Kızıltepe’deki güncel sanat üretiminin taşıdığı politik gerilim, Dara’nın sessizliğinde yankılanıyor sonra biçim değiştirerek Yukarı Mardin’e yükseliyor.
Mardin. Yukarı Mezopotamya Ovası'nın üzerinde, zamanın lineer akışına meydan okuyan kadim bir şehir. Burası, yalnızca tarihi bir yer değil, zamanın düz bir çizgi gibi akmadığı, katman katman biriktiği bir hafıza coğrafyası. Taşlarının arasında unutulmuş sesler, yarım kalmış hayatlar ve birbirine karışmış zamanlar vardır. Geçmiş geçmez, bugünün içine sızar. Mekân, insanın üzerinde yaşadığı bir yüzey olmaktan çıkar, onu dönüştüren kolektif bir belleğe dönüşür. Bu kadim kentte Süryaniler, Asuri kökenli topluluklar, Araplar, Kürtler, Ermeniler ve Türkler yüzyıllar boyunca yan yana, iç içe yaşamış ve her biri şehrin diline, taşına ve ritmine kendi izini bırakmıştır. İşte bu yüzden Mardin, tek bir halkın değildir sadece, birbirine karışmış hafızaların, dillerin ve inançların yurdudur.
Mardin, sakinlerine ayrı bir döngüsel zaman sunarken, ilk kez gelenlere mesafeli duruyor. Binlerce yıllık tarihiyle insanın kurduğu ilişki, bir yerleşim yeri mantığının ötesine geçerek kendi içinde başka bir kozmos yaratıyor. “Burası sadece turistik bir yer değil,” diyerek gelenin karşısında dikiliyor. Ve devam ediyor: Gör ve hisset; senden önce burada yaşananları, hâlâ yaşanmakta olanı, yaşanacak olanları.
Gökle zemin, geçmişle gelecek arasında ruhu sıkışan insan, kendi ruhunun dehlizlerinde, kendi göğüne baktığında işte o mesafe de ortadan kalkıyor. Taş binaların kat kat göğe yükseldiği, damlarının bir sonraki evin avlusuna zemin oluşturduğu bu topraklar, sürekli kazılan katmanların içinden çıkan yaşanmışlıkların üzerine yeni hayatlar kuruyor. Geçmişle birlikte gelen geleceğe işaret ediyor.

Erinç Seymen
GÖKzemin kavramıyla yola çıkan Çelenk Bafra’ nın küratörlüğünde 7. Mardin Bienali de işte bu döngüsel zamanın merkezine insanı yerleştiriyor. Gökyüzünün sınırsız, zamansız, poetik, ütopik ve umut dolu hâliyle yeryüzünün etnik, politik, sınırlı ve ağır gerçekliği arasında kalan insan ruhunun çatlağına işaret ediyor. İnsanın o çatlaktan sızarak kendisini ve toplumu daha sağlam bir zeminde, eskisinden daha güçlü bir biçimde yeniden merkeze alıp alamayacağını sorguluyor ve sorgulatıyor. Bu sorgulamayı ise estetik hamleler aracılığıyla yürütüyor. 7. Mardin Bienali'nin küratöryel ekibi, sanatın günümüz krizleri karşısında nasıl bir köprü kurduğunu araştırırken evrensel bir metafor olarak kuşlardan ilham alıyor.
Batı rasyonalizminin ve siyasetinin ilk eleştirilerinden biri olan Aristophanes'in Kuşlar'ı ile, Doğu mistisizminin kolektiften bireysele uzanan aydınlanma düşüncesinin en önemli eserlerinden Ferîdüddîn Attâr’ın Mantıku't-Tayr'ını aynı zeminde buluşturuyor.
Aristophanes, MÖ 414 yılında Kuşlar komedyasını yazdığında Atina toplumu politik yozlaşma, hırs ve bürokrasinin ağırlığı altında çürüyordu. Oyundaki iki Atinalı, Peisthetaeros ve Euelpides, bu çürümüş zeminden kaçarak kuşların dünyasına sığınır ve yeni bir şehir kurar. 7. Mardin Bienali'nin Kuşlar 'a yaptığı göndermede günümüzün neo-liberal krizleri, göç dalgaları ve katı ulus-devlet sınırları karşısındaki yeni bir yer arayışına işaret ediyor. Kapitalizmin yarattığı mekânların ve kentlerin insan bilincini nasıl kuşattığını burada yeniden fark ediyoruz. Aristophanes de gökyüzünde kurduğu bu yeni kent aracılığıyla baskıcı zeminden kaçışın özgürleştirici yönünü vurguluyor. Fakat aynı zamanda, insan kendisini hapsettiği bilinçten çıkamadığı sürece, iktidar mekanizmalarının bulutlarda bile yeniden üretileceğini gözler önüne seriyor.
Ovaya tepeden bakan Yukarı Mardin’de yürümek, insana zeminde değil de bulutların üzerinde geziniyormuş hissi veriyor. Ancak bienaldeki güncel sanat üretimleri bu hissi romantize etmek yerine, insanı bulutların üzerinden alıp yeniden politik zeminin üzerine indiriyor ve orada konumlandırıyor.

Mehtap Baydu
Kızıltepe’deki Ateş Beyler Hamamı’nda yer alan güncel sanat üretimleri de Aristophanes’in eleştirdiği bürokrasiye, otoriteye, sınırlara ve bu sınırların iki tarafında kalan beden politikalarına odaklanıyor. Kuşlar, sınır tanımayan canlılar olarak, insanın hapsedildiği görünmez sınırlara karşı bir ufuk açar. Gökyüzünden bakıldığında, yeryüzündeki bu kavramların ne kadar kırılgan, geçici ve anlamsız olduğu daha belirgin hâle geliyor. 7. Mardin Bienali de tam bu noktada, otoritelerin kutsal saydığı her şeyi gökyüzünün hafifliğiyle sarsarak yeniden düşünmeye ve yeniden ayağa kalkmaya çağırıyor.
Batı’nın Doğu’ya bakışı tarih boyunca değişmiş gibi gözükse de temelde sabittir. Bu bakış, Doğu’yu egzotik, otantik ve mistik bir alan olarak kurgulamıştır. Bir hayal imgesine dönüştürmüştür. Sömürgecilikle birlikte Batı kendini rasyonel, ilerleme ve modernlik üzerinden konumlarken Doğu’ yu geri kalmışlık ekseninde kurgulamıştır. Günümüzde bu bakış açısı tamamen ortadan kalkmasa da küreselleşmeyle birlikte daha karmaşık bir hale gelmiştir. Medya ve politik söylemlerle bu konum devam ediyor maalesef. Geçtiğimiz günlerde Batı’ nın çektiği bir filme tanık olduk. Filmin bir bölümü İstanbul’ da geçiyor ve İstanbul’ u sarı tozlu filtrelerle sundular. Bunu estetik bir tercih olarak yorumlamak yanlış olur. Bu, Batı bakışının ideolojik sürekliliğini gözler önüne seriyor aslında. Yani, Doğu’ yu olduğu haliyle değil de Batı’ nın görmek istediği atmosfer içine hapsetme biçimi. Doğu, Batı’ nın onu yeniden inşa ettiği biçimde kurgulamaya devam ediyor. 7. Mardin Bienali de GÖKzemin kavramsallaştırmasıyla rotasını şehrin farklı ve kritik noktalarına yayarak, Batılı, sömürgeci ve elitist bakışın Mardin’ e ve Doğu’ ya dayattığı o sabit imgeyi kırıyor. Böylece kenti yalnızca estetikleştirilmiş bir dekordan ziyade geçmişten bugüne uzanan politik süreçlerin içinde sıkışan, bu süreçler arasında yeniden kendini var eden hayatları görünür kılıyor.

Mahmut Akdemir
Diğer yandan Ferîdüddîn Attâr’ın Mantıku’t-Tayr’ı bambaşka bir yön açıyor. Attâr, Aristophanes’in dışa dönük ve politik şehir kurma hareketinin aksine içsel bir yolculuğa işaret ediyor. Mantıku’t Tayr’da kuşlar efsanevi hükümdar Simurg’ u aramak için yola çıkıyorlar. Bu yolculuk metaforik olarak insanın hakikati arama yolculuğunu anlatır. Kuşlar, Simurg’a ulaşmak için, tasavvufta insanın içsel dönüşümünü temsil eden yedi vadiyi aşmak zorundadır. İlk olarak talep vadisinde hakikati öğrenmek istiyorlar. Bazıları bu vadiden geri döner. Devam edenlerse hakikati istemenin bir fikirden ziyade bir karar olduğunu uğruna bedeller ödeneceğini fark eder. Aşk vadisine devam edenler akıllarının sesini duyamaz olurlar. Öyle bir istekle dolup taşarlar ki neden hükümdarı aradıklarını açıklayamazlar, bunu açıklama ihtiyaçları bile kalmaz. Marifet vadisine gelince bilgi yerle bir olur, hiçbir şeyin kesinliği yoktur artık. Her cevap yeni bir soru getirir. Burası sınırların kalkmaya başladığı vadidir. İstiğna vadisine vardıklarında alışkanlıklar geride kalır, dünyayla olan bağlar çözülerek özgürlüğün haliyle yalnızlığın ilk tohumları atılır. Tevhid vadisinde her şey tek bir hakikatin farklı yansımaları gibi görünmeye başlar. Hayret vadisinde, her şeyin tek bir hakikatin yansımaları olduğu farkındalığı yerini sürekli bir şaşkınlığa bırakır. Fakr ve fena vadisine yani son vadiye vardıklarında, yolculuk boyunca edindikleri tecrübelerle kendi benlikleri tamamen silinir. Arayanla aranan arasındaki sınırlar kalkar ve yolculuğun aslında bir süreç değil de benliğin yok olmasıyla meydana gelen bir birleşmeye dönüştüğünü fark ederler. Böylece hakikatin dışarıda değil, yolculuğun kendisinde ve öznenin içinde olduğu anlaşılır.
Bienalin güncel sanat üretimlerinin farklı mekânlara yerleştirilmesi de Ferîdüddîn Attâr’ ın bu mistik yolculuğunu bir deneyime dönüştürüyor. İzleyici, bu yedi vadiyi anımsatan geçişler üzerinden kendi içsel dönüşümünü yaşıyor. Mardin’ in bin yıllık taş dokusu içinde konumlanan güncel sanat üretimleri, zamanın katmanlarıyla birleşerek Attar’ın ‘Hayret’ vadisine açılıyor. Üstelik bu kez yanına Aristophanes’in Kuşlar’ını da alıyor.
Attâr’ın kuşlarının kendi benliklerini eritip saf ve yalın özlerine inerek bir hakikate ulaşması gibi, bienal de izleyiciyi bireysel sınırlarının ötesine taşıyan bir deneyim alanı kuruyor. Mardin Bienali’ndeki çağdaş yerleştirmeler, sanatçıların kişisel meselelerini, Mezopotamya’nın yerel anlatılarını ve küresel problemleri birbirine dolayarak yeni bir düşünme zemini üretiyor. Dara’ nın derinliklerindeki bir güncel sanat üretimi, dünyanın başka bir ucundaki bir yıkımın yankısına dönüşüyor. Zemin katmanlaşırken, gökyüzü ortak bir bilinçdışı gibi tüm bu katmanları birbirine bağlıyor.
Murathan Mungan’ın Mahmud ile Yezida tragedyası da bu katmanlı zemine yerleşiyor. Yaşadığımız coğrafyanın çok kültürlü hikâyesinin altındaki kırılgan ve karanlık yapıya ışık tutuyor. Müslüman Mahmud ile Ezidi Yezida’nın imkânsız aşkı, Yezida’ nın çizdiği kutsal dairenin insanı nasıl felç eden bir sınıra dönüştüğünü gösteriyor. Bienal, Mungan’ ın metnindeki bu daireyi güncel sanat üretimleriyle parçalıyor ve yeniden düşünmeye işaret ediyor. Mahmud ile Yezida’nın trajedisi, günümüzde sınır hatlarında, mülteci kamplarında ve etnik-dinsel dışlama politikaları içinde varlığını sürdüren görünmez dairelerin teşhirine dönüşüyor. Sanatçılar, Aristophanes’in kuşlarının isyanıyla bu kapalı çemberleri kırarak özgürlüğe açılan yeni bir imkân üretiyor.

İlk kez Yukarı Mardin’in oryantalist ve konforlu sınırlarının dışına çıkarak Kızıltepe’yi ve Dara’yı rota içine alması bienalin bu edisyonundaki en kritik hamlesidir. Yukarı Mardin, Dara ve Kızıltepe üçgeni, zamanın üç farklı katmanının mekânsal karşılığıdır. Dara Antik Kenti geçmişi, Kızıltepe günceli; ticareti, göçü, tarımı ve politik gerilimleri, Yukarı Mardin ise gökle yer arasında asılı kalmış zamansızlığı temsil ediyor. 7. Mardin Bienali, şehri devasa bir kronotop olarak yeniden kuruyor.
Kızıltepe’deki güncel sanat üretiminin taşıdığı politik gerilim, Dara’nın sessizliğinde yankılanıyor sonra biçim değiştirerek Yukarı Mardin’e yükseliyor. Yukarı Mardin’ in ufka açılan damlarındaysa Attar’ın kuşlarıyla evrensel bir dile dönüşüyor. Bu bağlamda Mardin’ i okumak, yeni düşünme ve görme biçimlerinin kapısını aralıyor. Zemin, kimlikleri, acıları ve kökleri dayatırken gökyüzü bu sınırların ötesinde yeni dünyalar kurmaya çağırıyor.
Kurt Gödel’in Eksiklik Teoremleri’ne göre, kendi içinde tutarlı olan hiçbir sistem kendi doğruluğunu yine kendi içinden kanıtlayamaz. Kanıtlanması için sistemin dışına çıkılması gerekir. Yani bir yapının tam olarak anlaşılabilmesi için onu aşan bir ‘dışarıya’ ihtiyaç vardır. Aristophanes’in Kuşlar ’ında siyasetin tek başına krizleri çözemediğini, Ferîdüddîn Attâr’ ın kuşlarındaysa saf mistisizmin dünyevi acıları ortadan kaldıramadığını görüyoruz. Bienal tam da bu noktada kendini böyle bir ‘dışarı’ olarak konumlandırıyor. İzleyiciyi de yanına alarak.
Sanat ne yalnızca gökyüzüdür ne de yalnızca zemin. İkisinin kesişiminde yeniden kurulan insandır belki de. Buradaki güncel sanat üretimleri, politik olanın rasyonalitesiyle mistik olanın irrasyonelliğini aynı mekânda buluşturarak her iki sistemin eksik kalan yanlarını görünür kılarak birleştiriyor. Bu birleşimden anlamlı bir bütün ortaya çıkıyor.
Mezopotamya’nın taşlarına sinmiş binlerce yıllık hikâyeler, kuşların kanat çırpışlarındaki özgürlük, Aristophanes’in ütopyası ve Ferîdüddîn Attâr’ın kolektif uyanışı. Hepsi birlikte, zeminin ağırlığı ne kadar sert olursa olsun, yukarıya uzanan dikey bir aks kuruyor, İnsanın hayal gücünü ve birlikteliğini. 7. Mardin Bienali, çağdaş sanatın çok sesli ve eklektik diliyle bu iki zıt ucu birleştiriyor. Gökyüzünün ne bir dini var ne de bir mülkiyeti. Yeryüzündeki hiyerarşik inançların ve katı kimliklerin üzerinde, tüm dışlanmışların süzülebildiği sınırsız bir alandır gök, insan ruhu gibi.
Böylece Mardin Bienali, GÖKzemin kavramsal pusulasıyla bizi bir sanat deneyimiyle birlikte varoluşsal bir soruya davet ediyor. Eğer toplumlar kendi hakikatlerini geçmişin bilgeliğiyle yeniden kurma cesareti gösterebilirlerse, görmezden gelinen hafızaların ve ertelenmiş yüzleşmelerin geri dönüşü, yeniden kurulan bir birliktelik imkânına dönüşebilir mi?
Gökle zemin arasında sıkışan ‘insan’a kapı araladıkları için 7. Mardin Bienali’nin küratörü Çelenk Bafra’yı, bienal ekibini ve sanatçıları kutluyorum.


.jpg)



