Adil Bey, iki eski bina arasına yerleşmiş plaza bozmasının bir türlü alışamadığı döner kapısından dışarı çıktı. Caddenin öbür tarafındaki binaların ardında çakan şimşekler gökyüzünü aydınlatıyordu. Yüzünü acıtan yağmuru yiyince aynı döngüyle tekrar içeri girmek istedi. Rüzgârın yarattığı doğal rotayla eskimiş şehir görüntüsüne daldı nihayetinde.
Ters yönde ilerlediğini fark ettiğinde gözü ayakkabılarındaydı. Hani şu dağda bayırda giyilen cinsten olan. Artık bu tür ayakkabıları giymek için yaşa başa bakmak gerekmiyordu. Nerede giydiğinin de önemi yoktu. Takım elbisenin altına giymişti bugün.
Eğilmiş ayakkabımın bağcıklarını düğümlüyorum. En renkli gömleğimi giymiş, kendimce sürprize hazırlanıyorum. Odaya girmesiyle birlikte bir çamaşır kokusunu da beraberinde getiriyor annem. Sonradan öğrendiğim lavantalı kola. “Bu ne böyle, yine kız gibi giyinmişsin, çabuk çıkar,” diyor üzerindekileri. “Bayramda dedenin elini bu uygunsuz kıyafetlerle mi öpeceksin?”
Başı eğik, soğuktan kasılmış yürürken vurdum duymaz bir omuz darbesiyle sendeledi. Yabancı bir bar kapısında. İstediği yere gelmiş gibi düşünmeden, kahverengi cilası yer yer soyulmuş kapıyı itti, ikinci bir cam kapının olduğu bölümde buldu kendini. Camda yansımasını görünce daha da memnun oldu Adil Bey. Kimi ıslak şemsiye bırakmış, kimi son sigarasını atmış. Yağmurun toza sinmiş kokusu, içeriden gelen sıcakla karışıp, küflü bir havaya dönüşmüş.
Annemin eli ya da kolonyanın sızısı yakıyor yanağımı. “Hemen gidip özür dileyeceksin dedenden,” diyor.
Yürürken rabıtadan çıkan gıcırtının farklı bir tonuyla açılıyor sarı camlı salon kapısı. Aynı kolonya kokusu havaya sinmiş, bastonlu dedemi ve beni yalıyor.
Duvara en yakın tabureye oturdu, yanındakine paltosu. Sırtı için uygun olmayacağını düşünse de yerini değiştirmedi. Barın arkasındaki titrek neon ışık hoşuna gitmişti. Buğulanmış gözlüğünü, kenarı siyah biyeli mendille sildi. Seyrelmiş ıslak saçlarını düzeltti. Ceket cebindeki cüzdanını istemsizce kontrol etti. Eğilip pantolonunun paçalarını silkeledi. Yapacağı eylemler bittiğinde barmen ona doğru geliyordu.
– İyi akşamlar. Yalnız mı olacaksınız?
– İyi akşamlar. Niye sordunuz?
– Önereceklerim ona göre değişebilir de ondan.
– Ha. Evet yalnızım, ama kendi seçimim olabilir.
– Yalnızlık mı?
– Hayır, isteyeceğim içki.
– O zaman buyurun, menü burada.
Dışarıda bastıran sağanak yağmurdan sonra bu gök gürültüsü, bira fikrinden vazgeçirdi. Barmen bu es sırasında birkaç adım ötede, gelen garsonun siparişlerini alıyordu.
Duyduğu kadarıyla bir soda– limon. Siparişi verenin içkisini bitirmiş ya da henüz başlamamış olabileceğini düşündü, yalnız olup olmadığı merakıyla.
Barmen tekrar yanaştı.
– Karar verdiniz mi?
– Evet, yalnız bir insana sizin ne önereceğinizi duymak istiyorum.
– Güzel, bekleyin o zaman, ikimiz de pişman olmayacağız.
Arkasını döndü, dört beş adım attı. Hazırlığına başladı. Oldukça kısa ense tıraşının bittiği yerde bir kelebek dövmesi, kulağının birinde şu sıralar sıkça gördüğü halka küpe ve sağ omuzuna peçetesini atarken gördüğü, sol elinin orta parmağında, neye benzediğini çıkaramadığı hayvan figürlü siyah bir yüzük. Dövme ve küpeden çok takıldığı yüzük oldu.
Bayramın son günü ölmüştü dedem, katılığını anneme miras bırakarak. Cenazeye gitmek istememiştim hiç. Mecbur demişti birileri, ailenin tek erkeği o olacak. Öğrensin şimdiden böyle şeyleri.
İlk kez cenazedeki bir genç çocukta görmüştüm bir erkeğin öyle yüzük taktığını. Cenaze boyunca birkaç adım ötemdeki yüzüğe bakmış ve kendi parmaklarımda düşünmüştüm sadece.
Barmen elinde tekilayla geri geldi.
Sunulan içkiyi başıyla nazikçe onayladı, Adil Bey.
– Tamam, güzel, tavsiyenize uyup içiyorum. Peki, niye bu?
– Çünkü hızlı içilir, insanın içine kurt düşürür. Bir an önce eve gitmek, yalnızlığın acısını derinden hissetmek, çareyle çaresizlik arasında çırpınmak istersin.
Ayrıca, benim de bu lanet olası bardan bir an önce çıkmama vesile olur.
Sözlerine noktayı koyduktan sonra klasik olduğu anlaşılan hareketiyle, peçete omuzunda uzaklaştı.
Sağanak devam ediyordu, ama dışarıdaki kadar soğuk yoktu.
İçkisini hakkını vererek içmeye karar verdi. Bardağın kenarındaki tuzu yaladı, sonra misket limonu ağzında bekletti ve en sonunda tek nefeste içti.
En fazla beş altı kişinin oturabileceği bar henüz dolmamıştı. Artan uğultu, ara sıra hissedilen soğuk ve koku masalardaki kalabalığın arttığını düşündürdü. Masalara servis götüren garsonun bara geliş gidişi sıklaşmıştı. Barların arkasında hep ayna olur diye düşündü. Burada yoktu. Olsaydı oturanların neler içtiğini görebilirdi belki.
Barmenin baktığını görünce boş bardağını kaldırdı.
Barmen, ona garip bir öz güven veren ifadesizliğiyle, bir kasayı bir de şişeyi işaret etti.
İki dakika içinde elinde yenilenmiş içkiyle barmen yanaştı.
– Seni biraz daha geç bırakacağım anlaşılan?
– Fark etmez, alışığım.
– Müşterilerini erkenden yollayıp eve gidecek değilsin herhalde.
– Tam da onu yapacaktım.
– Niye?
– Boş duvarlara bakmak için.
– Anlıyorum, benim için her yer duvar zaten. Eve gitmeme gerek yok. Deneyebilirsin sen de.
– Duvarların içinden çoktan geçmişsin gibi bir halin var oysa.
– Keşke. Hala hep tosluyorum. Sen de içiyor musun?
– Tabii ki, tezgâhın altında her zaman bir tane durur?
Gülüyor Adil Bey,
– Ne durur merak ettim. Yani acaba yalnız mısın, değil misin diye.
– Şu sıralar seninkinden.
– Niye, kız arkadaşın mı terk etti?
– Yo. Erkek arkadaşım. Geyim ben.
Afalladı. Barmen birkaç adım uzaklaşarak garsonun yeni siparişlerini hazırlıyor, yan gözle seni nasıl şoke ettim der gibi bakıyor ya da ona öyle geliyordu. Bir anda karşısında iç içe aynalar belirdi, içlerinden geçiyordu.
Muhasebe okumam gerekiyormuş. Eldeki dükkanların takibi için. Annem böyle karar vermişti. Kol kanat olacakmış bana, biricik oğluna, dünyalığımı yaptıktan sonra da evlendirecekmiş beni. Kimse sormamıştı sen kimsin diye. Kendi kendime bile soramamıştım. Annemin yanında yıllar da sormadan geçti. Bana sormadan öldü sonra. Öylece, hiçbir şeye tutunamadan, gidip geldim yıllarca o eve, tek başıma.
Bardakta ufak bir yansıma gördü. Tanıyamadı önce kırık yüzde kendini.
Tanıdık sıkıntı bastı. Omuzları gerildi. Boynunun arkasında bir yumru, göğsünde tokluk. Damarları genişledi, basınçla gelen ağrı başını zonklattı.
İkinci tekilanın etkisi dedi, yerinde kıpırdandı. Alnındaki terleri silmek için peçeteye uzandı.
Neden sonra karşısındaki gencin –küpesi neredeyse burnunun ucundaydı– telaşla ona baktığını ve bir şeyler söylediğini algıladı.
– Merak etme, tamam, yiyim. Dediğin gibi içime bir kurt düştü.
– Unutma babalık, insan kendi kurdunu besler.
– Sen diyorsan öyledir.
– Su ya da soda vereyim mi?






