Aydın Öztürk • Öyle Zamanlardı
8 Mayıs 2017 Öykü

Aydın Öztürk • Öyle Zamanlardı


Twitter'da Paylaş
0

"Neden vurdular?”

“Bilmiyorum, bana bir şeyler sordular, cevap vermedim çünkü ne dediklerini anlamıyordum. Sonra biri vurdu, ben küfrettim dilimizce, terörist diye bağırdı biri, sonra üzerime çullandılar.”

“Ne arıyordun orada?”

“Hatırlıyor musun, köyümüzden çıkınca köpeğimiz peşimizden koşup durdu. Hava kararıncaya kadar koştu. Sonra yorgunluktan nefessiz kalakaldı, öylece. İlk defa bir köpeğin yorgunluktan durduğunu görüyordum. Arka ayakları üzerine çömüp bize uzun uzun baktı, gittikçe uzaklaştı görüntüsü. Hatırlıyor musun?”

“Evet, köpeğimizi bıraktık, daha neler bıraktık oğlum, kendimize bile yetemiyoruz burada.”

“Burada dilimizi konuşan arkadaşlarım yok, köyümü özlüyorum, köpeğimizi, onunla çobanlık yaptığımız günleri.”

“Gecenin o saati ne arıyordun orada?”

Bir türlü uyku tutmamıştı dün gece. Dışarıya gündüzleri bile adım atamıyordu, kaldı ki şimdi gece, hem dilini bilmediği çocuklardan hem de annesinin sıkı tembihlerinden. Bir iki akraba çocuğu vardı, onlar babalarının yanında gün boyu çalışıyor, akşam dışarı çıkmalarına izin verilmiyordu. Çıksa da bazı günler, sessiz konuşmaktan bir süre sonra suçlu hissetmeye başlardı.

Bir köpek havlaması duydu. Bu şehirde duyduğu en tanıdık ses. Köpeğinin sesi. Fırladı yatağından. Sokak kapısına çıkınca birkaç köpeğin oynaşarak koştuklarını gördü. Peşlerine düştü. Yetişti köpeklere. Biraz korktu önce. Sonra köpeklerin ona bakıp dostça havladıklarını gördü. Daha da yaklaştı. Köpek havlamaları ona kaybettiklerini geri getirmişti. Hiçbir şey kaybolmuyordu bu dünyada. Canına ümit girmişti âdeta. Anlıyordu bu dili. Zaten yalnızlık, bilmediği bir dilin ortasına savrulmaktan başka nedir. Köpeklerden birinin boynuna sarıldı. Öbür köpekler de toplaştı etrafına. Hepsine tek tek sarıldı. Sonra koşmaya başladılar. Ne kadar koştular bilemedi. Birkaç karartının bir duvar dibinden ayaklandığını gördü. Bir ikisi köpeklere kızdı, yere eğilip birkaç taş fırlattı. Köpekler düşmanca havladı. Dost bellediklerini bırakmayacak gibiydiler.

“Köpekler senin mi?”

Cevap vermedi.

“Köpekler senin mi?”

“Evet,” diyebildi.

“Gel biraz oturalım.”

Onlar dostça yaklaşınca köpekler de sakinleşti, az sonra geldikleri yöne doğru oynaşa oynaşa uzaklaştılar.

“Ne ayaksın?”

“...”

“Ne arıyorsun burada?”

“...”

“Konuşsana lan.”

“...”

“Üstünde ne varsa çıkar.”

“...”

“Dilini mi yuttun?”

“...”

Az buçuk bildiklerini de korkudan unutmuştu şimdi. Nasıl bir yere gelmişti. Dostça bir sesin peşinden geldiği yer düşmancaydı. Başından beri konuşmayan irikıyım olanı yaklaştı, “Ben konuşturmasını bilirim,” deyip bir tokat attı. Sersemlemiş bir halde anadilinden küfrü bastı.

“Nece konuştun lan, terörist misin yoksa?”

Bunun üzerine araya aldılar dilsiz çocuğu. Nefretlerini kustular. Şiddetin bir zembereği vardı ve bazı zamanlar kırılırdı. Öyle bir zamandı.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR