Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

15 Haziran 2026

Öykü

Dışında

Merve Aydın

Paylaş

0

0


“Kumbil tutalım mı?” diye sordu çocuk iki adım ötesinde duran öbür çocuğa.

Bir yandan yerinden çıkan iğneyi oltanın mantar gövdesine takmaya çalışıyordu, sivri kanca ucu parmaklarından kaymadan delikli yüzeye sonunda saplamayı başardı.

“Kokuyorum diye annem kızıyor, geçen gün tuttuklarımızı da kedilere verdi zaten, kumbil yenmeyen balıkmış oğlum, gelmeyeceğim ben,” deyip arkasını döndü, uzaklaştı, ileride oynayan öteki çocukların arasına karıştı. 

“Hadi be oradan, yenmeyenmiş, benimki pişirdi, şapır şupur yedik,” diye bağırdı arkasından. Ezilmiş teneke kutuya bir tekme savurdu ardından.

Yazın en sıcak günleriydi. Köpek ve kediler cansız bakışlarıyla araba altlarına, apartman girişlerine uzanıp güneş batana kadar ortaya çıkmıyorlardı. Denize giren insanlar sudan çıkar çıkmaz çıplak ayak kıyıdaki dut ağaçlarının altına, gölgeye gidiyorlardı. 

 

Güneşin tam yukarıda olduğu saatlerdi, çocuk bir eli cebinde kıyıya doğru yürüdü. Gözlerini kıstı, burnu kırış kırış oldu ama saman sarısı kaşlarıyla kirpikleri yüzünden ışık yine gözünün içindeydi.

Ayaklarının dibinden ufka doğru genişleyen deniz kıpırtısız, güneşin denize yansıdığı yerler ışıl ışıldı. Nereye gitse sudaki ışıklı yol takip ediyordu onu. Bazen oyun olsun diye iki adım geri yürüyor ama güneşten ona uzanan büyük parıltı aldatmacaya hiç kanmıyordu. Balıklar bu ışığın altındadır diye düşündü, oltayı oraya atacaktı.

Halat bağlı çelik halkanın altına küt parmaklı ellerinde tuttuğu oltayı sıkıştırdı. İleride çakıl plajda suya gömülü kayalar vardı, oraya yürüdü. Ayakları acımasın diye denize terlikleriyle girdi, beline kadar ıslandı, yazdı, kururdu, üstünün ıslanmasını dert etmedi. Yosunlara dolanmış birkaç midyeyi eliyle yapıştığı kayadan kopardı, bugünlük bu kadar yeterdi. Eliyle ikiye ayıramadıklarını ayaklarıyla ezip parçaladı. İçlerinden bölük pörçük yemler hazırlayıp onları yere sıra sıra dizdi. Ardından ucuna taktığı oltayı büyük bir gayretle iki kulaç öteye fırlattı. Bekledi, bekledi, çok bekliyordu ama şikâyetçi değildi. 

Bazen bir ağırlık hisseder hissetmez çektiği misina aniden hafifliyor, boşalıyordu. Bazen de balık yerine görünmez ipin ucunda yosun topağı çekiyordu yukarı ama vazgeçmiyor, iğneyi temizliyor, yeni yem takıp oltayı tekrar denize gönderiyordu. Sonunda misinada titreşen ve çektiğinde karşı koyan şeyi hisseder hissetmez kaçırmamak için dikkatle, hızla kendine doğru topluyordu oltayı. Büyük bir başarı kazanmışçasına balığın ağzını iğneden kurtardığı gibi su dolu kovanın içine atıyordu.

Güneş batıyordu, son bir parça yemi kalana kadar devam etti. Sarı plastik kovanın içinde iki yavru zargana, üç kumbil, iğneyi ağzından çıkarırken parmağının ucunu ısırıp kanatan sümüklü balıkla beraber altı balık yakalamıştı. Sümüklüyü pişirmese de öbürlerini pişirirdi annesi belki.

Güneşin altında kuruyup üzeri kabuk tutmuş son midye parçasını oltaya taktı, misinayı biraz salıp oltayı öğlenki yere sıkıştırdı, sabah gelip baktığında belki bir tane daha yakalamış olurdu. 

Eve doğru yürürken öbür çocukların şamatasını işitti, adımlarını hızlandırdı. Kovadaki su her adımda biraz daha azalıyordu, vardığında yarıya inmişti. Kapının önünden biraz çiçek topladı, kirli avcuna sıkıştırdı.

Anahtarı çevirip içeri girdi, kovayı mutfak tezgâhına bıraktı, yanına da çamurlu kökleriyle çiçekleri. Gidip elini yüzünü yıkadı, ellerini burnuna götürdü, hala balık kokuyordu, babasının tıraş kolonyasını eline boca etti. Banyoya gelen sesten ürktü. “Yine tutmuş getirmiş denizin çer çöpünü, bıktım vallahi bıktım, nereden varırsın çocuklu adama. Ama bana demişlerdi…” Çocuk banyodan çıkıp çıkmamada tereddüt ederken içeri uzanan el onu dışarı çıkardı. 

“Ben sana kaç kere diyeceğim balık tutmak yok diye, her gün sana banyo mu yaptıracağım bunca işimin arasında? Yıkamasam yorgan çarşaf leş kokuyor. Bu balıklar yenmiyor, kaç defa diyeceğim sana. Bir baban gelsin işten de.” Çocuğun yakasını bırakıp mutfağa geri döndü. Kovanın suyunu boşalttı, çiçekleri çöpe attı, tezgâhtaki çamurlu suyu temizledi, kafasını eğdi, kovadaki balıklara tiksinerek bakıyordu.

“Sakın çöpe atma anne, kedilere vereyim bari.” Çocuk kadının ellerine uzandı. Geri çekti kadın ellerini, üstündeki önlüğe kurulamaya başladı.

“Al götür nereye götüreceksen, çıkarken kapıyı yavaş kapa, kardeşin uyuyor.”

Tezgâhtan kaptığı gibi kovayı evden dışarı fırladı, birkaç sokak ileride oturan babaannesinin kapısını çaldı.

“Sen mi geldin? Gir oğlum,” kırışık yüzü gülümsedi çocuğu görünce. 

Daha içeri girmeden kovayı uzattı çocuk. “Pişirmedi gene.” Dokunsalar ağlayacaktı.

“Başka yemek yapmıştır kadın, üzülme oğlum, gir içeri.” Kafasını salladı çocuk. 

“Dur bakayım, sümüklü balığı çıkaralım içinden, sen onu kedilere ver, gerisini tavada çevireyim de yiyelim beraber, olur mu?” Cevap beklemeden ayıklamaya başladı yaşlı kadın, yıkadı, una buladı, kuyruklarından bir araya getirdiği balıkları kızmış tavanın içine bıraktı, pişerken büküldüler, kıvrıldılar.

Biraz sonra evin içini saran dolma kokusunun üzerine balık kokusu da eklendi, mutfak duvarının dibine bir kedi yanaştı, talepkâr miyavlıyordu, biraz sonra kalabalıklaştılar, babaannesinin pişirmediği balığı pencereden aralarına attı çocuk, kavgalarını izledi, babaannesi onun sebep olduğunu anlar diye hızla kapadı perdeleri sonra.

Sofrayı beraber hazırladılar. Ekmeği bölüp tavadaki yağa bandı çocuk, sonra balıklara geçti, babaannesi onun için ayıklıyordu. Zargananın tadı güzeldi, kumbilin farklı bir tadı vardı yavan ve kuyruğuna doğru acı. Yaşlı kadın çocuk ona her baktığında parmak uçlarını bir araya getirip elini yukarı aşağı sallıyordu. Beğenmişti demek, hep beğenirdi.

Yemeğin üzerine babaanne helva kesip getirdi ikisine, televizyonda yarışma programı izlediler, kadının okuyamadığı alt yazıları heceleyerek söyledi çocuk. Saat ilerledikçe dışarıdaki sesler azaldı, yatsı ezanında köpekler ulumaya başladı, camdan onları izledi, az önce oynaşıp birbirlerini kovalayan köpekler gökyüzüne uzattıkları başlarıyla ağlar gibi inliyorlardı, kulaklarını kapadı, köpek ulumasından korkardı. “Onlar da ezan okuyor oğlum, Allah’ın evini koruyorlar, korkma.”

Yaşlı kadın namazdan sonra başındaki yemeniyi çözdü, kınalı seyrek saçlarını ikiye ayırıp ördü, örtüsüz haliyle çocuğa hep başkası gibi gelirdi. 

Vitrinden aldığı düğme dolu metal kutuyu yere döktü, birini alıp yukarı tuttu, içinden geçen ışık düğme her ne renkse onu daha parlak gösteriyor, bir yıldız gibi içinde parlıyordu. Her geldiğinde yenileri eklenen düğmeleri incelemeden dönmezdi.

“Öteki annemi anlatır mısın babaanne?” 

“Yok anlatmam.” 

“Neden?”

“Analığına kötü davranıyormuşsun sonra.”

“Yalan, kardeşimin has annesi o, kötü davranır mıyım? Fotoğraf sordum, babamla asıl annemin düğünlük fotoğrafını. Ona çok kızdı.”

“Düğünü olmadı analığının, nikâhtan evlendi, tam da isteyecek şeyi bulmuşsun.” 

Hiçbir şey anlamadı çocuk, nikâh ile düğün aynı şey değil miydi, evlenmişlerdi işte, uykusu geldi birden, huzursuzlandı, eve dönmek istedi.

“Ben gidiyorum babaanne, merak eder babamlar.”

“Ederse beni arar, kal bu gece, sabah beraber kahvaltı ederiz, yumurtalı ekmek yaparım sana.” Bala banarak yerdi.

“Yok gideyim, kardeşimi bugün hiç görmedim,” ayaklandı, kadın da peşi sıra.

“E gör tabii. Dikkat et, doğruca eve git, tamam mı?” Girişteki lambayı yaktı.

“Tamam,” dedi çocuk. Ezberlemişti. Kadının içine göçmüş kuru yanaklarına birer öpücük kondurdu, dudaklarında hissetti çizgileri, kadın da iki eliyle başını tutup yanaklarından öptü çocuğun. Arkasından kapıyı hemen kapamadı. Adımları duyulmayana kadar bekledi. 

Sokak araları karanlıktı, bir kedi geçti sokak lambasının altından, uzaklaşırken gölgesi büyüdü kocaman oldu, içinden dua okuya okuya eve vardı, sessizce içeri girdi, salona doğru kafasını uzattı, bebek adamın kucağındaydı. Adam çenesini tutup bırakıyor, bebeğin şen kahkahaları evi sarıyordu, kadın onlara baktıkça gülümsüyor, sonra başını eğip meyve soymaya devam ediyordu.

Odasına gitti. Bir poşete sığdığı kadar kıyafetini teperek koydu. Yarın kimseye görünmeden evden gidecekti ama şimdi çok uykusu vardı.

Yatağın altından bir kutu çıkardı, futbol kartlarının arkasına sakladığı mendile sarılı emziği buldu içinden, karanlık odada muşamba örtü serili çekyatın ucuna kıvrılıp emmeye başladı, iki eliyle de ağzını kapıyordu, uykuya daldığında elleri iki yana açıldı, emzik de yere düştü.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Hangi Dil Yazarın Evi?A. C. Hazinedar
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

21 Ekim 2025

Rebecca F. Kuang ile Hayatındaki Kitap..

İki Şehrin Hikâyesi son derece saçma bir roman ve buna bayılıyorum. Çocukluğumda en sevdiğim roman Brian Jacques’ın Redwall serisiydi ve hep Mossflower Ormanı’nda bir sincap olduğumu hayal ederdim.   Büyüme çağında en çok etkilendiğim roman sanırım Chi..

Devamı..

Cam Tavanın Altındaki Gökyüzü

Josef Kılçıksız

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024