyla şefkat dolu, doyumlu ilişkiler kurar. 

Erkekler bu konulara kafa yormadan, dönüşmeden bu düzen nasıl değişecek? 

HÖ: 21. yüzyıl patriyarkanın artık sadece tarih kitaplarında yer aldığı bir yüzyıl olabilir mi? Bir öngörünüz veya umudunuz var mı? 

AE: Şimdi, şu anda eşitlik karşıtı hiçbir yeni müdahale olmadığını ve mevcut kazanımların artarak sürdüğünü varsayalım. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin ülkemizde hâkim olabilmesi için neredeyse iki yüz yıl kadar bir süre gerektiği söylenebilir. Yani bizim ömrümüz bunu görmeye yetmeyecek. Önce bir bunu kabul etmeliyiz. Akmasa da damlayacak. Öte yanda tüm kazanımların (ülkemizde eğitim sistemi değişiklikleri, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması, 6284’ün etkin biçimde uygulanmaması,…) bir bir geri alınmaya çalışıldığı, savaşlar, göçler, yerinden edilmeler, afetler, krizler gibi eşitsizlikleri katbekat artıran ve yeniden üreten yüzlerce unsur ve apaçık kadın, çocuk, yaşlı ve LGBTİ+ düşmanlığı varken, dünya genelinde ülkemizden daha kötü durumda olan yerlerin olduğu muhakkakken, ataerki de varlığını güçlü bir biçimde sürdürmeye devam edecek. Buna mukabil gelecek nesillerdeki eşitlik uğruna verilen mücadele de güçlenerek varlığını sürdürecek. Bu hep böyle olmuştur. Yer yer yorulsam da karamsarlığa düşsem de ben umutluyum, dahası kararlıyım. Böyle zamanlarda kadın hareketinin tarihini okumak bana iyi geliyor. Zalim pes etmezken bizim pes etmeye hakkımız yok. Ama yorulduğumuzda dinlenmek, güç toplamak önemli. Bu bir bayrak yarışı. Birlikte koşacağız. 

HÖ: Son olarak okurlarımıza feminizm yolculuğunuzda size eşlik eden, başucu kitaplarım diyebileceğiniz, birkaç kitap (bütün türlerde olabilir)önerir misiniz? 

AE: Kitabım Kendimle Karşılaşmalar, pek çok olguyu feminist perspektiften ele almış çeşitli başlıktaki yazıları içermektedir. Aynı isimdeki podcast’lerimi de bu bağlamda önerebilirim. Bunun dışında öğrencilerime de önerdiğim aşağıdaki kaynakları sıralayabilirim:

  1. Feminist Bir Yaşam Sürmek, Sara Ahmed, Sel Yayıncılık, 2018.

  2. Feminizmin ABC’si, Necla Arat, Say Yayınları, 2017. 

  3. Feminizm Herkes İçindir: Tutkulu Politika, bellhooks, BGST Yayınları, 2012.

  4. Aramızda Kalmasın: Kadınlığın Mahremiyet Atlası, Dilara Gürcü, Doğan Kitap, 2019.

  5. Değişme İsteği: Erkekler, Erkeklik ve Sevgi, bellhooks, BGST Yayınları, 2018.

  6. Kötü Feminist, RoxaneGay, Martı Yayınları, 2019. 

  7. Erkeklik: İmkânsız İktidar, Serpil Sancar, Metis Yayınları, 2010.

  8. Feminizm Kendi Arasında, Aksu Bora, Ayizi Kitap, 2011.

  9. Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar, Rebecca Solnit, Encore Yayınları, 2015.

  10. Kadın‌ ‌Haklarının‌ ‌Gerekçelendirilmesi‌‌‌, Mary‌ ‌Wollstonecraft‌, Türkiye‌ ‌İş‌ ‌Bankası‌ ‌Kültür‌ ‌Yayınları‌, 2017.

  11. İkinci Cinsiyet, Simon de Beauvoir (2 Kitap takım), Koç Üniversitesi Yayınları, 2019.

  12. Tarihin Cinsiyeti, Fatmagül Berktay, Metis Yayınları, 2003.

  13. Mizojini Dünyanın En Eski Önyargısı - Kadından Nefretin Evrensel Tarihi, Jack Holland, İmge Kitabevi Yayınları, 2016.

  14. Toplumsal Cinsiyet Yanılsaması, CordeliaFine, Sel Yayıncılık, 2011.

  15. Kadınlık mı annelik mi? Elisabeth Badinterİletişim Yayınları, 2017.

  16. Kanatlanmış Kadınlar: Osmanlı ve Avrupalı Kadın Yazarların Dostluğu, İletişim 

  17. Kadının Görünmeyen Emeği Gülnur Acar Savran, Nesrin Tuna Demiryontan, Yordam Kitap, 2020.

  18. Kadınsız İnkılap Nezihe Muhiddin, Kadınlar Halk Fırkası, Kadın Birliği, Yaprak Zihnioğlu, Metis Yayınları, 2019.

  19. Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Cilt 10, Feminizm, Kolektif, İletişim Yayınları, 2020.

  20. Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi Judith Butler, Metis Yayınları, 2008.

  21. Feminist Teori – Josephine Donovan, İletişim Yayınları, 2000.

  22. Tarihin Cinsiyeti - Fatmagül Berktay, Metis Yayınları, 2003.

  23. Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın - Fatmagül Berktay, Metis Yayınları, 2016.

  24. Cinsel Şiddeti Anlamak – Diana Scully, Metis Yayınları, 2016.

  25. İktidarın Mahremiyeti - Aslı Zengin, Metis Yayınları, 2011.

  26. Feminist Bir Devlet Kuramına Doğru - Catharine A. MacKinnan, Metis Yayınları, 2015.

ÇOCUK KİTAPLARI

  1. Küçük Feministin Kitabı & Feminizme Devam, SassaBuregren, Güldünya Yayınları.

  2. Kız Çocuk Hakları Bildirgesi, Erkek Çocuk Hakları Bildirgesi, Baba Hakları Bildirgesi, Anne Hakları Bildirgesi, Yapı Kredi Yayınları.

  3. PippiUzunçorap Serisi, AstridLindgren, Pegasus Yayınları.

  4. Prensesler Uslu Durmaz, Sara Ogilvie, Beta Kids.

  5. Asi Kızlara Uykudan Önce Hikayeler Cilt I ve II, Elena Favilli, Francesca Cavallo, Hep Yayınları.

  6. Dünyayı Değiştiren 26 Asi Kadının Hikâyesi: Kadın Savaşçılar, Irene Civico, Sergio Parra, Yabancı Yayınevi.

  7. Dünyayı Değiştiren Olağanüstü Kadınlar, Gezegeni Kurtaran Olağanüstü Kadınlar, Tarihi Değiştiren Olağanüstü Kadınlar, Kate Pankhurst, Büyülü Fener Yayınevi.

  8. İlham Verici Etkinliklerle Mucize Kızlar, Ellen Bailey, Doğan Egmont.

  9. Morris Micklewhite Ve Turuncu Elbise, Christine Baldacchino, Güldünya Yayınları.

  10. Regl Kitabı – Kız çocuklar için büyüme rehberi, Karen Gravelle, Martı Yayınları

KURMACA

  1. Kabil'i Yetiştirmek Dr. Michael Thompson, Dan Kindlon, Görünmez Adam Yayınları.

  2. Kadının Adı Yok, Duygu Asena, Doğan Kitap.

  3. Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf, İletişim Yayıncılık.

  4. Kurtlarla Koşan Kadınlar: Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler, ClarissaPinkolaEstes, Ayrıntı Yayınları.

  5. Damızlık Kızın Öyküsü- Margaret Atwood, Doğan Kitap, 2017.

  6. Tante Rosa, Sevgi Soysal, İletişim Yayıncılık.

  7. Tuhaf Bir Kadın - Leyla Erbil, İş Bankası Kültür Yayınları

  8. Karanlığın Sol Eli, Rüyanın Öte Yakası, Dünyanın Kıyısında Dans, Her Yerden Çok Uzakta, Kadınlar Rüyalar, Ejderhalar Hep Yuvaya Dönmek, …Ursula K. Le Guin.

  9. Kadınlar Ülkesi, Charlotte Perkins Gilman, İletişim Yayıncılık.

  10. Uyuyan Güzel Uyandı Aslı Karataş, Nemesis Kitap

Emeklerinize, düşünmeye ve ifade etmeye, birbirimizden öğrenmeye alan açan bu sorular ve söyleşi dizisi için teşekkür ederim.

***

Uzm. Dr. Arzu Erkan, tıp fakültesi eğitimini 2003, psikiyatri ihtisasını 2010 yılında Ege Üniversitesi’nde tamamladı. İstanbul Kültür Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde doktor öğretim görevlisi olarak dersler verdi. Türkiye Psikiyatri Derneği (TPD) ve Anadolu Psikoterapi Derneği’nin (APD) Bilişsel Davranışçı Psikoterapiler (BDT) eğitimcilerindendir. Academy of Cognitive Therapy (ACT) tarafından “Sertifikalandırılmış Bilişsel Davranışçı Terapist” ve “International Diplomate” unvanına layık görüldü. Cinsel Terapist olarak The European Federation of Sexology & The European Society for Sexual Medicine tarafından verilen “International Psychosexual Therapist” unvanına hak kazandı.

Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Kadın Ruh Sağlığı, şiddet ve ilişkili sorunlarla mücadele, travma ve ruh sağlığı, medya ve ruh sağlığı, ilişki sorunları, Anksiyete Bozuklukları, Obsesif Kompulsif Bozukluk, Duygudurum Bozuklukları, Cinsellik ve Cinsel Bozukluklar, Kişilik Bozuklukları, Psikosomatik Rahatsızlıklar, genel tıbbi duruma eşlik eden psikiyatrik rahatsızlıkların psikiyatrik tedavileri ve psikoterapileri özel ilgi alanlarıdır.

TPD, Türk Tabipleri Birliği (TTB), APD, Academy of Cognitive Therapy (ACT), Kadın Hekimler Eğitime Destek Vakfı (KAHEV), Kognitif ve Davranışçı Psikoterapiler Derneği (KDTD), Bilişsel Davranışçı Psikoterapiler Derneği (BDPD) ve AIDS ve Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar Derneği üyesidir. KAHEV eğitimcisidir. 

TPD Erişkinde DEHB Çalışma Birimi (ÇB) koordinatörüdür.  TPD Medya ve Ruh Sağlığı bir önceki dönem eş koordinatörüdür. TPD Kadın ve Ruh Sağlığı, TPD Cinsellik ve Cinsel Bozukluklar, TPD Ruhsal Travma ve Afet Psikiyatrisi Çalışma Birimi üyesidir. 2017-2018 yıllarında TPD Sosyal Medya Kurulu’nda görev aldı. TTB Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Komisyonu üyesidir. Bilişsel Davranışçı Psikoterapi ve Araştırma Dergisi (JCBPR) Yayın Danışma Kurulu üyesidir.

Çok sayıda akademik kitapta bölüm yazarıdır.

Çeşitli gazete ve dergilerde yazı ve röportajları yayımlandı. Psikeart Dergisi, Rağmen Kitap Dizisi ve Bavul Dergi yazarlarındandır. “Kendimle Karşılaşmalar” isimli bir kitabı ve aynı isimde podcast- Youtube kanalı vardır. TEDxWomen konuşmacısıdır. Çeşitli dernek ve STK ile çalışmaktadır.

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Öne Çıkanlar

Savaş ve Barış’ı Niçin Okumalısınız?Denis Gürcü
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Aynur Kulak

16 Temmuz 2025

Gerçek Sınır Nerede Başlar: Haritada m..

Sınırlar, sadece bilgi veren değil, aynı zamanda düşünmeye sevk eden bir metne dönüşüyor.Andrés Mourenza’nın kitabında olduğu üzere bir kitabın ismi Sınırlar (Fronteras) ise düşünceler ve duygular bir anda dallanıp budaklanıyor. O kadar çok çağrışı..

Devamı..

Thomas Mann'ın Katedralleri

M. H. Jensen

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024