Bir Yaratıcılık İmkânı Olarak Kaos yalnızca belirli tezler ileri süren bir deneme kitabı değildir. Nami Başer'in isabetle belirttiği gibi, aynı zamanda bir “zabıt” metni gibidir; Antroposen Çağı’nın depremlerini, çatlaklarını ve kırılmalarını kayda geçirmeye çalışır. Kafka’nın “Yazarın görevi depremleri kayıt etmektir” sözüyle ilişkilendirilen bu yaklaşım, kitabın düşünsel olduğu kadar edebi iddiasını da görünür kılar.
Liberter yazar Ömer Faruk’un kaleme aldığı Bir Yaratıcılık İmkânı Olarak Kaos adlı deneme kitabının en önemli iddialarından biri, insanlığın kaostan korkmasının yalnızca psikolojik bir mesele olmadığıdır. Bu korku aynı zamanda tarihsel, siyasal ve ontolojik bir tercihtir. Kitap boyunca kaos ile kozmos arasındaki gerilim yalnızca felsefi bir tartışma olarak ele alınmaz; ailelerin, devletlerin, orduların, sınırların, kimliklerin ve ekonomik sistemlerin oluşumunu belirleyen temel dinamiklerden biri olarak da düşünülür. Bu nedenle kitap, ilk bakışta kaos hakkında düşünüyor gibi görünse de aslında insanlığın düzen saplantısının tarihini anlatır.
Kaos sözcüğünün kendisi de bu hikâyenin bir parçasıdır. İnsan, henüz ad koyamadığı, anlamlandıramadığı, haritalandıramadığı, öngöremediği ve ele geçiremediği şeyleri çoğu zaman “kaos” olarak adlandırır. Böylece bilinmeyen, daha en baştan olumsuz bir içerikle yüklenir. Oysa kitapta sık sık vurgulanan nokta şudur: Kaos yalnızca yıkımın değil, yaratıcılığın da kaynağıdır. Yeni olan, henüz bir biçimi olmayan, öngörülemeyen, mevcut kategorilere sığmayan önce kaos gibi görünür. İnsanlığın kahir ekseriyeti bu yaratıcı potansiyeli edinmek yerine onu sorun, daha kötüsü tehdit olarak algılamayı tercih eder.
Bu tercih, tarih boyunca belirli kurumlar üretmiştir. Nitekim kitabın arka planında yalnızca modern siyaset teorisi değil, Antik Yunan'dan günümüze uzanan uzun bir düşünce tarihi de yer alır. Sunuş yazarı Nami Başer’in dikkat çektiği gibi Ömer Faruk, Jean-Jacques Rousseau'nun eşitsizliğin kökenine ilişkin sorularını Antroposen Çağı’nın koşulları altında yeniden düşünmeye davet eder. Rousseau’nun özel mülkiyetin ortaya çıkışını toplumsal eşitsizliklerin başlangıcı olarak görmesi, kitapta insanın dünyayı sahip olunacak bir nesneye dönüştürme eğiliminin erken bir işareti olarak okunur. Böylece kaos korkusu yalnızca güvenlik arayışıyla değil, mülkiyet, tahakküm ve denetim arzularıyla da ilişkilendirilir.

Caspar David Friedrich, Deniz Kenarındaki Keşiş (The Monky by the Sea)
Kitapta Jean-Jacques Rousseau’dan Platon’a, Martin Heidegger’den Friedrich Nietzsche’ye kadar uzanan düşünsel hat boyunca tekrar tekrar karşımıza çıkan, insanın öngörülemeyeni öngörülebilir kılma, ele geçirilemeyeni ele geçirme arzusudur. Sınır çizmek, harita yapmak, tapu ve kadastro müdürlükleri açmak, saymak, ölçmek, tartmak, sınıflandırmak, nüfusları kayda geçirmek, düzenli ordular kurmak, kimlikleri sabitlemek ve mülkiyeti güvence altına almak aynı zihniyet dünyasının farklı ifadeleridir. İnsan, dünyayı anlamaya çalışırken aynı zamanda onu denetlenebilir ve hükmedilebilir hale getirmeye çalışır. Kaos korkusu böylece mevcut siyasal kurumların kurucu ilkelerinden biri haline gelir. Başlangıçta insanı korkutan bilin(e)meyen ya da öngörülemeyen ve ele geçirilemeyen olan iken, zamanla bu korku belirli insan topluluklarına, farklı inançlara, yabancılara, göçmenlere, rakip uluslara ya da farklı yaşam biçimlerine yöneltilir.
Kaosun kaynağı olarak öteki gösterilmeye başlanır.
Aslında burada yaşanan şey, uçurum korkusunun öteki korkusuna tercüme edilmesidir. Çünkü uçurumla mücadele etmek kolay değildir. Uçurumun bir yüzü, bir dili, bir tanrısı, bir peygamberi, bir kitabı, bir bayrağı, bir sınırı, bir düzenli ordusu, bir bankası ya da seçim sandığı yoktur. O, insanın kırılganlığıyla, yetersizliğiyle, hırsıyla, ölümlülüğüyle ve dünyanın bütünlüğüyle ilgilenme potansiyelidir. Buna karşılık öteki çok daha kullanışlıdır. Ona bir isim verilebilir, bir kimlik yüklenebilir, bir sınırın ötesine yerleştirilebilir ve nihayet ortadan kaldırılması gereken bir tehdit olarak sunulabilir. Böylece insanlık, kendi varoluşsal kaygılarıyla yüzleşmek yerine, onları başkalarının üzerine aktararak yönetilebilir hale getirmeye çalışır.
…
Bu çerçeveden bakıldığında, insanlığın dinsel tecrübeleri de yeniden düşünmeyi gerektirir. Özellikle tektanrılı dinlerin tarih boyunca geliştirdiği kurallar, ritüeller ve davranış kodları yalnızca inanç alanına ait düzenlemeler olarak değil, aynı zamanda bilin(e)meyen karşısında yön bulma çabasının ifadeleri olarak da okunabilir. Çünkü öngörülemez olanla karşılaşmak kadar, onunla nasıl yaşanacağını bil(e)memek de insanı tedirgin eder. Ritüel, bu tedirginliğe karşı tekrarın güvenliğini (secde ya da dua); kural ise uçurumun kenarında hissedilen kaygıya karşı sınırın emniyetini (kutsal kitap) vaat eder.
Bu noktada Bir Yaratıcılık İmkânı Olarak Kaos, insanlığın en eski korkularından birine dikkat çeker: uçurum korkusuna. Uçurum burada fiziksel bir tehlike olarak değil; sonunu göremediğimiz, bütünüyle kavrayamadığımız ve kontrol altına alamadığımız her şeyi simgeler. İnsan, çoğu zaman kendi içindeki uçuruma bakmak yerine onu yok saymayı tercih etmiştir. Devletler, mülkiyet rejimleri, sınırlar ve bürokratik aygıtlar bu tercihin tarihsel biçimleri olarak da okunabilir. Ne var ki uçurumu yok saymaya çalışan her girişim, hayatın yaratıcı ve dönüştürücü potansiyelini de azaltır.
KAOSUN KOZMOSA, KOZMOSUN KAOSA DÖNÜŞMESİ
Kitabın asıl dikkat çektiği nokta, bu düzen arzusunun zamanla kendi karşıtına dönüşmesidir. Kaosu ortadan kaldırmak için kurulan yapılar (örneğin düzenli ordular), daha büyük ve daha yıkıcı kaoslar üretmeye başlar (tahrip gücü giderek artan düzenli ordular). Bu noktada kitap, Nami Başer'in sunuşunda ayrıntılı biçimde hatırlattığı Platoncu döngüyle de buluşur. Timokrasinin oligarşiye, oligarşinin demokrasiye, demokrasinin tiranlığa dönüşmesi, ardından döngünün yeniden başlaması, her düzen biçiminin kendi içindeki çelişkiler tarafından aşındırıldığını gösterir. Düzen kendisini ne kadar mutlaklaştırırsa mutlaklaştırsın kaosu bastıramaz; onu başka biçimlerde yeniden üretir. Kaosun kozmosa, kozmosun yeniden kaosa dönüşmesi yalnızca doğanın değil, siyasal kurumların da kaderidir. Bu nedenle kitap, devlet biçimlerini nihai çözümler olarak görmek yerine, her düzenin kendi sınırlarını ve kendi çözülme ihtimallerini taşıdığını vurgular. Düzenli ordular savaşları ortadan kaldırmaz; onları sanayileştirir ve cinayetleri kitleselleştirir. Devletler şiddeti sona erdirmez; onları merkezileştirir ve toplumsallaştırır. Sınırlar güvenlik üretmez; yeni düşmanlıklar yaratır. İmparatorluklar istikrar vaat eder, ama kitlesel yıkımların nedenidir. Kaostan kaçmak için kurulan mekanizmalar, eninde sonunda insanlığın şimdiye kadar gördüğü en büyük düzensizlikleri üretir.
Kitapta bu nedenle “düzen” ve “kaos” arasındaki ilişki alışılmış biçimde kurulmaz. Kaos her zaman düzensizlik değildir; düzen de her zaman huzur değildir. Hatta kimi zaman düzen adı verilen şey, yalnızca kurumsallaşmış bir kaostur. Modern savaşların, toplama kamplarının, kitlesel gözetim mekanizmalarının ve ekolojik yıkımın tamamı son derece düzenli sistemler tarafından üretilmiştir. Burada sorun kaosun fazlalığı değil, düzenin hangi amaçlar için kullanıldığıdır.
Bu saptama günümüz dünyasına bakıldığında daha da önem kazanır. Çünkü kitabın kaleme alındığı yıllarda henüz tam anlamıyla görünür olmayan bazı eğilimler bugün Donald Trump’ın ikinci defa seçilmesiyle daha belirgin hale gelmiştir. Özellikle son yıllarda seçilmiş siyasetçilerin etkisinin azalması, buna karşılık seçilmemiş ekonomik aktörlerin olağanüstü bir güç kazanması dikkat çekmektedir. Teknoloji şirketleri, finans ağları ve küresel platformlar birçok ulus devletten daha etkili kararlar alabilmektedir. Milyarlarca insanın gündelik hayatını belirleyen kararların önemli bir bölümü artık parlamentolarda değil, şirketlerin yönetim kurullarında alınmaktadır.
Ömer Faruk'un düşünsel güzergâhı dikkate alındığında bu dönüşüm daha geniş bir bağlam içinde daha çok anlam kazanır. Yayıncı olarak Pierre Clastres’tan Murray Bookchin’e, Michel Foucault’dan Joel Kovel’e, Guy Debord’dan Elias Canetti’ye uzanan geniş bir düşünsel hattı Türkçeye kazandıran yazar, uzun yıllar boyunca devleti, hiyerarşiyi, temsili ve tahakküm ilişkilerini sorgulayan metinlerle uğraşmıştır. Bir Yaratıcılık İmkânı Olarak Kaos, bu nedenle yalnızca güncel dünyanın teşhisine yönelen bir çalışma değil, onlarca yıl boyunca biriken bu düşünsel deneyimin de bir sonucu olarak okunabilir.
Bu durum ilk bakışta siyasetin zayıflaması gibi görünür. Oysa Bir Yaratıcılık İmkânı Olarak Kaos’un perspektifinden bakıldığında mesele daha derindir. Burada yalnızca bir iktidar değişimi yaşanmamaktadır; insanlığın kaos karşısındaki tutumunun da yeni bir aşamaya geçişi söz konusudur.
Bu noktada sosyolog William I. Robinson’un Küresel Polis Devleti adlı çalışmasına da göz atmak gerekir. Robinson, küresel kapitalizmin yalnızca ekonomik bir bütünleşme üretmediğini, aynı zamanda giderek merkezileşen bir gözetim, güvenlik ve denetim aygıtı da oluşturduğunu ileri sürer. Ona göre ekonomik eşitsizlikler derinleştikçe sistem, rızadan çok güvenlik teknolojilerine, dijital gözetim mekanizmalarına ve olağanüstü hal mantığına yaslanmaya başlamaktadır.
Robinson'un çizdiği tablo ile Bir Yaratıcılık İmkânı Olarak Kaos’ta eleştirilen düzen saplantısı arasında dikkat çekici bir paralellik vardır. Her iki yaklaşım da insanlığın belirsizlikten kurtulma arzusunun sonunda daha yoğun denetim biçimleri üretebildiğine işaret eder. Kaosu ortadan kaldırma vaadi, böylece özgürlüğü daraltan yeni kurumsal yapılara dönüşebilir.

Paul Klee, Yeni melek (Angelus Novus)
CEO’LAR, ALGORİTMALAR VE YENİ DÜZEN ARZUSU
Şirketler modern insanın en temel korkusuna hitap etmektedir: Öngörülemeyen ve ele geçirilemeyen olandan duyulan korkuya. Bu korku, kitabın satır aralarında dolaşan uçurum metaforuyla da ilişkilendirilebilir. İnsanlığın kahir ekseriyeti kendi içindeki uçuruma bakmak yerine onu yok saymayı daha güvenli bulur. Şirketler ve algoritmalar tam da bu güvenlik tercihi üzerinden güç kazanırlar. Bilin(e)meyeni azaltacaklarını, riskleri hesaplayacaklarını ve hayatı daha yönetilebilir hale getireceklerini söylerler. Böylece özgürlük ile güvenlik arasındaki kadim gerilim, dijital çağda yeni bir biçim kazanır. Bu açıdan bakıldığında modern algoritmalar ile kadim ritüeller arasında beklenmedik bir akrabalık da kurulabilir. Her ikisi de farklı dönemlerde ortaya çıkmış olsalar bile, insanın bilin(e)meyeni azaltma ve geleceği öngörülebilir kılma arzusuna cevap verirler. Birinde kutsal düzen, diğerinde matematiksel model devrededir; fakat her ikisi de kendi içindeki uçuruma bakamayan insana güvenlik vaat ederler. Bu nedenle siyasal tarih, uçurum korkusunun öteki korkusuna dönüştürülmesinin tarihi olarak da okunabilir. İktidarlar çoğu zaman bilin(e)meyenle mücadele etmek yerine, o bilin(e)meyene bir yüz ve bir isim vermeyi tercih ederler. Böylece karmaşık sorunlar düşman figürleri aracılığıyla açıklanabilir hale gelir. Toplumsal kaygı, varoluşsal kökenlerinden koparılarak belirli gruplara yönlendirilir. Bu dönüşüm yalnızca devletlere değil, ideolojilere, piyasalara ve kimlik siyasetlerine de büyük hareket alanı açar.
Robinson’un dikkat çektiği en çarpıcı olgulardan biri, güvenlik teknolojileri ile kâr mantığının giderek iç içe geçmesidir. Gözetim kameralarından biyometrik tanıma sistemlerine, büyük veri analizlerinden yapay zekâ destekli risk hesaplamalarına kadar uzanan geniş sektörler, yalnızca güvenlik üretmez; aynı zamanda devasa ekonomik değerler de üretir. Böylece korku ile sermaye birikimi arasında yeni bir ilişki kurulmuş olur. Bir Yaratıcılık İmkânı Olarak Kaos'un perspektifinden bakıldığında bu durum, insanlığın uçurum korkusunun küresel ölçekte ekonomik bir kaynağa dönüştürülmesi olarak da okunabilir.
ÖTEKİDEN VERİYE
Devletler müzakere etmek zorundadır. Parlamento tartışır. Muhalefet itiraz eder. Tekrar ve tekrar seçimler yapılır. Demokrasi yavaş işler, çünkü farklılıklarla yaşamak zorundadır. Şirketler ise çok daha merkezi ve hızlı çalışır. Verimlilik ve itaat isterler. Öngörülebilir olanın hukukla katılaşmasını, düzenli orduyla koruma altına alınmasını, kutsallıkla desteklenmesini isterler. Ölçülebilir sonuçlar isterler. Riskleri hesaplamaya ve davranışları modellemeye çalışırlar. Algoritmaların bu dönemde yükselişi de bu nedenle tesadüf değildir. Algoritma, belirsizliği hesaplanabilir hale getirme arzusunun teknik biçimidir. Bunu seçim süreçlerinde de görmek mümkündür. Demokrasi, hangi sonucun ortaya çıkacağını önceden kesin olarak bil(e)memenin rejimidir. Seçmen son anda karar değiştirebilir, beklenmedik ittifaklar kurulabilir, küçük bir olay (örneğin bir skandal) bütün dengeleri değiştirebilir. Algoritmik akıl ise tam tersine bütün davranışları önceden tahmin etmek, tercihleri modellemek ve sürprizleri azaltmak ister. Bu nedenle algoritmanın mantığı ile seçimin mantığı arasında gizli bir gerilim vardır. Biri öngörülemezliği siyasal hayatın kaçınılmaz koşulu olarak kabul ederken, diğeri onu mümkün olduğunca azaltmaya çalışır.[1]
Burada ortaya çıkan paradoks kitabın temel tezlerinden biriyle örtüşür. İnsanlık kaostan kaçmaya çalışırken daha büyük bir kaosun içine sürüklenmektedir.
Çünkü hayatın kendisi (esas olarak) algoritmik değildir. Küresel iklim krizleri algoritmik değildir. Türler arası ilişkiler algoritmik değildir. Aşk algoritmik değildir. Dostluk, yaratıcılık, sanat ve düşünce algoritmik değildir. Bunların tamamı belli ölçülerde öngörülemezlik ve ele geçirilemezlik içerir. İnsanlık ise giderek daha fazla bilinebilirlik ve hesaplanabilirlik talep etmektedir. Sonuç olarak dünya ile kurulan ilişki zayıflamakta, buna karşılık veri ile kurulan ilişki güçlenmektedir.
Kitabın biçimi ve üslubu da tam bu noktada içerdiği düşünceyle uyumlu hale gelir. Bu tercih aynı zamanda yazarın başka eserlerinde de karşımıza çıkan bir yönelimin devamıdır. Başkası Adına Konuşmanın Haysiyetsizliği’nde temsilin, Bir Aşağılama Aracı Olarak Çöp’te merkezin, Gül ve Bülbül Cumhuriyeti’nde insanın kendi sembolik evrenini mutlaklaştırma eğiliminin, Aşk ve Ereksiyon Aşkı’nda aşkın ve arzunun bütünüyle açıklanabilir, güvence altına alınabilir ve yönetilebilir süreçler olarak görülmesinin, Yarabıçak’ta ise devrimci ciddiyetin sorgulanması nasıl yerleşik düşünme biçimlerine yönelmiş müdahalelerse, Bir Yaratıcılık İmkânı Olarak Kaos da insanın dünyayı bütünüyle açıklama ve yönetme arzusuna yönelmiş benzer bir itiraz olarak okunabilir.
Bu kitaplar birlikte okunduğunda ortak bir izleğin belirginleştiği görülür: İnsan, ister din ister devlet, ister ideoloji ister kültür, ister siyaset ister okul, ister aile ister evlilik aracılığıyla olsun, sürekli olarak öngörülemez ve ele geçirilemez olanı ehlileştirmeye çalışır. Ömer Faruk'un itirazı ise tam da bu ehlileştirme arzusunun kendisine yönelir.
Nami Başer’in özellikle vurguladığı “fısıltılar” ise, modern dünyanın her şeyi görünür, ölçülebilir ve hesaplanabilir kılma arzusuna karşı geliştirilmiş estetik bir direnç gibidir. Heidegger’in görme merkezli Batı metafiziğine yönelttiği eleştirileri hatırlatırcasına kitap, bakmaktan çok dinlemeyi önerir. Böylece dünya bir nesne olarak seyredilmekten çok, sesleri işitilecek bir mevcudiyet alanı haline gelir. Bu nedenle kaos burada yalnızca kavramsal bir tema değil, aynı zamanda yeni bir duyarlılık ve algılama biçimidir.
PAN-KAPİTALİZM VE
DÜNYANIN ÖLÇÜLEBİLİR KILINMASI
Kitabın “pan-kapitalizm” adını verdiği olgu tam da burada anlam kazanır. Pan-kapitalizm yalnızca ekonomik bir sistem değildir. O, dünyayı ölçülebilir ekonomik değerlere indirgeme eğiliminin küresel ölçekte kurumsallaşmış halidir.[2] İnsanların, hayvanların, nehirlerin, ormanların, kentlerin ve hatta ilişkilerin bile ekonomik göstergeler üzerinden değerlendirilmeye başlanması bu sürecin gelinen son aşamasıdır.[3] Artık yalnızca emek değil, dikkat de metalaşmıştır. Yalnızca doğa değil, zaman da metalaşmıştır. Yalnızca mallar değil, deneyimler de metalaşmıştır. Yalnızca gülümsemeler değil, sevişmeler de metalaşmıştır: “Metalaştırma insanları, insanların ürettiği şeyleri ve doğayı özel mülke dönüştüren, parasal değere sahip ve alınıp satılabilecek şeylere dönüştürme sürecidir.”[4]
Bu nedenle pan-kapitalizmin yükselişi ile CEO’ların giderek daha çok itibar ve yetki kazanması arasında doğrudan bir ilişki vardır. Çünkü CEO yalnızca ekonomik bir aktör değildir. Aynı zamanda dünyanın yönetilebilir bir nesne olduğu inancını da temsil eder. Öngörülemez ve ele geçirilemez olanın kontrol altına alınabileceğine, risklerin hesaplanabileceğine, hayatın optimize edilebileceğine dair modern ve kitlesel inancın taşıyıcısıdır. Pan-insanlığın organize olmuş biçiminin sembolik temsilcisidir. Temsile dayalı siyasetin iflasıdır. Nami Başer'in sunuşunda yer verdiği Claude Lévi-Strauss göndermesi bu tartışmaya ayrı bir derinlik kazandırır. Lévi-Strauss'un eleştirdiği antroposantrizm, yani insanın kendisini mevcudiyetin merkezi olarak görmesi, pan-insanlık ve pan-kapitalizmin hazırlayıcısıdır. İnsan yalnızca doğaya değil, diğer insanlara da tahakküm kurabileceğine inandığında, dünya ortak bir yaşam alanı olmaktan çıkar ve yönetilecek bir kaynaklar toplamına dönüşür. Böylece pan-insanlık ve pan-kapitalizm ekonomik olmaktan önce ontolojik bir tercih haline gelir.
Buna karşılık kitabın son sayfalarında ifade edilen başka bir imkân da vardır: Hareketli ve hareketsiz canlı türlerinin kendilerini temsil etmeleri ve dünyaya kayıtlı yaşamaları fikri. Bu fikir, düzen saplantısına yöneltilmiş radikal bir itirazdır. Burada önerilen şey yeni bir devlet modeli ya da yeni bir ekonomik program değildir. Daha temel bir zihniyet değişikliğidir. İnsanın kendisini dünyanın sahibi olarak değil, dünyanın diğer sakinleriyle eşdeğer olarak görmesi önerilmektedir. Bu öneri, Ömer Faruk'un düşünsel hattında uzun zamandır izlenebilen merkezsizleşme arzusunun da bir uzantısıdır. Devleti, piyasayı, ideolojiyi ve hatta insanı merkeze yerleştiren anlatılar karşısında kitap, mevcudiyeti çok daha geniş bir ortaklık olarak düşünmeye davet eder. Hareketli ve hareketsiz canlı türlerinin aynı varoluşsal düzlemde ele alınması, yalnızca ekolojik bir duyarlılık değil, aynı zamanda insan-merkezci dünya tasavvuruna yöneltilmiş ontolojik bir eleştiridir.
DÜNYAYA DÖNÜŞ VE MERKEZİN DAĞILMASI
Bu yüzden Bir Yaratıcılık İmkânı Olarak Kaos bugün dönüp bakıldığında yalnızca kaos üzerine yazılmış bir kitap gibi görünmez. Aynı zamanda çağımızın siyasi çıkmazlarını anlamaya çalışan bir teşhis metni olarak da okunabilir. Kitap, CEO’ların neden güçlendiğini doğrudan anlatmaz; fakat onların güçlenmesini mümkün kılan düşünsel zemini açığa çıkarır. İnsanlığın yüzyıllardır sürdürdüğü düzen arzusunun, sonunda siyaseti ekonomiye, yurttaşı tüketiciye, toplumu piyasaya, aileyi çocuk üretim birimine, evliliği cinsel ihtiyacın giderilme örgütlenmesine ve dünyayı da yönetilmesi gereken bir nesneye dönüştürdüğünü göstermeye çalışır.
Bu nedenle Bir Yaratıcılık İmkânı Olarak Kaos yalnızca belirli tezler ileri süren bir deneme kitabı değildir. Nami Başer'in isabetle belirttiği gibi, aynı zamanda bir “zabıt” metni gibidir; Antroposen Çağı’nın depremlerini, çatlaklarını ve kırılmalarını kayda geçirmeye çalışır. Kafka’nın “Yazarın görevi depremleri kayıt etmektir” sözüyle ilişkilendirilen bu yaklaşım, kitabın düşünsel olduğu kadar edebi iddiasını da görünür kılar. Ömer Faruk, kaosu açıklamaktan çok onu dinlemeye, onun içindeki işaretleri kaydetmeye ve henüz adlandırılmamış olanı duyulur hale getirmeye çalışır.
Belki de kitabın özgünlüğü tam da burada ortaya çıkar. Ömer Faruk, ne yeni bir ideoloji önerir ne de yeni bir merkez. Bunun yerine insanı, uzun zamandır kaçmaya çalıştığı uçurumla yeniden karşı karşıya bırakır. Çünkü yaratıcılık, kitap boyunca tekrar tekrar vurgulandığı gibi, çoğu zaman güvenli kıyılarda değil; henüz adı konulmamış, öngörülemez ve ele geçirilemeyen olan kendi içimizdeki uçurumda saklıdır.
BİR ESİN KAYNAĞI OLARAK UÇURUM
Düşünerek ve özenerek kaleme alınmış neredeyse bütün suç ve gerilim kitaplarında faile söylenen bir kalıp cümle vardır. Yazarlar, bu cümlenin soyutlama boyutunun cazibesinden kendilerini bir türlü kurtaramazlar.
Şu:
“Uzun süre uçuruma bakarsan, uçurum da sana bakar.”[5]
…
Kitabın en rahatsız edici sorusu tam da burada ortaya çıkar: İnsanlık gerçekten kaostan mı, yoksa hayatın yaratıcı, öngörülemez ve ele geçirilemez boyutunu edinmekten mi korkmaktadır? Eğer ikinci ihtimal doğruysa, bugün yaşadığımız siyasal krizlerin önemli bir bölümü demokrasi eksikliğinden çok cesaret, özgüven ve özsaygı (= haysiyet) eksikliğiyle ilgilidir. Çünkü özgürlük, ancak öngörülemez ve ele geçirilemez olanın varlığını ve çekiciliğini kabul edebilenlerin taşıyabileceği kadar ağır, sabır ve kararlılık gerektiren, ama benzersiz bir yüktür. Bu yükü üstlenmek istemeyenler, kendi uçurumlarıyla karşılaşmak yerine sürekli bir öteki üretirler. Bu nedenle tarih boyunca sayısız toplumsal çatışma, aslında çözülememiş bir uçurum korkusunun başka bedenlere, başka dillere ve başka kimliklere aktarılmasından ibarettir.
Belki de bu nedenle özgürlük ile cesaret arasındaki bağ sanıldığından daha güçlüdür. Çünkü özgür insan, korkularını sürekli olarak yeni ötekiler üreterek yönetmeye çalışan kişi değil; kendi uçurumuna bakabilen kişidir. Öteki korkusu çoğu zaman güvenlik üretir, fakat hakikat üretmez. Uçurum ise güvenlik vaat etmez; fakat hakikati de saklamaz.
Kaosu bütünüyle ortadan kaldırmak isteyen bütün düzen düşkünü toplumlar eninde sonunda merkezi yönetimi güçlendirirler; fakat dünyayı da aynı oranda kaybederler. Kitabın satır aralarında dolaşan esas soru da budur: İnsanlık gerçekten ötekiler tarafından mı kuşatılmıştır, yoksa ötekiler aracılığıyla kendi uçurumunu görmemeye mi çalışmaktadır? Eğer ikinci ihtimal doğruysa, siyasal tarihin önemli bir bölümü farklı halklar, inançlar ve kimlikler arasındaki çatışmaların değil, insanın kendi varoluşsal kaygısından kaçışının tarihi olarak da okunabilir. Bu nedenle mesele kaosun ortadan kaldırılması değil, onun yaratıcı imkânlarıyla birlikte yaşayabilmeyi öğrenmektir. Belki de bugün her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulan siyasal eylem ve erdem budur.
Ömer Faruk, Bir Yaratıcılık İmkânı Olarak Kaos, Yeni İnsan Yayınevi, 2022
Başlıktaki resim: Ömer Faruk, Portre (Yapay zekâ)
[1] Algoritma, belirli bir amaca ulaşmak için tasarlanmış kurallı işlem dizisidir. Modern dünyada algoritmalar yalnızca hesaplama yapmak için değil, insan davranışlarını tahmin etmek, tercihleri yönlendirmek ve belirsizlikleri azaltmak amacıyla da kullanılmaktadır. Örneğin bir çevrimiçi alışveriş platformu, daha önce satın alınan ürünleri analiz ederek kişinin gelecekte ne satın alacağını tahmin etmeye çalışır. Böylece henüz gerçekleşmemiş bir tercih, istatistiksel olasılıklar üzerinden öngörülebilir bir veriye dönüştürülür. Bu nedenle algoritmalar, çağdaş toplumlarda kaosu ortadan kaldırma ve hayatın öngörülemez boyutlarını yönetilebilir hale getirme çabasının en gelişmiş araçlarından biri olarak görülebilir.
[2] William I. Robinson, “ganster kapitalizmi” adlandırmasını tercih ediyor. Küresel Polis Devleti, s. 201.
[3] Aynı yazar, “kritik eşik”lerin aşılarak “varoluşsal bir kriz dönemi”ne girildiğini belirtiyor. Küresel Polis Devleti, s. 37.
[4] Robinson, I. W., Küresel Polis Devleti, s. 39.
[5] Nietzsche, F., İyinin ve Kötünün Ötesinde: Gelecekteki Bir Felsefeye Giriş, s. 90.


.jpg)



