Gizli bir yolculuk… Ülkenin zorlu değişim sürecinde büyük bir şairin gizli yollarla ülkesine yaptığı yolculuk. Pek çoğumuzun -ki benim öyle- bilmediği bir hikâye.
Sanırım Nâzım Hikmet’in hayatıyla ilgili az çok hepimiz bir şeyler biliriz. Her şeyden önce onun bir zamanlar bu topraklarda yasaklı oluşu. Ne ironik değil mi! Bu ülkeye, bu toprakların değerlerine dair bir liste çıkaracak olsak ilk sıralarda Nâzım’ın ismi akla gelirken, bir zamanlar onu resmî kanallarla bu ülkenin resminden dışlanmış oluşu. Bu acı hikâyenin belki de tek olumlu tarafı bu tür baskılamaların büyük sanatçıları hep daha ateşli şekilde kamçılamış olması. Bu Ran’ın hayatında da geçerli kuşkusuz.
Onun pek çok sevdalısının da bilmediği, maceralı hayatının bir örneği sayabileceğimiz, gizli bir şekilde 1920’lerde yaptığı ülkeye bu sızma vakası; Atilla Birkiye’nin Şair İstanbul’daydı! isimli kitabında işleniyor. Geçtiğimiz sene bu aylarda okur karşısına çıkan eseri henüz okuma fırsatı buldum. Eser, 1927 yılında TKP tevkiflerinin olduğu bir sırada Nâzım Hikmet’in Sovyetlerden Türkiye’ye İlyiç vapuruyla yaptığı gizli bir yolculuğu konu ediniyor. Şairin Hasret şiirinin de bu yolculuğun bir verimi olduğu ve yazılış hikâyesi de kurgu da yer etmiş. Gerçek bir hikâyeden yola çıkarak kurgusal bir metni okuyoruz anlayacağınız. Şair İstanbul’daydı! iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm bu yolculuğun şairin gözünden izlenimlerini sergiliyor. İstanbul’da partiyi yeniden ikâme etmek ve sosyalist bir düzenin Türkiye’de de kurulabileceğine inançla burada kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı olmasına rağmen yaptığı bu tehlikeli dönüş hikâyesi bir yanıyla onun politik kimliği hakkında aydınlatıcı olurken insanî yönden Birkiye’nin usta kaleminden dökülen bir Nâzım portresiyle de karşılaşıyoruz. Her yönüyle benim tutkulu bulduğum bir insan… Bu yolculuğun diğer duraklarında ise Nâzım Hikmet’in bu yolculuk sırasında kaleme aldığı mektuplar vasıtasıyla ünlü çevirmen Hasan Ali Ediz ve ben dahil çoğumuzun bilmediği hayat arkadaşı diş hekimi Lena ile karşılaşıyoruz. Gerçek adı Ludmilla (Yelena) Yurçenko olan ve aşk hayatı çalkantılı şairin diğer aşklarına nazaran daha sönük kalan bu isim de kitap sayesinde hayat buluyor.
Lenin sonrası sosyalist düzenin ne olacağına ilişkin tablo ve tarihsel arka plan da şairin öyküsüne eşlik eden bir diğer damar. Birkiye’nin kaleminden dönem Moskova’sının meydanlarındaki hava da yansıtılmış. Ülkenin tek parti iktidarında yönetildiği bu katı dönemde eşit ve özgürlükçü idealler taşıyor genç şair. Özüne uygun olarak Birkiye tarafından karakterize edilen Nâzım’ı da gözü kara ve savaşçı buluyoruz. ‘Hasret’ şiirindeki haletiruhiyesi de her zamanki gibi memleketine sevdalı bir halde. Karadeniz’den başlayan ve İstanbul açıklarına varan bu serüvende Nâzım’ın ‘denize dönmek istiyorum’ diyerek somutlaştırdığı duygu da ömrüne hep eşlikçi olmuş memleket sevgisi ve en büyük aşkı olan ideallerinin peşinden koşar hali…
Şair İstanbul’daydı!’nın ikinci bölümünde ise kurgusal düzlemde günümüzde şairin hayatıyla ilgili bu kapalı kalmış yolculuğu gün yüzüne çıkarmak isteyen bir gazetecinin faaliyetlerini okuyoruz. Amacı bu konuda bulunan belgelerin eşliğinde bir yazı çıkarmak. Bu amaçla bir edebiyat tarihçisiyle röportaj yapma girişimini okuyoruz. Bir dönem bu yolculuğun belgeselini de yapma girişiminde bulunmuş bu gazetecinin heyecanı ve atılımı bize burada sanki yazarın gözünden hikâyeye bakış imkânı sunuyor gibi. Eserin ilk bölümünde bu vapur yolculuğunda şairin gizli saklı kaptan köşkünde yoldaşlarıyla arasında geçen bir diyalogda ‘dünün kaşığı bugünün çorbası olmalı’ deyişi de kitaptaki her odağın gözünde sırrı çözülmeye çalışılan bir muamma olarak işlenmiş. Bunun bir şifre mi yoksa veciz bir ifade mi ya da Nâzım’ın gizli kalmış bir şiirine ait dizesi mi olduğuna ilişkin soru da kitapta yanıt aranan konular arasında. Buna ilişkin çok açık konuşmamak kitabı henüz okumayanlar için sanırım daha iyi ve heyecan verici olacak.
Literatür yayınları etiketiyle çıkan Şair İstanbul’daydı! meraklısı okur için genç Nâzım’ın hayatıyla ilgili gizli saklı kalmış bir hadisenin izini süren güzel bir kurgusal metin. Atilla Birkiye’nin anlatı olarak ifade ettiği bu metnin en güzel yanı büyük şairin usta bir isim tarafından ete kemiğe büründürülmüş gençliğine ilişkin bir sayfayı okuyabilecek olmamız. Kitabın sonunda Birkiye’nin eklediği ‘ardındakiler’ bölümünde kısaca bu çalışmanın nasıl hayat bulduğu ve aslına uygun olarak öyküleştirme sırasında yararlandığı kaynaklara ilişkin bölüm de iyi düşünülmüşe benziyor.






