“Puşkin’i severim, çünkü berraklık, ironi ve ciddilik demektir. Hemingway’i severim, çünkü yalınlık, abartısızlık, mutluluk arzusu, hüzün demektir. Stevenson’u severim, çünkü sanki uçar. Çehov’u severim, çünkü gittiğinden daha öteye gitmez.”
Italo Calvino 15 Ekim 1923’te yani Türkiye’de cumhuriyetin ilan edilmesinden 16 gün sonra Küba’nın başkenti Havana’nın yakınlarında, küçük bir kentte doğdu. Neden Küba’da doğdu çünkü babasının orada işleri vardı. Babası Mario Calvino, San Remolu tanınmış bir aileden geliyordu ve İtalya’nın önde gelen tarım bilimcilerinden biriydi. Meksika’da 20 yıl geçirdikten sonra deneysel bir tarım merkezini ve bir tarım okulunu yönetmek için Küba’ya gelmişti. Annesi Evalina Mameli, Doğa Bilimleri’nden mezun olmuştu ve Pavia Üniversitesi’nde botanik asistanı olarak çalışmaktaydı.
“Annem çok sert, katı, konu ister küçük ister büyük olsun, fikirlerinden taviz vermeyen bir kadındı. Babam da çok katı ve huysuzdu ama onun haşinliği daha gürültülüydü. Çok güçlü ve özgün iki kişilikti annem ve babam” diye anlatır İtalo Calvino.
1925’te Calvino ailesi memleketine, İtalya’ya döndü. Yurda dönüşleri uzun zamandan beri planlanmıştı, ancak İtalo’nun doğumu nedeniyle ertelenmişti.
Calvino yaşadıkları şehir San Remo’yu şöyle anlatır: “Çocukluğum, İtalya’nın kalanından oldukça farklı olan bir şehirde geçti. O zamanlar San Remo, hâlâ yaşlı İngilizlerle, Rus grandüklerle, kozmopolit insanlarla doluydu. Ve ailem, hem San Remo hem de o zamanların İtalya’sı için sıradışıydı: Bilim insanıydılar, doğaya tapıyorlardı ve her şeyden önemlisi özgür fikirliydiler.”

Faşizmin Avrupa’da yükseldiği yıllarda babası ve annesi özgürlükçü iki insanmış Calvino’nun. Maddi durumları iyidir. Calvino’lar, bazen Meridiana villasında bazen de San Giovanni Battista’daki dededen kalma arazide yaşarlar.
İtalo Calvino St. George College anaokuluna devam eder. 1927 yılında kardeşi Floriano dünyaya gelir. Floriano da annesi ve babası gibi bilim adamı olacaktır. Gelecekte uluslararası üne sahip bir jeolog olacaktır.
1934’te giriş sınavını geçerek Cassini lisesine kaydolur. Babası ve annesi Calvino’ya din eğ itimi vermek istemez ancak bir devlet okulunda din derslerinden ve dini görevlerden muafiyet istemek kurallara aykırıdır. Bu durum Italo’nun kendini, zaman zaman, öteki çocuklardan bir bakıma farklı hissettirir. Calvino bu durumu şöyle anlatır: “Bunun beni incittiğini sanmıyorum: insan alışkanlıklarından taviz vermemeye, haklı gerekçelerle kendini yalnız hissetmeye, ortaya çıkan rahatsızlığa katlanmaya, çocukluğun benimsemediği durumları korumak için doğru yolu bulmaya alışıyor. Ama öncelikle, özellikle din konusunda, diğer insanların görüşlerine hoşgörülü yetiştim. Aynı zamanda rahipler arasında büyüyenlerde sıkça görülen din karşıtlığı zevkinden büsbütün mahrum kaldım.”
1935’te edebiyatla tanışır Calvino. “Gerçek bir kitabı okumanın ilk hakiki hazzını oldukça geç deneyimledim” diye anlatır o günleri. Okuduğu yazar Kipling’tir. O andan itibaren artık kitaplarda arayıp bulacağı çok şeyi vardır.
Ancak ülkesi İtalya’da ve tüm Avrupa’da faşizm tüm çirkinliğiyle kendini gösteriyordu. Savaş kapıdadır. Kitaplar yasaklanıyor, yazarlar hapse atılıyordu. Calvino’nun ideolojik durumu o günlerde belirsizdi. “İkinci Dünya Savaşı başlayana kadar, dünya gözüme birbirine zıt olmayan, bilakis yan yana yerleştirilmiş farklı ahlak ve geleneklerden oluşan bir yer gibi görünüyordu. Böyle bir görüntü bana mutlak bir seçim dayatmıyordu” diye anlatır o günleri. Ama yakın zamanda bu seçimi yapmalıydı. Çünkü faşizm insanları seçim yapmaya zorlar. Konuşmaya ve susmaya zorladığı gibi.
Savaş yıllarında Lise diplomasını alır ve babasının Tropikal Tarım alanında öğretim görevlisi olduğu Torino Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ne kaydolur. Ancak Torino’yı pek sevememiştir. Şehrin büyüklüğü ve üniversite ortamına uyum sağlayamamıştır. İlk yazılarını, öykülerini yazmaya başlamıştır artık. Sinemaya olan ilgisi çerçevesinde film eleştirileri yazar. 1941 yılının yazında “Genova Gazetesi” birkaç tanesini yayımlar.
1943 yılı başında Floransa Kraliyet Üniversitesi Tarım ve Orman Fakültesi’ne geçi yapar ve üç sınavı verir. Floransa’da geçirdiğı aylarda sürekli kütüphaneye gider ve çalışır. Sürekli okur.
Siyasi tercihleri giderek daha belirgin hale gelir.
Yapı Kredi Yayınları İtalo Calvino’nun yeni bir kitabını daha yayınladı. YAZILMIŞ DÜNYA ve YAZILMAMIŞ DÜNYA
Bu kitap Calvino’nun farklı yerlerde yayınladığı ama kitap olarak toplamadığı bir denemeler seçkisi. Calvino’yu daha önce hiç okumamışlara öneririm.
İtalyan yazarın KLASİKLERİ NEDEN OKUMALIYIZ kitabını hepiniz duymuşsunuzdur. Ama onun roman ve öyküleri daha ünlüdür. “Sandık Gözlemcisinin Uzun Günü” “Kozmokomik Öyküler”, “Sıfır Zaman”, “Görünmez Kentler”, “Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu” önemli eserleridir. Roman ve öykülerin yanı sıra, edebiyat üzerine de makaleler yazdı.

Ölümünden önce kendisiyle yapılan bir röportajda hangi yazarları çok sevdiği sorulmuştur. Yazarlar böyle soruları pek sevmezler ama Calvino içtenlikle yanıtlamış bu soruyu. Kendi ağzından okuyalım:
“Öncelikle Stendhal’i severim, çünkü yalnızca onda bireysel ahlaki gerilim, tarihsel gerilim bir bütün oluşturur: Romanın çizgisel gerilimidir bu.
Puşkin’i severim, çünkü berraklık, ironi ve ciddilik demektir. Hemingway’i severim, çünkü yalınlık, abartısızlık, mutluluk arzusu, hüzün demektir. Stevenson’u severim, çünkü sanki uçar. Çehov’u severim, çünkü gittiğinden daha öteye gitmez.
Conrad’ı severim, çünkü derin sularda seyreder ama batmaz.
Tolstoy’u severim, çünkü kimi zaman ‘hah şimdi anlıyorum nasıl yaptığını’ duygusuna kapılırım, oysa bir şey anladığım yoktur.
Manzoni’yi severim, çünkü düne kadar nefret ediyordum.
Chesterton’u severim, çünkü Katolik Voltaire olmak istiyordu, ben de komünist Chesterton olmak istiyordum.
Flaubert’i severim, çünkü ondan sonra artık onun gibi yapmayı düşünemez insan.
Altın Böcek’in Edgar Allen Poe’sunu severim. Huckleberry Finn’in Mark Twain’ini severim. Çocukken okuduğum Kipling’i severim. Jane Austen’ı severim, çünkü asla okumam, ama var olmasından memnunum.
Gogol’u severim, çünkü açıkça, kötülükle ve ölçüyle çarpıtır. Dostoyevski’yi severim, çünkü tutarlılıkla, öfkeyle ve ölçüsüzce çarpıtır.
Balzac’ı severim, çünkü kâhindir. Kafka’yı severim, çünkü gerçekçidir. Maupassant’ı severim, çünkü yüzeyseldir. Mansfield’i severim, çünkü zekidir. Fitzgerald’ı severim, çünkü halinden memnun değildir.
Doğrudan işimle ilgili olmayan okumalara, hoşuma giden, şiirsel özü zengin, gerçek esin kaynağı olduklarına inandığım yazarlara olabildiğince çok zaman ayırmaya çalışırım.
19. yüzyılda, Paul Valéry’nin kilit bir konumu vardır: Valéry, zihnin düzeniyle dünyanın karmaşıklığını karşı karşıya getirir.
Bu çizgiye, Borges, Queneau, Nabokov ve Kawabata’yı da yerleştireceğim.”
İtalyan yazar Italo Calvino’yu 1985 yılında kaybettik. Ancak her büyük yazar gibi o da tüm eserleriyle aramızda dolanmaya devam ediyor.


.jpg)



