ağaca, yeşile, maviye, denize, dereye, toprağa düşman bilinçsiz bir kitle bahara da aşka da sevmeye de düşman.
Didem Gündü
gün be gün umudumuzu yitirmemize sebep olan bu ülkede aşık olmak bir lüks mü? bunu paylaşmak ahmaklık mı? kavganın güzelliğinde sevdim seni sözleri yazılı pankart kenara atılmış şekilde mi kalmalı yani? kimsenin böyle hülyalı laflara tahammülü olmadığı günlerde acaba daha çok mu bahsetmeli sevgiden? yoksa tüm bu olanlara, ölenlere, öldürülenlere karşı diren aşk diye haykırmalı mı? bombalar yağarken şehirlere sevişmenin suç teşkil ettiği zaman dilimlerinde sevmenin sevilmenin bunu paylaşmanın utanılacak bir durum olmadığını anlatmamız gerekiyor!
çünkü aşk politiktir.
galina grigoryevna kolesnikova’nın sevdiği adam nâzım hikmet ran’ın dediği gibidir aşkın politikliği.
“ve elbette ki sevgilim;
elbet dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle, işçi tulumuyla bu güzelim memlekette hürriyet.”
gezi zamanında onların derdi ağaç değil diye bağıran, o parktaki kurdukları çadırlarda ne yaptıkları belli değil diyen güruh, şimdi çocuklara yapılan tecavüzü aklayıp birbirlerini kutluyor. sevişmeyi sevmeyi çok yanlış anlayarak büyütülmüş bu sapkın güruha gerçek aşkı öğretmek bizim boynumuzun borcu. ta ki yeryüzü gerçek aşkın oluncaya dek!
ağaca, yeşile, maviye, denize, dereye, toprağa düşman bilinçsiz bir kitle bahara da aşka da sevmeye de düşman. çünkü gerçekten ”onlar ümidin düşmanı, akarsuyun, meyve çağında ağacın, serpilip gelişen hayatın düşmanı. bursa'da havlucu recep’e, karabük fabrikası’nda tesviyeci hasan’a düşman. fakir köylü hatçe kadına, ırgat süleyman’a düşman, sana düşman, bana düşman. düşünen insana düşman. vatan ki bu insanların evidir, onlar vatana düşman”.
biz bu çirkin insanlara karşı baharın güzelliyle ve inadıyla beraber direnmeye devam edeceğiz..
bahardan laf açılmışken, bulut gözlü buzağıların yeşil patikalarda koşuşturacağı bir mevsim başladı. sarı sıcak güneşle beraber sıyrılıp geliyor bahar. kesk u sor u zer renkteki çiçekler başkaldırmak için hep bu mevsimi bekler. çünkü bahar isyancıdır. topraktan fışkıran bu çiçekler ile yaşama umudu doğar insanın içine. beton duvarlar arasına sıkışıp başını maviliğe uzatan papatya kadar direngendir. çünkü bahar inatçıdır. ürkütülmüş güvercinin rüzgâra doğru kanat çırpmasıdır. bahar özgürlüktür.
damlardaki kalın kar tortusunun ve dik başlı sevgilinin hırçın sözleri gibi inen buzulların damla damla eriyip toprağa düşüp güneşle buluştuğu yerdedir bahar. ince topuklu ayakkabılarının üstünde salınan genç kadının arnavut kaldırımlı sokaklarda tüm naifliğiyle gezinmesidir bahar. pencereyi açıp bir anda içeriye dolan limon çiçeklerinin hanımeli kokularına karıştığı o bayıltıcı kokusudur bahar. arsız serçe kuşlarının sabahın seherinde toparlaşıp verdikleri serenattır bahar.
bahar deyince benim aklıma, kar sularının eriyip kış boyu sessiz akan dereyi canlandırıp gürül gürül çağıldaması geliyor. derenin kenarında biten taze nanelerin o keskin kokusu geliyor. kırmızı yanaklı anneannem onlara pune derdi. birlikte gidip toplardık. dağların eteklerini süsleyen minik mor çiçekli kekikleri torbamıza koyardık. yeni doğmuş dananın burnundan öpüp koşuşturduğum yaylada öğrenmiştim bahar ne demek diye.
bugüne dönecek olursak, çoğumuz uzun süredir yorgun, bıkkın bir halde gökyüzünde amaçsız ve umutsuz uçan kırmızı balonlar gibi birbirimize çarpa çarpa yitik anlamda geziyoruz.
aslında bilinçaltımız bu kayıp rüzgârlı hallerimizden kurtulmak ister. birinin gelip umarsız gezen o balonun ucunda ki ipi kendine doğru çekip bileğine bağlamasını isteriz. mucizeler olsun isteriz. ama buna değer doğru kişinin doğru zamanda geleceğine inanmak gibi bir umudumuzun kalmadığını da kısık sesle ifade ederiz çevremize kimi zaman. çünkü kan gövdeyi götürürken aşktan sevgiden bahsetmek sanki küstahlık gibi görünebilir.
“güzel günler göreceğiz çocuklar” diyerek büyütülen bir çocukluktan sonra yaşadığımız politik çıkmazdan sıkılıp yaşımız kaç olursa olsun “daha çok var mı o güzel günlere” sorusuyla sitem ederiz.
“ey her şey bitti diyenler
korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler
ne kırlarda direnen çiçekler
ne kentlerde devleşen öfkeler
henüz elveda demediler”
ama...
evet evet kocaman bir ama.
dünyayı güzellik kurtaracak der maksim gorki. bu kurtuluş bir insani sevmekle baslar der sait faik. ve bunu en güzel yorumuyla seslendirir zülfü livaneli.
her şeye rağmen dünya; iyi insanların güzel insanların hatırına dönüyor. her sabah usanmadan kalkıp sokak kedilerini besleyen yaşlı amcanın, elinde ki son parasını yoldaşıyla paylaşan öğrencinin, haiti’de çöplükte açlıktan ölmek üzere bulduğu bebeği evlat edinen kadının, bitlis’te üç yıldır biriktirdiği maaşıyla 600 öğrenciyi sinemaya götüren öğretmenin, öğle yemeğini yemekten vazgeçip elektrik parasını ödeyemeyen ninenin faturasını yatıran genç adamın hatırına dönüyor dünya.
tüm bu güzellikleri görmek umudu yitirmemek gerek. ayakta kalmak paylaşmak çoğalmak için çok nedenimiz var. evet, dünyayı güzelliğin kurtaracağına inanmak gerek. güzelliğin aşktan sevgiden, sanattan, kitaptan, sinemadan, tiyatrodan, mevsimden, bebeğin gülüşünden ve renkten geçtiğini bilip direnmek gerek. böyle zamanlarda daha fazla, daha fazla direnmek gerek.
kanlı bir kışın ardından silkinip üstünde ki ölü toprağı atmanın zamanıdır.nasıl ki kahvaltının mutlulukla bir ilgisi varsa baharın da kesin aşkla muhabbeti var. güzelim nisan yağmurları yağarken iğde ağacının altında sevdiceğinle bir kâse yeşil erik eşliğinde rakı içmenin tadını başka hangi mevsim verebilir bahardan başka?
yeniden umudu yeşertip diriltmek zamanı tomurcuk tomurcuk çoğalmanın zamanıdır. “belki yorgun belki kırgın hangi rüzgar dağıtırsa dağıtsın kır çiçeklerinin yeniden çoğaldığını” hatırlamak gerek. enseyi karartmamak gerek.
onlara aşkın sevginin baharın direnmenin ne demek olduğunu anlatana kadar sürecek bu kavga.